Simülasyon Teorisi 1 - Öyküler

Simülasyon Teorisi 1 - Öyküler

"Everything that we call real, is made up of things we can not call real." 
-Niels Bohr

"Yalan Dünya, herşey bomboş, hancı sarhoş, yolcu sarhoş."
-Behiye Aksoy


Gerçekliğimiz mağara duvarlarına yansıyan gölgelerden, bizler de kavanozda yüzen beyinlerden mi ibaretiz? Veya öyle olduğunu zanneden bilgisayar kodlarından? Bir simülasyonda yaşamak ne demek ve bunu nasıl anlayabiliriz? Alp Er Tunga hakikaten de öldü mü, yoksa o avatarı mıydı?

Beklediğinizin aksine, tüm bu sorulara Matrix'le veya Elon Musk röportajlarıyla başlamayacağız. Ağırdan alıp, bol bol hayal kuracağız. Şimdi fularlarınızı çıkarın, üstünüze rahat bir şeyler giyin ve beni tarihin başında bekleyin. 

 

Tarihin İlk Simülasyonları

Dünya'nın yalan olup olmaması, uygarlıktan ve hatta Behiye Aksoy'dan da önceye dayanan bir muhabbet. İlk yalan dünyalar, muhtemelen en eski ikinci meslek olan öykücülükle kuruluyorlar. Mesela aborijinlerin Dreamtime öyküleri, bazı jeolojik bulgulara göre en az 10 bin senelik olabilirmiş. Düşünün, 500 nesil boyunca ağızdan ağıza, hayalden hayale aktarılmış bir kıta tarihi var.

En eski yazılı öykü olan Gılgamış Destanı daha da ilginç: Hem benzer bir kıta tarihi (büyük tufan), hem dini mitoloji (aşk tanrıçası İştar'ın entrikaları ve kezbanlıkları), hem karakter gelişimi (Enkidu'nun bir yabaniden insana, Gılgamış'ın da bir zalimden acı içindeki bir kahramana dönüşümü), hem de büyük fikirler içeriyor (ölümsüzlüğü kovalamak nafiledir, bulunsa bile hayatın değerini azaltır). Bonus olarak, aralıksız 7 gün süren bir ereksiyon ve seks sahnesi bile var, daha ne olsun?

Gılgamış'ın maceraları bize fazla fantastik gelebilir ama 4000 sene sonra dahi gerçekliğimizin bir parçasını oluşturuyorlar. En basitinden, Nuh Tufanı'nı okuyun, en ufak ayrıntılar bile aynı. Utnapiştim'in ölümsüz olmasına gülüyoruz ama 900 yaşındaki versiyonu olan Nuh'u ciddiye alıyoruz. İştar'ın veya Dionysus'un yeniden dirilişlerini masal olarak okuyup, İsa'nın çarmıha gerildikten üç gün sonra ayaklanmasını tarihsel gerçek olarak gören milyarlar var. Öykü ile gerçek arasındaki ayrımımız epey yapay.

"Corpus Hypercubus". Dali, İsa'yı bir tahta parçasına asmak yerine, dört boyutlu bir hiperkübe, yani bir "tesseract"e geriyor. Dört boyutu nasıl resmetmiş? Tesseract'i bir haç şeklinde açarak tabii (üç boyutlu bir kübü, birbirine bağlı altı tane kare şeklinde açtığınızı düşünün). Adam dahi, yapacak bir şey yok.

"Corpus Hypercubus". Dali, İsa'yı bir tahta parçasına asmak yerine, dört boyutlu bir hiperkübe, yani bir "tesseract"e geriyor. Dört boyutu nasıl resmetmiş? Tesseract'i bir haç şeklinde açarak tabii (üç boyutlu bir kübü, birbirine bağlı altı tane kare şeklinde açtığınızı düşünün). Adam dahi, yapacak bir şey yok.


Ciddiye alacağımız öyküleri seçerken sistematik davranmıyoruz. Bir grup biyolog ve zombi uzmanı oturup, İsa'nın dirilişinin İştar'ınkinden daha gerçekçi olduğunu kanıtlamadı mesela. Bir Hrıstiyan için önemli olan, Occam'ın usturası ile dinini traş etmek yerine, hikayelerini capcanlı biçimde sonraki nesle aktarabilmektir. İyi bir milliyetçi olmanın yolu da antropoloji veya genetik öğrenmekten değil, insana kendini iyi hissettiren bir ulus mitini paylaşmaktan geçer.

