Simülasyon Teorisi 5 - Baudrillard'ın Simülakrası ve Matrix

Simülasyon Teorisi 5 - Baudrillard'ın Simülakrası ve Matrix


Bu bölüm toplumsal simülasyonlar hakkında ve bizi hem serinin başına, hem de yeni yerlere götürecek. Öyle bol keseden terim sallamak yok tabii, "toplumsal simülasyon" ile tam olarak neyi kastediyorum göreceğiz.

plan1.jpg


Descartes'tan beri süregelen simülasyon fikri, teknoloji geliştikçe bilgisayar simülasyonu biçimine bürünmüştü. Son bölümdeki bilimkurgular arasında bu senaryonun giderek daha hakim olduğunu farketmişsinizdir. Bir yandan da, kitle iletişimi ve seri üretim ile beraber gelen bir yabancılaşma hakkında yazıp çizmeye başladı insanlar. Toplumu tanımlayan her şey giderek daha sanal hale geliyordu.

İşte bu modern simülasyon fikri ile postmodern Dünya'yı ilgilendiren simülakra fikrinin kesiştiği nokta, konunun popüler kültürdeki zirve noktası olan Matrix.

plan2.jpg


Kesişim alanını bilerek ufak gösterdim. Zira Matrix, simülakra kavramı hakkında bir alegori değil. Zaten Baudrillard'ın kendisi de "beni anlamamışlar" diye filmi eleştirmişti. Ama tam da bu farklar sayesinde Baudrillard'ı anlamak daha kolay olacak. O zaman, izleyen izlemeyen herkese, Okan Bayülgen sesimle sorarak başlayayım:  Vat iz Matrix ulan?

 

Kontrol ve Deleuze

Filmin ağır abisi Morpheus, bu soruyu "control" diye cevaplar. Matrix, kontroldür. Ama kastedilen fiziksel kontrol değil, çünkü bu gelecekte insanlar zaten fiziken hapistir. Bu hapishanede uyanırsanız, aciz durumunuzu görürsünüz, sizi hapsedeni de görürsünüz. Ve gücünüz yeterse başkaldırırsınız. 

Matrix ise daha sofistike bir kontrol aracı: Sizi ezen postallar, başkaldırılacak bir iktidar yok. Kontrolü sistemin kendisi sağlıyor.

Nedir bu "sistem"? Doğumdan beri bağlı olduğumuz bir simülasyon. Ekonomik düzenleriyle, siyasi rejimleriyle, mahalle baskılarıyla, medya ve reklamlarıyla bizi çepeçevre sarıyor. Matrix, bizim şimdiki dünyamız.

  Film efekti mi, fırtınalı bir havada Hong Kong mu belli değil.

Film efekti mi, fırtınalı bir havada Hong Kong mu belli değil.


Daha önce They Live filminden bahsetmiştim, reklam ve tüketim yoluyla benzer bir kontrol toplumu kuruluyordu. Fakat orada kontrolü aktif olarak sağlayan ve tepede duran "kötü adamlar" var. Matrix ise tiransız bir tiranlık. Elbette sistemi makineler kurmuş ama içinde olan bitenin sorumlusu insanlar. Onun "ajanları" bile bizim dev bürokrasilerimizi temsil ediyorlar, birbirinin aynı giyimleri ve isimleri ile. (Smith, en yaygın soyisimdir).

Halbuki makineler, ilk Matrix versiyonunu bir cennet olarak tasarlamışlardı, yani iyilik sahibi bir tiranı (benevolent dictator), bir Tanrı'yı oynamışlardı. Fakat insanlar bu sisteme uyum sağlayamamışlar ve kendilerini zorla cennetten kovdurmuşlar. Bugünkü Matrix versiyonu ise ne Tanrı'nın, ne de Şeytan'ın kontrolde olduğu, kollektif insan bilinciyle işleyen bir sistem. 

 

Ghost in the Shell: Rhizome

Deleuze, Matrix gibi kollektif yapılara rhizome der. Rhizome, hiyerarşisi, tepesi, öncesi, sonrası, başı sonu belli olmayan bir yapıdır.

