Simülasyon Teorisi 1 - Öykücü Hayvan

Simülasyon Teorisi 1 - Öykücü Hayvan

"Everything that we call real, is made up of things we can not call real." 
-Niels Bohr

"Yalan Dünya, herşey bomboş, hancı sarhoş, yolcu sarhoş."
-Behiye Aksoy


Mağara duvarlarına yansıyan gölgelerden, kavanozda yüzen beyinlerden mi ibaretiz? Veya öyle olduğunu zanneden bilgisayar kodlarından? Bir simülasyonda yaşamak ne demek ve bunu nasıl anlayabiliriz? Alp Er Tunga hakikaten de öldü mü, yoksa o avatarı mıydı?

Beklediğinizin aksine, tüm bu sorulara Matrix'le veya Elon Musk röportajlarıyla başlamayacağız. Ağırdan alıp, bol bol hayal kuracağız. Şimdi fularlarınızı çıkarın, üstünüze rahat bir şeyler giyin ve beni tarihin başında bekleyin. 


Serinin Tüm Bölümleri

  1. Öykücü Hayvan
  2. Antik Felsefede ve Dinlerde "Yalan Dünya" İnancı
  3. Kant, Algı ve Kuantum Harikalar Diyarı
  4. Bilimkurgu Tarihi
  5. Baudrillard'ın Simülakrası ve Matrix
  6. Putnam ve Kavanozdaki Beyin
  7. Bostrom ve Bilgisayardaki Beyin  (7.5: Fermi Paradoksu: Herkes Nerede?)
  8. Ahlaksızlık
  9. Bilimsel Kanıtlar
  10. Anlamsızlık

 

Tarihin İlk Simülasyonları

Dünya'nın yalan olup olmaması, uygarlıktan ve hatta Behiye Aksoy'dan da önceye dayanan bir muhabbet. İlk yalan dünyalar, muhtemelen en eski meslek olan öykücülükle kuruluyorlar. Mesela aborijinlerin Dreamtime öyküleri, bazı jeolojik bulgulara göre en az 10 bin senelik olabilir. Düşünün, 500 nesil boyunca ağızdan ağıza, hayalden hayale aktarılmış bir kıta tarihi var.

En eski yazılı öykü olan Gılgamış Destanı daha ilginç, her şey var: 

  • Kıta tarihi (büyük tufan)
  • Dini mitoloji (aşk tanrıçası İştar'ın kezbanlıkları)
  • Karakter gelişimi (Enkidu'nun bir yabaniden insana, Gılgamış'ın da bir zalimden acı içindeki bir kahramana dönüşümü)
  • Büyük fikirler (ölümsüzlüğü kovalamak nafiledir, bulunsa bile hayatın değerini azaltır).

Bonus olarak, aralıksız 7 gün süren bir ereksiyon ve seks sahnesi bile var, daha ne olsun?

Gılgamış'ın maceraları bize fazla fantastik gelebilir ama 4000 sene sonra dahi gerçekliğimizin bir parçasını oluşturuyorlar: Nuh Tufanı'nı okuyun, en ufak ayrıntılar bile aynı. Utnapiştim'in ölümsüz olmasına gülüyoruz ama 900 yaşındaki versiyonu olan Nuh'u ciddiye alıyoruz. İştar'ın veya Dionysus'un yeniden dirilişlerini masal olarak okuyup, İsa'nın çarmıha gerildikten üç gün sonra ayaklandığına inanan milyarlar var. Öykü ile gerçek arasındaki ayrımımız epey yapay.

   Corpus Hypercubus . Dali, İsa'yı bir tahta parçasına asmak yerine, dört boyutlu bir hiperkübe, yani bir "tesseract"e geriyor. Dört boyutu nasıl resmetmiş? Tesseract'i bir haç şeklinde açarak tabii (üç boyutlu bir kübü, birbirine bağlı altı tane kare şeklinde açtığınızı düşünün  ). Adam dahi, yapacak bir şey yok.