Life of Pi filminde, fantastik bir öykü anlatıldıktan sonra konu bu gerçeklik ve seçim meselelerine geliyordu: "Hayat öykülerden oluşur ve bunları biz seçeriz. Güzel öyküleri seçmek dururken, niye daha inanılır olanlarında ısrar edelim ki? Tanrı konusu da böyle. O'nu içeren öykü alternatiflerine göre daha güzel."

Tabii buradaki "seçim" kavramını bireysel ölçekte düşünmemek lazım. Eğe Denizi'nin bir yanında doğan herkes şansına Ortodoksluğu, diğer yanında doğanlar da şansına İslamı seçmiyorlar teker teker. Akıntıya kapılmış balıklarız. Ama toplumsal seviyede, her nesil bir sonrakine bu "güzel" hikayeleri aktarmayı seçiyor, daha nüanslı veya inanılabilir hikayeler yerine.

Alternatif Son: -"The story with animals is the better story.” -“And so it goes with God.” -"Nasıl so it goes with God ya? Belki daha güzel bir hikaye evet, ama her yeri spoiler dolu be kardeşim. Sonunda ne olacağını en baştan söylüyorlar, iyi adam kazanacakmış işte. Ben daha belirsiz, daha deneysel senaryoları tercih ediyorum"

Alternatif Son:

-"The story with animals is the better story.”
-“And so it goes with God.”
-"Nasıl so it goes with God ya? 
Belki daha güzel bir hikaye evet, ama her yeri spoiler dolu be kardeşim. Sonunda ne olacağını en baştan söylüyorlar, iyi adam kazanacakmış işte. Ben daha belirsiz, daha deneysel senaryoları tercih ediyorum"

 

Düşünce Kalıpları

Eski destanlardan ve mitlerden bize kalan asıl önemli miras, içerikleri değil. Hepsinin izini günümüz hikayelerinden silsek bile, onlardan öğrendiğimiz kalıpları kullanmaya devam edeceğiz. Bu başarılı kalıpları, simülasyon kodundaki temel fonksiyonlar olarak hayal ediyorum. Hikayenin içeriğini de, o fonksiyona verilen değişkenler olarak. (Mühendis olduğum çok belli oluyor mu?)

Bu işi ilk inceleyen tabii ki Aristo idi. Aranızdaki inekler Aristo yazılarımdan bilirler, tarihte ilk defa yapılan şeylerin %90'ı Aristo'ya ait zaten. Poetics eserinde de, zamanının ünlü trajedilerini incelemiş ve iyi bir öykünün sahip olması gerekenleri listelemişti (spoiler: aşk, ihtiras, 1000 Hintli dansçı, biraz patlayıcı, bol bol meme ve karakter gelişimi).

Fakat bu, malzeme listesinden ibaret bir yemek tarifi gibi. O malzemelerin nasıl bir araya geldiğini anlamak için, size The Seven Basic Plots: Why We Tell Stories kitabını önereyim. 700 sayfa okuyacak zamanınız yoktur muhtemelen, özeti burada. Yazarın 34 senesini almıs, çünkü hikaye öğelerinden ziyade, popüler senaryoları analiz etmiş.

Örneğin "canavarın üstesinden gelmek", Gılgamış Destanı'ndan Harry Potter'a uzanan bir kalıp. Hamlet "trajedi", Kurbağa Prens "yeniden doğuş" kalıbını takip ediyor. Batı edebiyatının temeli sayılabilecek İliad ise, "quest/görev" kalıbının öncüsü. Yani İndiana Jones'un asıl babası Homer'dir yani, Sean Connery değil.

Tüm bu senaryo kalıplarının içinde işleyen bir de meta-senaryo var. Biz bunu küçükken "giriş-gelişme-sonuç" diye öğreniyoruz nedense ama klasik öykücülükte beş fazlı bir kalıp var. (Bunlardan Westworld: Ergen Gibi Dizi İzlemeyin yazımda bahsetmiştim, bir bakın. Hatta Westworld'e bakmadıysanız, önce ona bakın).

