Simülasyon Teorisi 3 - Kuantum Harikalar Diyarı

Simülasyon Teorisi 3 - Kuantum Harikalar Diyarı

Diğer Bölümler

  1. Öyküler ve Mitler
  2. Felsefeler, Dinler ve Rüyalar

Önceki bölümü Descartes'ın düşünce deneyleri ve Zhuangzi'nin rüyalarıyla bitirmiştik. Bu bölümde Matrix'ten bahsedeceğim demiştim ama onun hakkını vermek için önce algı dünyamızın ne kadar oynak olduğunu anlamak lazım. Bunun için modern bilim, edebiyat ve Descartes sonrası felsefe arasında mekik dokuyacağız.

 

Ortak Bir Gerçeklik Yok

Geçen akşam, senelerdir Dünya'yı dolanan iki arkadaşı yemeğe davet ettik, maceraları anlat anlat bitmiyor. Başkasının seyahatlerini dinlemek de rüyalarını dinlemek gibi, bir noktadan sonra sıkılıp "ben de kendiminkini anlatayım" diye sıra bekliyorsun. O bekleyiş sırasında höpür höpür içmişim. Nihayet sıram geldi ama iki lafı bir araya getiremiyorum. Sarhoş olduğumu farkettim ve her sarhoş gibi müthiş bir aydınlanma yaşadığımı sanarak masadakilere döndüm:

"Ya ben normalsem ve siz sarhoşsanız?"

Beklediğim Nobel ödülü yine gelmedi. "Dede kalk yerine yat artık" dediler, yattım. (Ama eylemlerim sürecek. Bir gün Rorschach gibi "ben burada sizinle hapis değilim, siz burada benimle hapissiniz!" diye haykırmayı da hayal ediyorum.)

***

Rüyanın aksine, sarhoşluğa geçişimizin farkında oluyoruz. Platon da ben de, şarap tanrısı Dionysus'u şereflendirirken, ertesi sabah ayılacağımızı biliyorduk. Ama gerçek bir Dionysus rahibini, yani günün tamamını sarhoş geçiren birini düşünün. Yahut tüm kariyerlerini mantar kafası üstüne kurmuş şamanları, 18.yy esrar evlerinden çıkmayan milyonlarca Çinliyi, 21.yy kahvecilerinden çıkamayan milyonlarca hipsterı düşünün. Bunların algılarının "sahte", bizimkinin "asıl" olması, sadece kimin daha fazla sayıda olmasına bağlı (argumentum ad populum).

1200px-China,_Opium_smokers_by_Lai_Afong,_c1880.jpg

"Have you ever had a dream, Neo, that you were so sure was real? What if you were unable to awake from that dream? How would you know the difference between the dream and the real world?" -Morpheus, Matrix

Morpheus, Yunan mitolojisinde rüyaların tanrısıdır. Burada, gerçek ile rüya arasında keskin bir fark olduğunu ima ediyor, onları bir hiyerarşiye oturuyor. Ama bizim hayatımızda böyle bir ayrım yok. Bunu anlamak için rüyaları ve sarhoşluğu bırakıp, sinestezi veya otizm gibi daha kalıcı durumlara bakın:

Sinesteziyi "duyuların birbirine karışması" olarak tanımlıyoruz (renkleri duymak, kokulara dokunmak gibi). Ama kime göre, neye göre karışık? Bugün bir virüs ortaya çıksa ve sinestezi sahibi olmayanları öldürse, bir nesil sonra sinestezi diye bir kelime dahi kalmaz. Otistiklerden ibaret bir gezegenin, teşhiş ve tanı veritabanında otizm yer almaz. Ancak bizim gibi bir "mutant" doğarsa yeniden keşfederler bu kelimeleri. Kelimeler azınlıklar içindir.

 

Kırmızının Elli Tonu

Bizim sorunumuz duyuları karıştırmak değil, normal ile gerçekliği karıştırmak. Çoğunluk olmak sadece normali tanımlayabilir, sanallığı veya sahteliği tanımlayamaz. Descartes bunu anlamıştı, hatta çoğunluğun olmayabileceğini bile anladı, zira şeytanın simülasyonunda kendisi dışında herkes sahte olabilirdi. Ama yine de bir gerçeklik ısrarı var:  

"While things like eyes, heads, and hands may be imaginary, it must be granted that some simpler and more universal things are real-the "real colors" from which the true and false images in our thoughts are formed". 