Corpus Hypercubus. Dali, İsa'yı bir tahta parçasına asmak yerine, dört boyutlu bir hiperkübe, yani bir "tesseract"e geriyor. Dört boyutu nasıl resmetmiş? Tesseract'i bir haç şeklinde açarak tabii (üç boyutlu bir kübü, birbirine bağlı altı tane kare şeklinde açtığınızı düşünün). Adam dahi, yapacak bir şey yok.

 

Öykülerin Seçimi

Ciddiye alacağımız öyküleri seçerken sistematik davranmıyoruz. Bir grup biyolog ve zombi uzmanı oturup, İsa'nın dirilişinin İştar'ınkinden daha gerçekçi olduğunu kanıtlamadı mesela. Bir Hrıstiyan için önemli olan, Occam'ın usturası ile dinini traş etmek yerine, hikayelerini capcanlı biçimde sonraki nesle aktarabilmektir. Tıpkı iyi bir milliyetçi olmak için, insana kendini özel hissettiren bir ulus mitini paylaşmak gerektiği gibi.

Life of Pi filmi boyunca fantastik bir öykü anlatıldıktan sonra, konu bu gerçeklik ve seçim meselesine geliyordu: "Hayat öykülerden oluşur ve bunları biz seçeriz. Güzel öyküleri seçmek dururken, niye illa daha inanılır olanlarında ısrar edelim ki? Tanrı konusu da böyle. O'nun olduğu öykü, alternatiflerine göre daha güzel."

Tabii buradaki "seçim" kavramını bireysel ölçekte düşünmemek lazım. Eğe Denizi'nin bir yanında doğan herkes şansına Ortodoksluğu, diğer yanında doğanlar da şansına İslam'ı seçmiyorlar teker teker. Akıntıya kapılmış balıklarız. Toplumsal seviyede, her nesil bir sonrakine kendi "güzel" hikayelerini aktarıyor, daha nüanslı veya gerçekçi olan alternatifleri de eliyor.

  Filmin en son diyalogu:   "The story with animals is the better story.” “And so it goes with God....  Raaaarrrggh"

Filmin en son diyalogu:
"The story with animals is the better story.”
“And so it goes with God....
Raaaarrrggh"

 

Popüler Öykü Kalıpları

Eski destanlardan ve mitlerden bize kalan asıl önemli miras, içerikleri değil. Hepsinin izini günümüz hikayelerinden silsek bile, onlardan öğrendiğimiz kalıplar sabit. Başarılı hikaye kalıpları, simülasyon kodundaki temel fonksiyonlar olarak hayal edilebilir. Hikayenin içeriği de, o fonksiyona verilen değişkenlerdir. (Mühendis olduğum çok belli oluyor mu?)

Bu konuyu ilk inceleyen tabii ki Aristo idi. Aranızdaki inekler Aristo yazılarımdan bilirler, tarihte ilk defa yapılan şeylerin %90'ı Aristo'ya aittir. Poetics eserinde de, zamanının ünlü trajedilerini incelemiş ve iyi bir öykünün sahip olması gerekenleri listelemişti (Aşk, ihtiras, 1000 Hintli dansçı, biraz patlayıcı, bol bol meme ve karakter gelişimi).

***

Fakat bu, malzeme listesinden ibaret bir yemek tarifi gibi. O malzemelerin nasıl bir araya geleceğini anlamak için, The Seven Basic Plots: Why We Tell Stories kitabını önereyim. Gerçi 700 sayfa okuyacak zamanınız yoktur muhtemelen, özeti burada. Yazarın 34 senesini almıs, çünkü tüm popüler senaryoları analiz etmiş.