Tabii her hikaye illa tek bir kalıba uyacak diye bir şey yok. Gılgamış'ı okurken sıkılıp ikinci yarısında çıkmadıysanız, canavardan sonra hikayenin bir trajediye çaldığını, sonra da ölümsüzlüğü bulmakla alakalı bir yolculuğa dönüştüğünü görürsünüz. 

Yüzüklerin Efendisi, quest kalıbının en bariz örneklerinden. Kahramanlarımız, bedavaya uçabildikleri kartal havayollarını kullanmak varken, dağ taş yürümeyi seçerek, görevlerini üç filme ve yaklaşık 3 milyar dolarlık gişe hasılatına yaydılar.

Yüzüklerin Efendisi, quest kalıbının en bariz örneklerinden. Kahramanlarımız, bedavaya uçabildikleri kartal havayollarını kullanmak varken, dağ taş yürümeyi seçerek, görevlerini üç filme ve yaklaşık 3 milyar dolarlık gişe hasılatına yaydılar.


Bu kalıplar ve öğeler, elbette klasik edebiyatla veya Hollywood'la sınırlı kalmıyor. Reklamcılık ve satışı bunun en bariz örneği. Birçok şirket, fiziksel bir üründen ziyade bir hikaye satıyor. Mad Men dizisinin o meşhur Carousel sahnesini düşünün. Don Draper müşterisine bir reklam kampanyası değil, kendi hikayesini sattı. Onu kendi nostaljisine ortak ederek, bir anlamda o sanal gerçekliğe beraber ışınlanarak yaptı bunu. Müşterisi de o reklamı kullanarak, tüketiciye bir hikayeye ortak edecek ve satış yapacak. Ben de size bunları, Mad Men denen hikaye üzerinden anlatıyorum.

Daha klasik bir örnek için Budweiser denen boktan birayı düşünün: 2 milyar dolarlık reklam bütçeleri var ve ABD'deki en duygusal reklamlara imza atıyorlar. O milyar dolarların başardığı şey, bizi Pavlov'un köpeklerine çevirmek. Zili duyunca salya akıtmıyoruz da, bir saniyeliğine de olsa sıcak duygularla sarılıyoruz ve elimiz cüzdana gidiyor.

(Ama bu konudaki en iyi ve en "meta" örnek, bence Johnnie Walker'ın şu reklamı. 6 dakika boyunca tek çekimde bir hikaye anlatılıyor ki of of of. 40 yıllık Lagavulinciyim, böyle bir şey görmedim). 

Bu satış ve reklamcılık tekniklerinin en üst düzeyde kullanımına, demokratik ülkelerde "siyaset" diyoruz. Bakın, son ABD seçim kampanyalarını içeriden takip eden bir belgeselci, Trump'ın başarısını şöyle özetlemiş:

"Nasıl öykü anlatırsınız? Bir tehdit belirler (eski hayat tarzının kaybolması), canavarları suçlar (Meksikalı göçmenler, Çin, siyasi elitler), kurbanlardan bahseder (işlerini kaybeden mavi yakalılar), sonra kahramanı ortaya çıkarıp sorunu çözersiniz (sınıra duvar inşa edecek, kötü ticaret anlaşmalarını yırtıp atacak, asla politik doğruculuk yapmayacak Trump). Hillary'nin öyküsü neydi ki?"

Hillary'nin zekası, bağlantıları, planları vardı ama insanları bağlayacak bir Gılgamış'ı, bir İliad'ı yoktu. Sadece başkasının öyküsünde bir "canavar" olarak rol alabildi. Siyaset senaryolarımız da hala binlerce senelik formüllerle yazılıyor.

 

Matrix'te Bir Hata Oluştu 

Siyasetten reklamcılığa, ahlaktan tarihe kadar her alanda içselleştirdiğimiz hikayeleri çoğu zaman farketmiyoruz bile. Ama bazen simülasyon takılıyor ve aynı olayı, iki farklı açıdan, iki farklı hikaye olarak görebiliyoruz. Garip bir deja vu gibi. Mesela bir Avustralyalı'nın açısından Çanakkale bir bozgun değil, İngiliz İmparatorluğu'ndan kopuşla ilgili bambaşka bir hikayenin parçasıdır muhtemelen.