Matrix'in abilerinden olan harikülade Ghost in the Shell'de (Stand Alone Complex dizisinde) bunun bir örneği vardı: The Laughing Man. 

*SPOILER*

Dizinin kötü adamı olan, kimliği belirsiz bu hacker'ın, zamanla tek bir kişi olmadığı, hatta tek bir yapay zeka dahi olmadığı ortaya çıkıyor. Bir sürü dağınık kod parçası bir araya gelip bir hareket başlatıyor, onu medya yoluyla gören başka insanlar da logonun ardına saklanıp başka işler yapıyorlar. Sonuçta tek bir merkezden koordine edilmiş gibi duran bir komplo ortaya çıkıyor. Fakat öncesi belli değil. Hatta aslen hareketi ilk başlatan dahi bu hacker değil.

 Matrix'in kendisi de, Laughing Man'in logosu gibi bir sembol. O sembolün ardında karmaşık bir yönetim ve eylem ağı gizli.

Matrix'in kendisi de, Laughing Man'in logosu gibi bir sembol. O sembolün ardında karmaşık bir yönetim ve eylem ağı gizli.

 

Anlaşılamayan Fransızlar Ekolü

Matrix'in hemen başında iki önemli referans var: Önce Neo'yu Simulacra and Simulation kitabını tutarken görüyoruz, sonra da beyaz tavşanı takip ederken (Alice in Wonderland). İkisi de bizim için önemli.

matmat.jpg

Simulacra and Simulation, 1981 yılında Baudrillard'ın yazdığı ve gerçeklik ile semboller arasındaki ilişkileri incelediği önemli bir eser. Aktörler için zorunlu okumaymış.

Zaten felsefeye merak salmak isteyenler illa Aristo'dan Kant'dan filan başlamak zorunda değiller, Baudrillard, Zizek veya Alain de Botton gibileri daha ilginç olabilir. Zira güncel konular üstüne düşünmek de felsefedir, illa orijinal bir epistemoloji teorisiyle çıkagelmemize gerek yok. 

Gelgelelim ben bu Fransızları okuyamıyorum kardeşim. Her konuyu ve her cümleyi lüzumsuz yere karmaşıklaştırıyorlar. Sanırım oranın milli sporu bu. Zaten Baudrillard'ın neyi kurgu, neyi sosyokültürel teori, neyi postmodern kritik olarak yazdığı da tam belli değil. Kariyeri ilerledikçe bu ayrımlar iyice belirsizleşmiş.

Kitabın Türkçesi daha da acayip. Çevirmene haksızlık yapmayayım, belli ki imkansız bir işe girişmişti ama daha ilk sayfalarında tüm enerjim tükendi:

"Bu atmosferden uzak bir hiperuzamda kombinatuvar modeller yayan, sentetik bir şekilde üretilmiş gerçek yani hipergerçektir."

Anlayanı öpüp başıma koyacağım. Bu kelimeleri tek tek anlayabiliyorum ama cümlenin arkasında bir mana yok benim için. Tam da Baudrillard'ın şikayet ettiği şey ironik olarak. Bu tip yazarları doğrudan okumayın, onları yorumlayanları okuyun. Bırakın başkaları saçlarını döksün, siz işin kaymağını yiyin. 

  Bu kodu okumak, Baudrillard'ın Türkçe çevirisini anlamaktan daha kolay

Bu kodu okumak, Baudrillard'ın Türkçe çevirisini anlamaktan daha kolay

 

Simülakra Nedir

Simülakra (çoğul) ve simülakrum (tekil) ile kastedilen şey, herhangi bir orijinalin kopyasıdır. Mesela bir tiyatro oyunu, günlük hayatın simülakrasıdır. Bir müzik albümü, stüdyodaki canlı performansın kopyasıdır. "Şarap" sözü, o sözün yazılı hali ve sişe ikonu da, şarap nesnesine işaret eden sembollerdir (işlevsel kopyalar).
 