Örneğin "canavarın üstesinden gelmek", Gılgamış Destanı'ndan Harry Potter'a uzanan bir kalıp. Hamlet "trajedi", Kurbağa Prens "yeniden doğuş" kalıbını takip ediyor. Batı edebiyatının temeli sayılabilecek İliad ise, "quest/görev" kalıbının öncüsü. İndiana Jones'un asıl babası Homer'dir yani, Sean Connery değil. Tabii her hikaye illa tek bir kalıba uyacak diye bir şey yok. Gılgamış'ı okurken sıkılıp ikinci yarısında çıkmadıysanız, canavardan sonra hikayenin bir trajediye çaldığını, sonra da ölümsüzlüğü bulmakla alakalı bir yolculuğa dönüştüğünü görürsünüz. 

Tüm bu senaryo kalıplarının içinde işleyen bir de meta-senaryo var. Biz bunu küçükken "giriş-gelişme-sonuç" diye öğreniyoruz nedense ama klasik öykücülükte beş fazlı bir kalıp bulunuyor ve hemen her öykü bu iskeleti takip ediyor. (Bunlardan Westworld: Ergen Gibi Dizi İzlemeyin yazımda bahsetmiştim, bir bakın. Hatta Westworld'e bakmadıysanız, önce ona bakın).
 

   Yüzüklerin Efendisi , quest kalıbının en bariz örneklerinden. Kahramanlarımız, bedavaya uçabildikleri kartal havayollarını kullanmak varken, dağ taş yürümeyi seçerek, görevlerini üç filme ve yaklaşık 3 milyar dolarlık gişe hasılatına yaydılar.

Yüzüklerin Efendisi, quest kalıbının en bariz örneklerinden. Kahramanlarımız, bedavaya uçabildikleri kartal havayollarını kullanmak varken, dağ taş yürümeyi seçerek, görevlerini üç filme ve yaklaşık 3 milyar dolarlık gişe hasılatına yaydılar.

 

Ürün Değil Hikaye Satılır

Bu kalıplar ve öğeler, elbette klasik edebiyatla veya Hollywood'la sınırlı kalmıyor. Reklamcılık ve satış bunun en bariz örneği. Birçok şirket, fiziksel bir üründen ziyade bir hikaye satıyor.

Mad Men dizisinin o meşhur Carousel sahnesini düşünün. Don Draper müşterisine bir reklam kampanyası değil, kendi aşkının hikayesini sattı. Onu nostaljisine ortak ederek, bir sanal gerçekliğe beraber ışınlandılar. Müşterisi de o reklamı kullanarak, tüketiciyi bir hikayeye ortak edecek ve satış yapacak.

Daha klasik bir örnek için Budweiser denen boktan bira markasını düşünün: 2 milyar dolarlık reklam bütçeleri var ve ABD'deki en duygusal reklamlara imza atıyorlar. O dolarların başardığı şey, bizi Pavlov'un köpeklerine çevirmek. Zili duyunca salya akıtmıyoruz da, sıcak duygularla sarılıyoruz.

Ama bu konudaki en iyi ve en "meta" örnek, bence Johnnie Walker'ın reklamı. 6 dakika boyunca tek çekimde bir hikaye anlatılıyor ki of of of. 40 yıllık Lagavulinciyim, böyle bir şey görmedim. 

 

Politikalar Değil Politikacılar Seçilir

Bu satış ve reklamcılık tekniklerinin en üst düzeyde kullanımına siyaset diyoruz. Bakın, son ABD seçim kampanyalarını içeriden takip eden bir belgeselci, Trump'ın başarısını şöyle özetlemiş:

"Nasıl öykü anlatırsınız?

  1. Bir tehdit belirler (eski hayat tarzının kaybolması),
  2. canavarları suçlar (Meksikalı göçmenler, Çin, siyasi elitler), 
  3. kurbanlardan bahseder (işlerini kaybeden mavi yakalılar),
  4. sonra kahramanı ortaya çıkarıp sorunu çözersiniz (sınıra duvar inşa edecek, kötü ticaret anlaşmalarını yırtıp atacak, asla politik doğruculuk yapmayacak Trump).

Peki Hillary'nin öyküsü neydi, hatırlayan var mı?"