Ama illa başka bir coğrafyaya ışınlanmanıza gerek yok, aynı coğrafyayı farklı zamanlarda gözlemlemek de yararlı. ABD'nin kuruluş miti buna özellikle uygun bir örnek, zira liberalizm denen başka bir değişken hikayeyle özdeşleşmiş durumda:

"Özgürlük arayışı içindeki göçmenler, köhne Avrupa'dan çıkıp yeni fırsatlara yelken açtılar ve din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin bu özgürlük sayesinde zenginleştiler." 

"Lady Liberty" olarak da anılan bu hanımkızımızın ayaklarının altında kırılmış zincirler vardır. Oysa anıtın dikildiği 1886'da kadınların oy hakkı veya doğum kontrol hakkı yoktu (doğum kontrol hakkında bilgi dağıtmak bile yasaktı). "Özgürlük Anıtı"nı dikenler için, bu durum hiç de ironik değildi.

"Lady Liberty" olarak da anılan bu hanımkızımızın ayaklarının altında kırılmış zincirler vardır. Oysa anıtın dikildiği 1886'da kadınların oy hakkı veya doğum kontrol hakkı yoktu (doğum kontrol hakkında bilgi dağıtmak bile yasaktı). "Özgürlük Anıtı"nı dikenler için, bu durum hiç de ironik değildi.


Bugünkü hakim anlatı bu iki satırlık "güzel" özet. Halbuki o kolonilerde etnik temizlik ve kölelik vardı, inanç özgürlüğü ve ticaret serbestliği ise yoktu. Bağımsızlık bildirgesine "tüm insanlar eşit yaratılmıştır" yazdıran Thomas Jefferson, zencilerin mantık ve hayalgücü bakımından beyazlardan çok daha geride olduklarını düşünüyordu. Yüzlerce de kölesi vardı. (Hatta birine aşık oldu ve yıllarca beraber yaşadı. Jefferson ilginç adamdır, okuyun zamanınız olursa).

Dolayısıyla o günlerdeki hikayelerin, beyaz ırkın üstünlüğü fikri ile elele gitmesi doğal. "Irk, din, dil gözetmeksizin" kalıbı yoktu kimsenin hayatında. Şimdi ise en azılı milliyetçi bile, yeni yüzyılın besmelesi olan "ırkçı değilim ama" ile başlıyor her lafına. ABD'nin kuruluşunu bir beyaz Hrıstiyan projesi olarak görmek, liberalizmi kadın haklarından ayrı düşünmek kadar zor artık. Toplumlar tarihlerini yeniden yazdıkça, yani bu ortak simülasyon koduna patch geçildiği sırada, hata mesajlarını görmemiz kolaylaşıyor.

Ama ancak eski versiyonunu hatırlayabildiğimiz sürece. Bunun için de olaylara tarihsel bakabilme yetisi şart. Bu günümüzde özellikle önemli çünkü medya, bir kara delik misali, yanına fazla yaklaşanın zaman algısını bozuyor. 5 senede sanki 500 sene yaşamış gibi hissediyoruz ve kollektif hafıza iflas ediyor. O yüzden de yakın geçmiş, tarihin bize en uzak kısmı.

 

Öykücü Hayvanın MR Sonuçları

The Storytelling Animal kitabında, bizim Homo Sapiens değil, Homo Fictus olduğumuzdan bahsedilir. Sapiens Latince "akıllı" demek, fictus ise fictio'dan geliyor, yani "hayali". Müthiş bir alçakgönüllülükle kendimize sapiens diyerek, bizi diğer hayvanlardan ayıran şeyin akıl olduğunu ima etmişiz. Halbuki bir sürü akıllı hayvan var, bir sürü de akılsız insan. Oysa hayali, yani ilk elden tecrübe edemediğimiz şeylerden bahsedilme yeteneğimiz çok daha özel. Evet, bazı hayvanlar da hayal kuruyor, hatta yalan söyleyebiliyor, ama hayali şeyler uğruna birbirini veya kendini öldüren başka bir hayvan yok.

Bunu zekamızın bir yan etkisi olarak görebilirsiniz ama işin aslı beynin daha temel bir mekanizmasında saklı: İyi bir öyküyü dinlerken, beyin olan biteni hakikaten tecrübe ettiğini sanıyor. Anlatılanları bizzat yaşayan biriyle, onları dinleyenin fMRI sonuçları aynı (ilgili TED konuşması). 