Bir başka deyişle, Matrix'teki kırmızı kadının rengi doğru olmayabilir ama tamamen uydurma da olamaz, bazı evrensel doğrular baz alınarak yaratılmıştır. Kırmızı algısının bir versiyonu, evrende vardır. (Platon'un idealarına benziyor biraz ama ondaki gibi bir kusursuzluk iddiası yok).

Kadın sahte olabilir ama kadın kavramı veya giydiği kırmızıyı görme hissimiz tamamen uydurma olamazlar, bir gerçeğin yansıması olmalılar Descartes'a göre. Zaten onu rüya argümanında da, rüyaların yeni bir bilgi ekleyemediklerinden bahsedilir. Bir simülasyonun, hiç olmayan bir rengi veya cinsiyeti uyduramaması gibi.

Kadın sahte olabilir ama kadın kavramı veya giydiği kırmızıyı görme hissimiz tamamen uydurma olamazlar, bir gerçeğin yansıması olmalılar Descartes'a göre. Zaten onu rüya argümanında da, rüyaların yeni bir bilgi ekleyemediklerinden bahsedilir. Bir simülasyonun, hiç olmayan bir rengi veya cinsiyeti uyduramaması gibi.

AKP trollerine göre bu kırmızılı kadın da sahteydi. Üstadın dediği gibi: "Sosyal medya toplumların baş belasıdır."

AKP trollerine göre bu kırmızılı kadın da sahteydi. Üstadın dediği gibi: "Sosyal medya toplumların baş belasıdır."


Halbuki evrende olup biteni algılamanın doğru yolu bir yerde yazmıyor. 700 nanometre dalgaboyundaki elektromanyetik enerjiyi "kırmızı" olarak görmek bir doğa kanunu değil, o enerjiyi "üşüyerek" de algılayabilirdik mesela.

Aslında tam da bunu yapıyoruz farkında olmadan. Retinamızda üç çeşit koni hücresi olduğunu biliriz. Bunları kırmızı, yeşil, mavi diye öğretirler kolaylık olsun diye, ama aslen her koni hücresi geniş bir spektruma duyarlı. Fakat o hücreler tamamen "kör" olsalar bile renkleri algılayabiliriz. Yok, doğru cevap "kalp gözü" değil. Şu makalenin emotional colors kısmında, bambaşka tip hücrelerden bahsediliyor. Bunlar, gözümüz kapalıyken dahi bazı dalgaboylarına duyarlılar ve beynin başka bir kısmını uyarıyorlar.

Bu paralel sistem, koni hücrelerinden yaklaşık 1 milyar yıl önce evrilmiş. Bu kadar eski, çünkü çoğu canlıda bulunan gece gündüz ritmini (circadian ryhthm) düzenliyor. Yani mavi görmek ile uykumuzun gelmesi, aynı fenomeni algılamanın iki değişik ve aynı derecede geçerli yolu.

1-2 sene önce milleti birbirine düşürmüş olan "the dress" fotoğrafı. Orjinalinin mavi mi, altın-beyaz mı olduğu tartışması alıp başını gitmişti. 

1-2 sene önce milleti birbirine düşürmüş olan "the dress" fotoğrafı. Orjinalinin mavi mi, altın-beyaz mı olduğu tartışması alıp başını gitmişti. 


Mavinin Elli Tonu

Aslen, bırak alternatif bir algı şeklini, "mavi görmek" dediğimiz şey bile müşterek değil. Aynı makalenin ortasındaki some sort of experiment kısmında, maymunlara yeni bir renk konisi eklendiğinden ama bunun beyindeki karşılığının tamamen rastgele olduğundan bahsediliyor. Kim bilir ne tecrübe etti o maymunlar?

Diyelim ki duyu organları aynı olan, kusursuz klonlarız (Horatio reisin askerleriyiz, Endless Space severlere selam). Ve diyelim ki bu duyuları alkol, kahve, mantarla filan bozmadık, 22.yy'da bir İslami Mars kolonisinde yaşıyoruz. Yine de tecrübe ettiğimiz şey, yani qualia aynı olmayacak. Maymunların ne tecrübe ettiğini bilemediğim gibi, sizin de mavi derken neyi kastettiğinizi asla bilemem. Tutarlı olduğunuz sürece (mesela deniz ile gökyüzünün benzer renklerde olduğunu söylediğiniz sürece) farklı olduğumuzu anlamam imkansız. Belki sizin maviniz, benim kırmızım.