para1.PNG

Bu öyle aman aman bir tespit değil, zaten tüm seride bu kopya fikrini gördük. Hatırlarsanız Platon'un sanata karşı kuşkusu da bu yüzdendi. Onun gerçeklik hiyerarşisi aşağı yukarı şöyleydi:

  • İdealar (gerçek)
  • Ideaların kopyalarıyla dolu günlük hayat (simülakrum ama eh işte, fena değil)
  • Hayatı bilerek bozarak kopyalayan sanat, mesela empresyonist resim (kötü simülakrum)

Bu hiyerarşideki ilişkiler gayet net. Sembol ile orijinal arasındaki ilişki her adımda belli. 

 

Platon vs Baudrillard

Baudrillard ise iki değil, dört seviyeli bir simülakra hayal eder:

  1. Elinden geldiğince orijinalin özüne sadık olan.
  2. Onu bilerek bozan.
  3. Hala gerçek/orijinal varmış gibi davranan.
  4. Gerçekle alakası kalmamış, onu unutturmuş, onun yerini almış simülakra.

Örneğin bir müzik albümü, stüdyo performansına sadık bir kopya olabilir (1. seviye). Bunun üzerine epey dijital efekt getirilir, yani isteyerek bozulur ve auto-tune'dan ibaret bir garabete çevrilir (2. seviye). Hatta efekt teknolojisi yeterince iyiyse, hiç yoktan bir albüm yaratılır ve sanki birileri stüdyoya girip onu kaydetmişler gibi davranılır (3. seviye).

Macar şarkıcı Boggie'nin harika klibi, gerçek zamanda photoshoplanan bir şarkıcıyı gösteriyor mesela. Yani efektlerle tanınmayacak hale geliyor ve bir noktada iyice "dijitize" olup, kopyalanıp yapıştırılıyor:


Bir albümün konser performansı da, sanki gerçek bir grup varmış da onu saklıyorlarmış gibi yapılabilir. Gorillaz klasik bir örnek:


Instagram'a koyduğunuz fotoğrafları düşünün. Kaç tane filtre eklediniz güzel gözüksün diye? Facebook'taki paylaşımlarınız gerçek halinizi ne kadar yanısıtıyor?

Yakın zamanda bir tam günümü Louvre Müzesi'nde geçirmiştim. "Güzel" bir fotoğraf çekmeye uğraşıyordum ama mümkünatı yok, her karede 50 bin tane turist var. Onları kadraja almamak için epey çaba harcadım çünkü kafamdaki idealize edilmiş Louvre fotoğrafında insan yoktu. Yani kafamdaki fotoğraf fikri, bozuk bir kopya.

Fakat bu resmi Instagram'dan paylaşmak, bir seviye daha sanallık yaratıyor. Çünkü onu "idealize Louvre resmi" olarak paylaşmıyorum, o anki tecrübem sanki öyleymiş gibi paylaşıyorum ve öyle değerlendiriliyor.

Ben de akşama doğru şu kareyi çektim: Birbirinin aynısı yüzbinlerce Mona Lisa fotoğrafından birini çekmeye çalışanların oluşturduğu gerçek müze tecrübesini yani.

louvre-min.PNG

 

Dördüncü Seviye

Bu örnekleri bir seviye daha sanallaştırabiliriz. Sosyal medyada "yaşayan" insanları düşünün. Artık dışarda gerçek bir hayatları varmış gibi de yapmayan, Facebook'un vatandaşı olmuş, oranın diliyle konuşan, yapacağı fotoğraf paylaşımları için mizansen yaratmaya çalışanları yani.

Yahut müzik örneğinden gidersek, başka simülakradan sentezlenerek yapılan müziği düşünün. Çalınan seslerin bir enstrümanı veya insan vokalini andırmalarına dahi gerek yok. Yani taklit bile değil.

Daha şimdiden Spotify'dan sampling yaparak yeni şarkı oluşturan yazılımlar var. Google, muzisyen yapay zeka projesi için festivalleri kullanıyor mesela. Yakın gelecekte, üretilen müziğin ezici çoğunluğunu insanlar değil yapay zekalar yapacak. Bir sürü değişik sesi anında sentezleyecekler, belki bir saniyede 100 albüm yaratacaklar.