Bakın, bu kısım bir tekrarı hakediyor: Bir yandan, şu ana kadar anlattığım gibi irili ufaklı binlerce hikayeden oluşan, kültürel seviyede faaliyet gösteren, uzun soluklu bir sanal gerçeklik var. Bir yandan da, her öykü biyolojik seviyede bir mini-simülasyon yaratıyor.

Pek bir şey anlamadım ama bunca beyin resminin yazıya gereken ağırlığı katacağını umuyor, akademik referanslarınızı bekliyorum.

Pek bir şey anlamadım ama bunca beyin resminin yazıya gereken ağırlığı katacağını umuyor, akademik referanslarınızı bekliyorum.


Dahası, bu ortak bir simülasyon: Öyküyü anlatan da, dinleyenler de aynı gerçekliğe giriyorlar. Zira normalde beyin aktiviteleri tamamen farklı olan bu insanlar, hikaye başlar başlamaz aktivitelerini senkronize ediyorlar. Buna İngilizce'de neural coupling, Star Trekçe'de ise mind meld deniyor.

İkinci elden anlatılan hikayelerde de aynı etki gözlemlenmiş, yani neural coupling bir dalga gibi insanlara yayılıyor. Eğer memetics kavramına aşinaysanız, hikayeleri büyük ve doğal meme'lere benzetebiliriz (tarihin en kritik apostrof kullanımı). Nasıl ki genetik bilgiyi DNA yayıyor, hikayedeki memetik bilgiyi de bu nörolojik benzeşme mekanizması yayıyor.

Burada empati kurmanın en saf halini görüyoruz. Kendinizi başkasının yerine koymak için, nöronlarını taklit etmekten daha iyi bir yol olabilir mi?

Zaten bu yüzden televizyonun sosyal konulara etkisi büyük. Sadece 20 sene önce, Ellen dizisinin ana karakteri, bir bölümde gay olduğunu açıkladığı için ABD'de büyük skandal olmuştu. İnanılmaz ama aya insan yolladıktan 30 sene sonra oluyordu bu. Aradan geçen zamanda pozitif veya nötr biçimde resmedilen gay karakterler katlanarak arttı ve insanların önyargıları, bu hikayelerdeki sanal tecrübeleri sonucu yumuşadı. Çünkü etrafınızda gay yoksa, televizyon size bu ilişkileri yaşamak için bir fırsat veriyor, kendinizi o hikayeye ışınlıyorsunuz. Bir araştırmada, gay tanıdığı olmayan insanlara 10 bölüm Six Feet Under izletilmiş, önyargılarının %12 azaldığı bulunmuş (nasıl ölçmüşlerse artık).

Nihayetinde baskı azalınca da herkesin etrafında gay tanıdıklar belirdi, bu sefer TV dizilerine gerek kalmadı. Her konuda böyle bir öncü işlevi oluyor TV'nin, iyi veya kötü yönde. 

The Wire dizisindeki 5000 karakter arasında en korkulanı ve en delikanlısı bir gaydi. Kısa sürede en sevilen karakter oldu. Omar's coming yo!

The Wire dizisindeki 5000 karakter arasında en korkulanı ve en delikanlısı bir gaydi. Kısa sürede en sevilen karakter oldu. Omar's coming yo!

 

Eğitim Şart

Bu etkileri, istatistiki bilgi veya analitik argüman yoluyla yaratamıyoruz. O tip bir iletişim, beynin ufak bir kısmını aktive ediyor sadece, simülatörü hakkıyla çalıştıramıyor. O bilgiler kalıcı da olmuyorlar. Sıkça atıf alan edilen bir rakama göre, hikayelere yedirilmiş bir bilgi, saf haline kıyasla 22 kat daha kolay hatırlanıyormuş. Keşke bu bilgiyi bir hikaye halinde verseydim. 

Nerede okuduğumu unuttum, öyküleri bir eğitim simülasyonu olarak düşünme fikri çok hoşuma gitmişti. Düşünün, bir çocuğa komut verdiğinizde ("sakın yabancılarla konuşma!") ilk fırsatta o komutu unutacaktır. Ama yabancılarla konuştuğu için kaçırılıp, kazanlarda kaynatılan bir çocuğun hikayesi daha eğitici olur. (Eğitim tavsiyesi değildir, bana uyup çocuğunuzu manyak etmeyin).