(Bu arada mavi özellikle ilginç bir renk, Radiolab'ın şu bölümünde eski dillerde mavi kelimesi olmadığı, muhtemelen o rengi bizim gibi görmedikleri anlatılıyor. Homer'in eserlerinde mavi kelimesi geçmiyor mesela. Çoğu kültürün edebiyatında ilk kullanılan renkler siyah ve beyaz, son kullanılan da mavi. Bir tek Mısırlılarda mavi var, çünkü o renkte bir boya çıkarıyorlar. Şu video'da da güzelce anlatılıyor.

Peki hangi renk bize en doğal geliyor? İnsan gözü en çok yeşilin tonlarına duyarlı. Kaynak Fargo. Tamam tamam, gerçek kaynak)

blue.jpg

 

John Locke ve Öz Hakiki Gerçeklik

Descartes ile onun tetiklediği İngiliz deneyciliği, Aristo-Platon mücadelesinin 2. roundu olarak sunulur genelde. Bence kitaplar, bu farkları abartıyorlar. Descartes sonrası herkes, onun düşünce deneyini kabul ederek yetişti, yoksa "hacım sen ne saçmalıyon, ne şeytanı" diyen bir felsefe akımı yok.

Yahut şunu düşünün: Descartes Tanrı'nın varlığını "kanıtlıyor" ve deneyciliğe karşı, ama aynı zamanda bilimsel metodun en büyük savunucusu. Diğer önemli akılcılar da (Spinoza, Leibniz) bunu savunuyorlar. Çünkü pratik yararı bariz.

Sonuçta Descartes, modern felsefenin Neo'su olabilir ama "the One" değildi. Nirvana'ya ulaşan rahiplerin veya "The Good"u kavrayan Platonistlerin aksine, ne simülasyondan çıktığını iddia etti, ne de içindeki kuralları büktü. Sadece duyularını tamamen es geçip, akıl yoluyla "Mimar" ile tanışmaya çalışıyordu. Kalan zamanında ise Cyrus ile birlikte daha lezzetli biftekler yiyebilmek için, bilimsel metodun ve deneye dayalı eğitimin önemine işaret ediyordu.

"3 bölüm beklediniz, ergo, artık Matrix referansları şelale gibi akıyor".

"3 bölüm beklediniz, ergo, artık Matrix referansları şelale gibi akıyor".


Locke içinse akıl denen şey, duyulardan bağımsız biçimde, evrenin kaynak koduna damardan bağlı değil. Akıl boş bir levhadır (tabula rasa), tecrübelerle şekillenir. En karmaşık düşüncelerimiz bile bu tecrübelerin damıtılmasıdır. Mesela Locke da Tanrı'ya inanıyordu ama bu sonuca gözlemle varır. (Aristo'nun prime mover argümanına benzer bir düşüncesi var)

Elbette o da bir nevi simülasyonda yaşıyor olabileceğimizi anlamıştı ama her algının sahte olabileceğini düşünmüyordu. Bir elmanın rengi, tadı, kokusu kişiden kişiye farklı olabilir ama asli özellikler dediği şeyler herkes için sabit: kütle, yoğunluk, şekil, hareket, hacim. Bunları temel gerçeklik olarak görüyordu, simülasyondan dışarıya açılan pencereler gibi.

 

Berkeley: "Kaşık yoktur"

Diğer büyük İngiliz deneycileri olan Berkeley ve Hume, Locke'un ayrımlarını gereksiz buldular. Zira asli özellik dediği şeyleri, ikincil özellikler olmadan düşünemeyiz. Bir elmayı, kokusu, rengi, hissi olmadan hayal etmeye çalışın. Kütleyi bile ağırlık hissiyle hayal edebiliyoruz ancak. Hiçliği de siyah renk olarak.

Berkeley'e göre madde manasız bir terimdir. Bizden bağımsız kütleler yok evrende. Hatta bizim vücudumuz da ayrı bir cisim olarak yok. Biz algılayan düşünce balonlarından ibaretiz.