Hillary'nin zekası, bağlantıları, detaylı planları vardı ama insanları bağlayacak bir Gılgamış'ı, bir İliad'ı yoktu. Sadece başkasının öyküsünde bir "canavar" olarak rol alabildi. Siyaset senaryolarımız da hala binlerce senelik formüllerle yazılıyor.

 

"Patch" Geçilen Ulusal Mitler 

Siyasetten reklamcılığa, ahlaktan tarihe kadar her alanda içselleştirdiğimiz bu hikayeleri çoğu zaman farketmiyoruz. Ama bazen simülasyon takılıyor ve aynı olayı iki farklı açıdan, iki farklı hikaye olarak görebiliyoruz. Bir deja vu gibi. 

Mesela bizim ulusal mitlerimizden olan Çanakkale Zaferi, bir Avustralyalı'nın açısından bozgun değil, İngiliz İmparatorluğu'ndan kopuşla ilgili bambaşka bir hikayenin parçası. Alternatif bakış açılarını öğrenmek, kendi gerçekliğimizin de hikayelerle kurulu olduğunu anlamanın en kestirme yolu. 

Bunu için illa başka bir coğrafyaya ve kültüre ışınlanmanıza gerek yok, aynı coğrafyayı farklı zamanlarda gözlemlemek de yararlı. ABD'nin kuruluş miti buna güzel bir örnek. Zira liberalizm denen daha büyük bir hikayeyle özdeşleşmiş durumda:

"Özgürlük arayışı içindeki göçmenler, köhne Avrupa'dan çıkıp yeni fırsatlara yelken açtılar ve din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin bu özgürlük sayesinde zenginleştiler." 

Bugünkü hakim anlatı bu iki satırlık "güzel" özet. Halbuki o kolonilerde etnik temizlik ve kölelik vardı, inanç özgürlüğü ve ticaret serbestliği ise yoktu. Nasıl bir liberalizm bu?

 "  Lady Liberty " olarak da anılan hanımkızımızın   ayaklarının altında kırılmış zincirler vardır. Oysa anıtın dikildiği 1886'da kadınların oy hakkı veya doğum kontrol hakkı yoktu (doğum kontrol hakkında bilgi dağıtmak bile yasaktı). "Özgürlük" Anıtı'nı dikenler için, bu durum hiç de ironik değildi.

"Lady Liberty" olarak da anılan hanımkızımızın ayaklarının altında kırılmış zincirler vardır. Oysa anıtın dikildiği 1886'da kadınların oy hakkı veya doğum kontrol hakkı yoktu (doğum kontrol hakkında bilgi dağıtmak bile yasaktı). "Özgürlük" Anıtı'nı dikenler için, bu durum hiç de ironik değildi.


Bağımsızlık bildirgesine "tüm insanlar eşit yaratılmıştır" yazdıran Thomas Jefferson, zencilerin mantık ve hayalgücü bakımından beyazlardan çok daha geride olduklarını düşünüyordu. Yüzlerce de kölesi vardı. (Hatta birine aşık oldu ve yıllarca beraber yaşadı. Jefferson ilginç adamdır, okuyun zamanınız olursa). Dolayısıyla o günlerdeki hikayelerin, beyaz ırkın üstünlüğü fikri ile elele gitmesi doğal. "Irk, din, dil gözetmeksizin" kalıbı yoktu kimsenin hayatında.

Şimdi ise en azılı milliyetçi bile, yeni yüzyılın besmelesi olan "ırkçı değilim ama" ile başlıyor her lafına. ABD'nin kuruluşunu bir beyaz Hrıstiyan projesi olarak yorumlayan bir siyasetçiyi, beyaz Hrıstiyanları çoğu dahi seçmiyor. Liberalizmi de inanç özgürlüğünden veya kadın haklarından ayrı düşünemiyor sağcısı solcusu.