İki senaryo arasındaki bu farkın özünde audience surrogate kavramı yatıyor, yani hikayeyi dinleyenin kendini özdeşleştireceği karakter. Biz simülasyon dilini kullanmaya devam ederek ona avatar diyebiliriz. Çocuk, bu avatar üzerinden, gerçekte maliyetli olacak hataları yapıyor ve öğreniyor. Kendisi yerine avatarı ormanda kurtla konuşup ona yemek oluyor. Yani çocuğun kendisine değil, avatarına hitap edecek dersler ve komutlar daha etkili.

Tabii ben "çocuk" diyorum ama gelinim sen anla; bu eğitim simülasyonunu yetişkinler daha çok kullanıyor. Adem dediğimiz avatar yasak elmayı yiyince, biz de iktidarın sözünün dışına çıkmanın ve haddimize olmayan şeyleri okumanın kötü olduğunu öğreniyoruz. (Bu arada "yasak meyve" demek daha doğru, elma bir uydurma. Her önemli tarihsel uydurmada elma başrolde nedense, Newton'un kafasına da düşmedi)

The Garden of Eden With the Fall of Man, 1617. İşte o an! Ama elmayı yiyen insanlar değil, en soldaki maymun. İnsanın sabırsızlığını ve açgözlülüğünü temsil ediyor. En sağdaki devekuşu ise hiçbir şeyi temsil etmiyor, photobomb yapmış.

The Garden of Eden With the Fall of Man, 1617. İşte o an! Ama elmayı yiyen insanlar değil, en soldaki maymun. İnsanın sabırsızlığını ve açgözlülüğünü temsil ediyor. En sağdaki devekuşu ise hiçbir şeyi temsil etmiyor, photobomb yapmış.


Analoji

Buna yakın bir kavram olan analoji de çok etkili yetişkinler için, çünkü çoğu analoji birer mini-hikaye. Yine Mad Men'den örnek vereyim:

Esas oğlana Conrad Hilton'ın iş teklif ettiği bir sahne var. Hilton garibim, torunu Paris'in yiyeceği haltlardan haberi yok, aklı fikri işinde, bizimkine diyor ki "bir dahaki sefere benim gibi biri sana ne istediğini sorduğunda, daha büyük düşün". Bizimkisi o anda teknik bir açıklamaya girişmek yerine, yılanlardan örnek veriyor:

"Bazı yılanlar aylarca yemek yemeden yaşayabilirler. Ama sonunda bir av bulduklarında o kadar açtırlar ki, yerken boğulurlar".

Argümanı zayıf bile olsa, Hilton'u o analojisinin görselliğine ortak edebildiği için ikna edici oldu. İşin açıkçası, bu taktik o kadar etkili ki, Douglas Hofstadter'e göre -kendisini Gödel Escher Bach yazımdan hatırlarsınız- zihin faaliyetlerimizin en temelinde analoji yatıyor olabilir.


Tüm bunlara bakınca anlaşılıyor ki, biz sanki rasyonel olmak için değil de, hikaye dinlemek için evrilmişiz. Artık şu evrim konusuna bakmanın zamanı geldi...

 

Hikayelerin Evrimi 

Bir Evrim Hikayesi, Bir Hikayenin Evrimi yazımda bu konuları uzunca yazmıştım, şimdi daha odaklı gidelim. Neredeyse ananemin bile okuyacağı kadar meşhur olan Sapiens kitabının ana tezlerinden biri, dedikodunun ve sonrasında da öykücülüğün evrimsel bir avantaj sağlaması hakkındaydı. Kısaca:

  1. Kan bağıyla bağlı bir grup sağlam olur ama ufak kalmaya mahkumdur. 
     
  2. Ortak çıkarlara bağlı (yani rasyonel gerekçeleri olan) bir grup kalabalık olabilir ama kavga gürültü yüzünden kısa sürede parçalanacaktır. 
     
  3. Oysa birbirine öyküler sayesinde bağlanmış insanlar, hem istikrarlı hem de kalabalık gruplar oluşturabilir. Genleri ortak olmasa bile beyin aktiviteleri, dünyaya bakışları gayet benzer. Zamanla bu tip grupların hakim olması kaçınılmaz.
     