Berkeley, videodaki keloğlandan bir adım daha ileri gider ve "esse est percepi" der: 

"Varolmak, algılanmaktır". (Descartes'ınki kadar viral olmadı bu slogan, 3-4 bin retweet'te kaldı) 


Peki biz nasıl varız? Neden yalnız başımıza uyurken yokolmuyoruz mesela? Yahut, kimsenin bakmadığı şeyler nasıl ertesi gün aynı yerde, aynı şekilde varolabiliyorlar?

Dış Dünya'nın gösterdiği bu tutarlılık, Berkeley'nin Tanrı'yı kanıtlama biçimidir. Evet, hepsinde bir Tanrı'yı kanıtlama ihtiyacı var, 1800'lerdeyiz hala, ama Hrıstiyan tanrısından uzaklaşıyorlar yavaş yavaş. Berkeley'in tanrısı, her şeyi algılayan ve onları ayakta tutan bir bilinçtir. Ak sakallı bir dede değil de, dürbünlü bir voyeur gibi.

Yunus isimli bir fularsız entel, 800 sene önce aynı noktaya varan Ömer Hayyam ile bağlantıyı iyi yakalamış:

Ben olmayınca bu güller, bu selviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok. 

 

Kırmızı Kral'ın Rüyası

Berkeley'in bu subjektif idealizminin izlerini, 19.yy'da bir matematikçi tarafından yazılan meşhur bir eserde de görüyoruz: Alice's Adventures in Wonderland.

Alice harikalar diyarında gezerken, iki garip kardeşle karşılaşır: Tweedledee ve Tweedleum. Muhabbetin ortasında derin bir kükreme sesi duyulur. Alice korkar ama kardeşler bunun bir kükreme olmadığını söyleyip, Alice'i sesin kaynağına götürürler. Bir ağacın dibinde, başında kırmızı takkesiyle uykuya dalmış biri vardır. Duydukları ses, "Kırmızı Kral" dedikleri bu adamın horlamasıdır.

Tweedledee: "Sence rüyasında ne görüyor?"

Alice: "Bilmem, bunu kimse tahmin edemez ki."

Tweedledee: "Seni görüyor tabii ki. Peki rüyası biterse sana ne olur?"

Alice: "Bir şey olmaz, olduğum yerde kalırım"

Tweedledee: "Hayır, hiçbir yerde olmazsın. Sen onun rüyasısın. Eğer Kral uyanırsa, tıpkı bir mum ışığı gibi söner gidersin"

Alice: "Ben gerçeğim, rüya olamam!"

Tweedledee: "Ağlayarak kendini daha gerçek kılamazsın, o gözyaşlarının da gerçek olduğunu mu sanıyorsun?"
 
tweedledum.jpg


Kırmızı Kral'ın rüyasını gözlemle değiştirirsek, Berkeley'in felsefesine varıyoruz. Kral'ın aksine rüyadan uyanırsak değil, rüyaya dalarsak Alice'leri yokediyoruz.

Bu gözlem hadisesi, Kuantum Mekaniğindeki o dalga fonksiyonunun çökmesi hadisesi ile de paralel: Evrende fiziksel cisimler yok, olasılık fonskiyonları var sadece. Etrafımla etkileşime girdiğim zaman o olasılıklardan bir tanesi gerçekleşiyor. Yani o ana kadar birbiri üstüne binmiş tüm olası gerçeklikler bir tanesi üstünde birleşiyorlar ve "madde" dediğimiz şey meydana geliyor. (İngilizce'deki collapse kelimesini "çöküş" olarak çeviriyoruz ama bu yokoluş manasında değil, birbiri üstüne çöküp birleşme manasında).

Bir başka deyişle, kuantum mekaniği Berkeley'i görüyor ve arttırıyor: Gerçeklik biz ölçene kadar yoktur. (Meraklıları için, aşağıda tane tane anlatılmış bir olasılık dalgası simülasyonu var. Her dersin böyle görsel anlatılması lazım bence)


Hume: "Nedensellik de Yoktur"

Kuantum Mekaniği hem herkesin gerçekliğinin farklı olması fikrini destekliyor, hem de daha klasik bir simülasyon ortamıyla uyumlu. Zira eğer bir evren simüle edeceksek, her atomun her hareketini sürekli olarak hesaplamak yerine, sadece gereken parçacıkları gereken zamanda hesaplamak daha makul. Yani sadece ben kafamı çevirdiğimde orası "yaratılıyor". Buna geri döneceğiz.