Toplumlar bu şekilde tarihlerini yeniden yazdıkça, yani bu ortak simülasyon koduna patch geçildikçe, hata mesajlarını görmemiz kolaylaşıyor. Ama ancak eski versiyonunu hatırlayabildiğimiz sürece. Bunun için de olaylara tarihsel bakabilme yetisi şart. Bu günümüzde özellikle önemli çünkü medya, bir kara delik misali, yanına fazla yaklaşanın zaman algısını bozuyor. 5 senede sanki 500 sene yaşamış gibi hissediyoruz ve kollektif hafıza iflas ediyor. O yüzden de yakın geçmiş, tarihin bize en uzak kısmı.
 

***


Öykücü Hayvanın MR Sonuçları

The Storytelling Animal kitabı, bizim Homo Sapiens değil, Homo Fictus olduğumuzdan bahseder. Sapiens Latince "akıllı" demek, fictus ise fictio'dan geliyor, yani "hayali". Müthiş bir alçakgönüllülükle kendimize sapiens diyerek, bizi diğer hayvanlardan ayıran şeyin akıl olduğunu ima etmişiz. Hem de bir sürü akıllı hayvan ve bir sürü akılsız insan dururken.

Oysa hayali şeylerden bahsedebilme yeteneğimiz, ilk elden tecrübe edemediklerimizi paylaşabilmemiz çok daha özel. Evet, bazı hayvanlar da hayal kuruyor, hatta yalan söyleyebiliyor, ama hayali şeyler uğruna birbirini veya kendini öldüren başka bir hayvan yok.

Bunu zekamızın bir yan etkisi olarak görebilirsiniz ama işin aslı, beynin daha temel bir mekanizmasında saklı: İyi bir öyküyü dinlerken, beyin olan biteni hakikaten tecrübe ettiğini sanıyor. Zira anlatılanları bizzat yaşayan biriyle, onları dinleyenin fMRI sonuçları aynı (ilgili TED konuşması). 

  Pek bir şey anlamadım ama bunca beyin resminin yazıya gereken ağırlığı katacağını umuyor, akademik referanslarınızı bekliyorum.

Pek bir şey anlamadım ama bunca beyin resminin yazıya gereken ağırlığı katacağını umuyor, akademik referanslarınızı bekliyorum.


Bakın, bu kısım bir tekrarı hakediyor: Bir yandan, şu ana kadar anlattığım gibi irili ufaklı binlerce hikayeden oluşan, kültürel seviyede faaliyet gösteren, uzun soluklu bir sanal gerçeklik var. Bir yandan da, her öykü biyolojik seviyede birer mini-simülasyon.

Dahası, bu ortak bir simülasyon: Öyküyü anlatan da, dinleyenler de aynı gerçekliğe giriyorlar. Zira normalde beyin aktiviteleri tamamen farklı olaninsanlar, hikaye başlar başlamaz aktivitelerini senkronize ediyorlar. Buna İngilizce'de neural coupling, Star Trekçe'de ise mind meld deniyor.

İkinci elden anlatılan hikayelerde de aynı etki gözlemlenmiş, yani neural coupling bir dalga gibi yayılıyor. Eğer memetics kavramına aşinaysanız, hikayeleri büyük ve doğal meme'lere benzetebiliriz (yazılı tarihin en kritik apostrof kullanımı). Nasıl ki genetik bilgiyi DNA yayıyor, hikayedeki memetik bilgiyi de bu mekanizma yayıyor.

Burada empati kurmanın en saf halini görüyoruz. Kendinizi başkasının yerine koymak için, nöronlarını taklit etmekten daha iyi bir yol olabilir mi?

***

Televizyonun sosyal konulara etkisi bu yüzden çok büyük. Sadece 20 sene önce, Ellen dizisinin ana karakteri gay olduğunu açıkladığı için ABD'de büyük skandal olmuştu. Aktörden bahsetmiyorum, dizinin içindeki karakterden bahsediyorum. İnanılmaz ama aya insan yolladıktan 30 sene sonra gerçekleşiyordu bu skandal.