Yani hem öyküler bir seçilime uğruyorlar (memetics), hem de öykücülüğe daha yatkın bireyler seçiliyorlar (mirror neuron'ları daha aktif olanlar mesela). Bizler, en akıllı sapienslerin değil, en iyi öykü anlatan fictusların torunlarıyız. 

Belki de bu yüzden, doğurganlıklarını çoktan kaybetmiş ihtiyarlara grup tarafından yıllarca bakılıyor. Hikayeler yoluyla grubun hafızasını ve kimliğini taşıdıkları için değerliler. Onlarsız ne grup büyüyebilir, ne de FRP oyunlarında iyi bir GM bulunabilir. Yoksa onlarıboş yere kaynak tüketen parazitler olarak görecek, onlardan iğrenecek şekilde de gelişmiş olabilirdik.

Diğer bir olasılıksa şu: Öykülere yatkınlık bir adaptasyon değil, bize avantaj sağlayan başka bir adaptasyonun yan etkisi. Örneğin, belki de önce empati yeteneğimiz (sosyal bir hayvan için önemli) ve hayal kurma yetimiz gelişti (strateji kurabilmek için hayal etmek şart). Bu iki yetenek sayesinde sosyal bağlar kurduk ve stratejik biçimde avlandık, savaştık. Daha sonra hayalgücünün bir yan etkisi olarak, öyküler hayal ettik. Empatimiz sayesinde başkasının öykülerini "yaşadık" ve onları ciddiye aldık. 


Ben ilk adaptasyon teorisini daha çok tutuyorum. Güçlü empatiye ve yakın ilişkilere dayalı gruplar pek büyüyemiyorlar (en fazla 150 deniyor). Daha etkili bir grup mekanizmasının seçilmiş olması doğal. Daha ilginci, öykülere yatkınlığımız yan etki olamayacak kadar aşırı görünüyor. Mesela yukardaki TED konuşmasında bir psikoloji deneyinden söz edilmiş:

120 kişiye üçgenlerden ve çizgilerden oluşan kısa bir animasyon izletmişler. Tam 117'si, o rastgele animasyonlardan bir senaryo çıkarmış. Hem o şekillerin bir şeyleri sembolize ettiğini varsaymış, hem de sonra birbirine bağlamışlar. Sadece üç kişi "üçgenlerden ve çizgilerden oluşan anlamsız bir şeye baktım" demiş. 120 kişi arasında sadece üç "düz adam" var, kalanı Homo Fictus. Bunu, iki boyutlu ucuz bir animasyon için yapıyorsak, kaliteli bir üç boyutlu simülasyonda neler yapabileceğimizi düşünün.  

Bir başka deyişle, öykücülük bir seçenek değil, bir boş zaman lüksü değil, otomatik ve zorunlu bir biyolojik sistem. Zaten bu yüzden başta "Dünya'yı öykülerle anlıyoruz" demiştim. Ne yazık ki günlük konuşmada, öyküyü çocuk masalı ile eşanlamlı kullanıyoruz. Yahut, boktan Amerikan filmlerini savunmak için "sinema eğlencedir, günlük hayatın monotonluğundan kaçmak içindir" gibi klişelerde boğuluyoruz. Halbuki sinemada veya edebiyatta anlatılanların ezici çoğunluğu eğlenceli değil.

Hikayeler, gerçekler yerine aldığımız bir hap değil, gerçekleri anlamlandırmak için kullandığımız temel araçlardır. Bu süreç de tanım itibariyle içiçe geçmiş bir sürü sanal gerçeklik yaratıyor. Birinden diğerine hoplayıp duruyoruz.

***

Sonraki bölüm notu: Toplumu ve kafatasımızın içini saran gerçekliklerden bahsettik, simülasyon konusuna değişik bir başlangıç yapmış olduk. Bir sonraki bölümde, daha derin bir sanallık anlayışına sahip Budizmden, İslam'dan, Plato'dan bahsedeceğiz, rüyalarda buluşacağız.

 

Simülasyon Teorisi 2 - Felsefeler, Dinler ve Rüyalar

Simülasyon Teorisi 2 - Felsefeler, Dinler ve Rüyalar

Rezillik ve Vezirlik: Bir Cinsel Taciz Vakası

Rezillik ve Vezirlik: Bir Cinsel Taciz Vakası