Hume, Berkeley'e benzer bir görüşü savunuyordu (bundle theory) ama bizim için önemli kısmı, onun nedenselliğe saldırısı: Biz sadece iki olayın zamanlamasını ölçüyoruz. Elmayı bıraktığımızı ve sonra onun yere düştüğünü gözlüyoruz. Bu iki olay hep birbirini takip ediyor. Çok ölçüm yapar ve hepsinde tutarlı sonuç elde edersek, tümevarımla pratik bir "kanun" ortaya atıyoruz. Ama bu ilişkinin hep böyle olacağının bir garantisi yok. 1 milyar tane elma fırlatsam, belki sonuncusunda elma yere düşeceğine uzaya çıkacak, yahut havada asılı duracak. Asla nedensellik denen kavramı, yani o etki-tepki ilişkisinin kendisini gözlemleyemeyiz. Nedensellik anlamsızdır.

Hume bu yüzden bilim felsefesinde çok önemli bir isim ve işin ilginci, bu da kuantumla alakalı: Bir sürü deneyde, etki olması gereken şeyler tepki olarak gözlemleniyor. Veya eşzamanlılık var. Zamanlama ve ilişkiler tamamen kaymış durumda. Harikalar Diyarı'na da Kuantum Mekaniğine de daha ilerde döneceğiz. 

 

Piksellere Mahkum Olmak

Ortak bir gerçekliğimiz olmadığını, hatta gerçekliğin de bir acayip olduğunu gördük. Hume'u takiben Kant'tan bahsetmeden önce değineceğim bir şey daha kaldı: Algıladığımız bu kişiye özel gerçekliğimiz epey "düşük çözünürlüklü".

Bunu anlamak için içiçe geçmiş 4 küme düşünün:

algi.jpg
  1. En içte, normal tecrübe aralığımız var. Duyular ve düşünce biçimlerimizden oluşuyor. 
     
  2. Bunun üstünde, tüm insan tecrübelerinin kümesi var. Sarhoşluk, mantar kafası, Nirvana hissi, delilik, sinestezi, hepsinin toplamı yani.
     
  3. Şimdi, hayal edebileceğimiz tüm algıların kümesine geldik. Yani bilimsel olarak farkında olduğumuz ama qualia'sını bilemediğimiz şeylere. Mesela bir yarasa olmanın nasıl bir his olduğunu bilemeyiz (what is it like to be a bat?) ama sonarla dolandıklarını, onun apayrı bir tecrübe olduğunu mantığımızla ileri sürebiliriz. Aynı şey bizim gibi 3 değil, tam 15 ayrı renk hücresiyle gören kelebekler için de geçerli. Nasıl algılıyorlar bir lale tarlasını acaba? Veya tüm gezegene yayılmış bir yapay zekanın benlik hissi nasıl olurdu? Bunları kafamızda canlandıramayız ama böyle bir şey olabileceğinin farkındayız.
     
  4. En dışta da tüm olası tecrübe aralıkları var. Bunların bazılarını hayal bile edemiyoruz. Varolabileceklerini dahi bilmiyoruz. Donald Rumsfeld'in meşhur deyimiyle, unknown unknowns


Battlestar Galactica'nın en iyi monoloğu, içinde bulunduğumuz kümenin ufaklığı hakkındaydı. "Kötü" Cylon karakteri, bir süpernova patlamasını bu yetersiz gözlerle algılamak zorunda oluşuna isyan ediyor. Bahsettiğim 2. kümeden 3.'süne geçmek, yani karanlık maddeyi tatmak, gamma ışınlarını görebilmek istiyor ama şikayetini bile düzgün yapamıyor, bu dille sınırlı olduğu için. Onun yaratıcılarına isyanı, insanın da Tanrısına veya evrime isyanı aslında: Tercübelerimiz neden bu kadar eksik olmaya mahkum?


Bilerek "tecrübe" diyorum çünkü iş sadece duyularla sınırlı değil. Biz lineer düşünmek zorundayız ama başka bir canlı türünün normal algı şekli bizim differensiyal denklemlerimiz gibi olabilir. Tek değişkenli düşünmeye programlıyız (siyasetten matematiğe) ama bir uzaylı için çok değişkenli hesap doğuştan gelen bir yetenek olabilir.

Arrival filmi hakkında yazmıştım, zaman algımız bile değişik olabilirdi. Halihazırda Çince'de zaman yukardan aşağıya doğru akıyor gibi tasvir ediliyor, bambaşka bir bilinç için zamansızlık ve mekansızlık gayet doğal olabilirdi.