Aradan geçen zamanda pozitif veya nötr biçimde resmedilen gay karakterler katlanarak arttı, önyargılar da bu sanal tecrübeler sonucu yumuşadı. Çünkü etrafınızda gay yoksa, televizyon size bu ilişkileri yaşamak için bir fırsat veriyor, kendinizi o hikayeye ışınlıyorsunuz. Bu araştırmada, gay tanıdığı olmayan insanlara sadece 10 bölüm Six Feet Under izletilmiş ve önyargılarının %12 azaldığı bulunmuş (yüzdesini nasıl ölçmüşlerse artık).

Nihayetinde baskı azalınca, herkesin etrafında gay tanıdıklar belirdi ve artık empati kurabilmek için TV dizilerine gerek kalmadı. Her konuda böyle bir öncü işlevi oluyor TV'nin, iyi veya kötü yönde. 

  The Wire dizisindeki 5000 karakter arasında en korkulanı, en delikanlısı ve en popüleri bir gaydi. Omar's coming yo!

The Wire dizisindeki 5000 karakter arasında en korkulanı, en delikanlısı ve en popüleri bir gaydi. Omar's coming yo!

 

Eğitim Şimülasyonları

Bu etkileri, istatistiki bilgi veya analitik argüman yoluyla yaratamıyoruz. O tip bir iletişim, beynin ufak bir kısmını aktive ediyor sadece, simülatörü hakkıyla çalıştıramıyor. O bilgiler kalıcı da olmuyorlar. Sıkça atıf alan edilen bir rakama göre, hikayelere yedirilmiş bir bilgi, saf haline kıyasla 22 kat daha kolay hatırlanıyormuş. (Bu bilgiyi bir hikaye halinde vermediğim için bunu hatırlamayacaksınız muhtemelen). 

Öyküleri bu şekilde bir eğitim simülasyonu olarak düşünmek çok hoşuma gidiyor. Düşünün, bir çocuğa "sakın yabancılarla konuşma!" gibi bir komut verdiğinizde, ilk fırsatta o komutu unutacaktır. Ama yabancılarla konuştuğu için kaçırılıp, kazanlarda kaynatılan bir çocuğun hikayesi daha eğitici olur. (Eğitim tavsiyesi değildir, bana uyup çocuğunuzu manyak etmeyin).

İki senaryo arasındaki bu farkın özünde audience surrogate kavramı yatıyor, yani dinleyicinin kendini özdeşleştireceği karakter. Biz simülasyon dilini kullanmaya devam ederek ona avatar diyebiliriz. Çocuk, bu avatar üzerinden, gerçek hayatta fazla maliyetli olacak hataları yapıyor ve öğreniyor. Kendisi yerine avatarı ormanda kurtla konuşup ona yemek oluyor yani. Bu nedenle çocuğun kendisine değil, avatarına hitap edecek dersler ve komutlar daha etkili.

Tabii ben "çocuk" diyorum ama gelinim sen anla; bu eğitim simülasyonu yetişkinler için daha da önemli. Adem dediğimiz avatar yasak elmayı yiyince, biz de iktidarın sözünün dışına çıkmanın yanlış olduğunu öğreniyoruz. Bilgi ağacına tırmanmamayı, yani haddimize olmayan şeyleri okumanın kötü olduğunu öğreniyoruz. (Bu arada "yasak meyve" demek daha doğru, elma bir uydurma. Her önemli tarihsel uydurmada elma başrolde nedense. Newton'un kafasına da düşmedi)

  The Garden of Eden With the Fall of Man, 1617. İşte o an! Ama elmayı yiyen insanlar değil, en soldaki maymun. İnsanın sabırsızlığını ve açgözlülüğünü temsil ediyor. En sağdaki devekuşu ise hiçbir şeyi temsil etmiyor, photobomb yapmış.

The Garden of Eden With the Fall of Man, 1617. İşte o an! Ama elmayı yiyen insanlar değil, en soldaki maymun. İnsanın sabırsızlığını ve açgözlülüğünü temsil ediyor. En sağdaki devekuşu ise hiçbir şeyi temsil etmiyor, photobomb yapmış.


Analojinin Önemi

Buna yakın bir kavram olan analoji de çok etkili yetişkinler için, çünkü çoğu analoji birer mini-hikaye. Yine Mad Men'den örnek vereyim:

Esas oğlana Conrad Hilton'ın iş teklif ettiği bir sahne var. Hilton garibim, gelecekteki torunu Paris'in yiyeceği haltlardan haberi yok, aklı fikri işinde. Esas oğlan bu iş teklifine çok temkinli bir cevap verince Conrad diyor ki "bir dahaki sefere benim gibi biri sana ne istediğini sorduğunda, daha büyük düşün". Esas oğlan o anda teknik bir açıklamaya girişmek yerine, yılanlardan örnek veriyor:

"Bazı yılanlar aylarca yemek yemeden yaşayabilirler. Ama sonunda bir av bulduklarında o kadar açtırlar ki, yerken boğulurlar."

Karşımızdakini analojinin görselliğine ortak edebildiğimiz kadar ikna edici oluruz. Bu taktik o kadar etkili ki, Douglas Hofstadter'e göre -kendisini Gödel Escher Bach yazımdan hatırlarsınız- zihin faaliyetlerimizin en temelinde analoji yatıyor olabilir.

Tüm bunlara bakınca anlaşılıyor ki, biz sanki rasyonel olmak için değil de, hikaye dinlemek için evrilmişiz. Artık şu evrim konusuna bakmanın zamanı geldi...

 

Hikayelerin Evrimi 

Bir Evrim Hikayesi, Bir Hikayenin Evrimi yazımda bu konuları uzunca yazmıştım, şimdi daha odaklı gideyim. Neredeyse ananemin bile okuyacağı kadar meşhur olan Sapiens kitabının ana tezlerinden biri, dedikodunun ve sonrasında da öykücülüğün evrimsel bir avantaj sağlaması hakkındaydı. Kısaca:

  1. Kan bağıyla bağlı bir grup sağlam olur ama ufak kalmaya mahkumdur. 
     
  2. Ortak çıkarlara bağlı (yani rasyonel gerekçeleri olan) bir grup kalabalık olabilir ama kavga gürültü yüzünden kısa sürede parçalanacaktır. 
     
  3. Oysa birbirine öykülerle bağlı insanlar, hem istikrarlı hem de kalabalık gruplar oluşturabilir. Genleri ortak olmasa bile beyin aktiviteleri ve dünyaya bakışları gayet benzer. Zamanla bu tip grupların hakim olması kaçınılmaz.
     

Yani hem öyküler bir seçilime uğruyorlar (memetics), hem de öykücülüğe daha yatkın bireyler seçiliyorlar (mirror neuron'ları daha aktif olanlar mesela). Bizler, en akıllı sapienslerin değil, en iyi öykü anlatan fictusların torunlarıyız. 

Belki de bu yüzden, doğurganlıklarını çoktan kaybetmiş ihtiyarlara grup tarafından yıllarca bakılıyor. Hikayeler yoluyla grubun hafızasını ve kimliğini taşıdıkları için değerliler. (Ayrıca grup geceleri FRP oynayacaksa başka kim gamemaster olacak?)

İhtiyarların bu yararları olmasa, onları boş yere kaynak tüketen parazitler olarak görecek şekilde evrimleşebilirdik. Hasta birinden uzak durma içgüdüsü gibi, ihtiyarlardan da iğrenebilirdik. Hatta doğa, çok daha kestirme bir çözüm olarak, insanı üreme çağının ötesinde yaşatmazdı. 80 yıl yaşayabilen gruplara kıyasla, maksimum 40 yıl yaşayabilen gruplarda, adam başına üretim ve savaş kapasitesi fazla olacağı için kısa ömürlü gruplar yaygınlaşırdı.