Biz bunları yeni düşünüyor olabiliriz, ama hayatı boyunca kasabasından çıkmamış ve muhtemelen hiç sevişmemiş olan bir adam, 250 sene önce benzer şeyler düşünüyordu. 

arrival-movie.jpg

 

Immanuel Kant: "Hepiniz Haksızsınız"

Merak etmeyin, Kant'ı okuyanları bayan o sentetik-analitik veya a priori-a posteriori ayrımlarına girmeyeceğim. Kant'ın önemi, Descartes tayfası ile İngiliz deneycilerinin arasında bir orta yol bulmuş olması.

Algımızın ötesinde yatan şeyler onun için metafiziktir. Tanrı'nın varlığı, melekler, şeytanlar, özgür irade, vs. Descartes gibi öyle bunlara akılla ulaşamayız yani. Öte yandan, aklımız, tecrübelerle dolan bir boş levha da değildir. Tecrübeleri belli kalıplara oturtur otomatikman. O kalıplara oturmayan tecrübeler işlenemez. Kalıpların kendilerini daha önceki tecrübelerle edinmeyiz, onlar bizde doğuştan bulunurlar. Nedir bunlar?

  • Zaman ve mekan. Zamansızlığı ve mekansızlığı bir türlü hayal edememizin nedeni bu.
  • Nedensellik. Hume'un sorguladığı nedensellik de hakikatın özünde yok, bizim ürünümüz o.
  • Cisim (substance)
  • Birlik (unity)

Benim hala aklım almıyor, bu adamın taa o zamanlar nasıl bunları düşündüğünü. Zaman ve mekanı gerçekliğin bir harcı değil de, bilincimizin yan ürünleri olarak görmek için -hele ki 18.yy'ın ortasında- gerçekten değişik bir insan olmak lazım.

kant1.jpg


Kant bir idealisttir ama Berkeley gibi, algımızın ötesinde bir şey olmadığını iddia etmez. Oraya ulaşamayacağımız için bu konularda konuşmak boştur. Zira Kant'ın tarif ettiği Matrix, sadece renkleri değiştiren bir ortam değil. Yani Matrix'in dışı, içinin biraz değişik bir versiyonu değil. Zion mion filan hak getire. Olası gerçeklik aralığı çok daha geniştir Kant için, ve bu aralığın çoğu bize yabancı. Önceden bahsettiğim 4. kümenin devasa olduğunu, kalan kümelerin ufacık olduklarını düşünün.

"Dolayısıyla Matrix var mı?" sorusunun kendisi manasızlaşıyor, çünkü biz bu soruya evet dersek, otomatikman onun "dışarısı" hakkında düşünmeye programlıyız. Halbuki orada mekan kavramı olmayabilir. "Orada" kelimesi bile mekan ve mesafe belirtiyor. "Matrix'in dışında ne var" metafizik bir soru, çünkü mekanın ve cismin olmadığı bir ortamda bir şeyin "var olmasını" düşünmemeliyiz.

Bu aslında Big Bang tartışmalarına epey benziyor. "E peki Big Bang'in öncesinde ne vardı?" diyoruz. Kant'a göre bu "önce" kavramı insana özgü olduğundan, bırak Big Bang'i, oturduğumuz sandalyenin de öncesi sonrası yok bizden bağımsız olarak. 

Yine de, bu soruya en güzel cevabı tabii ki Neyzen Tevfik vermiş:

"Primordial soup'taki halini sakın unutma,
Big Bang'e dil uzatma sebepsiz.
Sen yine evrilirdin amma,
familyan kimdi bilemezdin şerefsiz"

***

Gelecek bölüm notu: Filozofları bir kenara koyup bilimkurgu literatüründen devam edeceğim. Baudri amcayı da mutlaka sıkıştıracağız oraya. En sonunda da Nick Bostrom ve modern simülasyon argümanlarına geçeceğiz. Toplam 5 bölüm yani. Netflix ikinci sezonu yenilemedi, sizden pek destek gelmiyormuş. Firefly dizisi gibi yetim ama gururlu oluruz.

Simülasyon Teorisi 2 - Felsefeler, Dinler ve Rüyalar

Simülasyon Teorisi 2 - Felsefeler, Dinler ve Rüyalar