Diğer bir olasılıksa şu: Öykülere yatkınlık bir adaptasyon değil, bir yan etki. Örneğin, belki de önce empati yeteneğimiz (sosyal bir hayvan için önemli) ve hayal kurma yetimiz gelişti (strateji kurabilmek için hayal etmek şart). Bu iki yetenek sayesinde sosyal bağlar kurduk ve etkin biçimde avlandık, savaştık. Daha sonra hayalgücünün bir yan etkisi olarak, öyküler hayal ettik. Empatimiz sayesinde başkasının öykülerini "yaşadık" ve onları ciddiye aldık. Yani öykücülük doğrudan bir evrimsel avantaj sağlamadı da, asıl avantaj sağlayan faktörlerin bir yan etkisi olarak gelişti.

***

Ben ilk adaptasyon teorisini daha çok tutuyorum. Güçlü empatiye ve yakın ilişkilere dayalı gruplar pek büyüyemiyorlar (en fazla 150 kişilik oluyor grupları, Dunbar's Number deniyor bu limite). 

Daha ilginci, öykülere yatkınlığımız yan etki olamayacak kadar aşırı görünüyor. Mesela aşağıdaki TED konuşmasında ilginç bir psikoloji deneyinden söz edilmiş:

120 kişiye üçgenlerden ve çizgilerden oluşan kısa bir animasyon izletmişler. Tam 117'si, o rastgele animasyonlardan bir senaryo çıkarmış. Yani hem o şekillerin bir şeyleri sembolize ettiğini varsaymış, hem de sonra birbirine bağlamışlar. Sadece üç kişi "üçgenlerden ve çizgilerden oluşan anlamsız bir şeye baktım" demiş. Yani 120 kişi arasında sadece üç "düz adam" var, kalanı Homo Fictus. Bunu iki boyutlu ucuz bir animasyon için yapıyorsak, kaliteli bir üç boyutlu simülasyonda neler yapabileceğimizi düşünün.  

 

Gerçekleri Anlamlandıran Şey

Öykücülük bir seçenek değil, bir boş zaman lüksü değil, otomatik ve zorunlu bir biyolojik sistem. Bu yüzden en başta "Dünya'yı öykülerle anlıyoruz" demiştim.

Ne yazık ki günlük konuşmada, öyküyü çocuk masalı ile eşanlamlı kullanıyoruz. Yahut, boktan Amerikan filmlerini savunmak için "sinema eğlencedir, günlük hayatın monotonluğundan kaçmak içindir" gibi klişeler üretiyoruz. Halbuki sinemada veya edebiyatta anlatılanların ezici çoğunluğu eğlenceli değil ki. Sinemayı eğlence sektörü kümesi içinde görmemiz büyük bir saçmalık.

Nihayetinde hikayeler, gerçekler yerine aldığımız bir hap değil, onları anlamlandırmak için kullandığımız temel araçlardır. Toplumu ve kişisel algımızı, içiçe geçmiş bir sanal gerçeklik ağıyla örerler, biz de bu ağ içinde debelenir dururuz.

Bu konuya, serinin ilerleyen kısımlarında, Baudrillard'ın simulakra kavramı üzerinden tekrar döneceğiz. Bir sonraki bölümde ise, bizzat sanallık kavramıyla ilgili öykülerden bahsedeceğiz. Özellikle de Budizmden, İslam'dan, Plato'dan dem vuracak, Zeki Müren'le rüyalarda buluşacağız.

 


Simülasyon Teorisi 2 - Antik Felsefede ve Dinlerde "Yalan Dünya" İnancı

Simülasyon Teorisi 2 - Antik Felsefede ve Dinlerde "Yalan Dünya" İnancı

Rezillik ve Vezirlik: Bir Cinsel Taciz Vakası

Rezillik ve Vezirlik: Bir Cinsel Taciz Vakası