İşin komiği, o albümleri dinleyenlerin de çoğu başka yapay zekalar olacak. Dolayısıyla bir noktadan sonra ses çıkarmayı bırakıp (kulak ne kadar da ilkel!) birbirleriyle frekans bilgilerini, kompozisyonun matematiksel yapılarını paylaşacaklar. Ve öyle bir gelecekte yetişen biri için, "gerçek müzik" bu olacak.

İşte böyle "-mış gibi" yapmayı bırakıp, kendimizi simülakraların dünyasına tamamen kaptırınca ortaya çıkan şeyin toplamı, kitabın başlığının ikinci yarısı olan simülasyondur.

Baudrillard'a göre simülakra hep vardı ama bu kadar derin değildi, yani biz hep simülasyonda değildik. Ne ara girdik?

 

Simülasyonun Evrimi

Baudrillard, eskiden iletişim diye bir kavramın olmadığından sözeder. İnsanlar birbirleriyle doğrudan konuşuyorlardı, tek iletişim türü buydu zaten, ayrıyeten iletişim diye bir kavramın icat edilmemesi doğal. Fakat ekonomik hayat karmaşıklaştıkça, daha soyut kavramların sayısı arttı, simülasyon derinleşti. Bu evrimi, kabaca üç evreye ayıralım:

  1. Tarım toplumu: Simülakralar bariz biçimde gerçek objenin veya olayın sembolüdür. Birebir ilişki var.
     
  2. Endüstriyel toplum: Taklitler ucuza ve seri biçimde üretilebildiğinden, gerçekle ilişkimiz azalır.
     
  3. Bilgi toplumu: Her türlü sembol anında ve neredeyse bedavaya yaratılır. Bu bollukta, artık orijinal unutulmuştur. Etrafımız, sadece diğer sembollere referans veren başka sembollerle çevrilidir.
     
para2.jpg

Bu seviyelerin hepsini aynı anda yaşadığımız için büyük kavram karmaşaları oluyor. Örneğin para, bir malın piyasadaki değiş tokuş değerine işaret eden bir sembol. Ama biz bunu, öz değer (intrinsic value) ile karıştırıyoruz, yani ucuz olan bir şarabın değersiz, önemsiz olduğunu düşünüyoruz.

Daha da ilginci, parayı gerçeğin kendisiyle karıştırmak. Bu ne demek? Para sembolü o kadar yaygın kullanılıyor ki, karşılığında herhangi bir raftaki malı alabiliyorum. O yüzden bir mal kaybetmekle, para kaybetmek aynı şey bizim için. Zira gidip yenisini alacağız ve para gidecek. Eskiden böyle bir yenileme şansın yoktu. Malını kaybettin mi, mal gibi kalıyordun ortada, paran olsa bile. O yüzden paraya, gerçekten daha gerçek muamelesi yapmıyorduk. Üretim ve nüfus arttıkça, ekonomimiz de sanallaştı ve bizim gerçeklik algımızı etkiledi.

Peki bu sanallaşma ne zaman bitecek, simülasyondan ne zaman çıkacağız?

 

Nihilizm Üstüne

Matrix'in başında, Simulacra and Simulation kitabının göründüğü sahneye geri dönelim. İki saniye sonrası, yukarda anlattığım çok seviyeli sanallaşmayı sembolize ediyor: Kitabın içi boş. Dışardan göründüğü gibi olmayan bir taklit yani. Neo bu kitabı gizli bir kutu olarak kullanıyor. Peki ne gizliyor? Korsan yazılım kopyalarını. Bir kopya, başka kopyaların deposu yani. Kitabın tek açık sayfası "On Nihilism" bölümü, ve devamı koparılmış umursanmadan.

book2-min.jpg

"On Nihilism", kopyalar dünyasında gerçek bir şeyler arayan Neo'nun yaşadığı anlamsızlık hissi hakkındadır. Filmin başında, Neo bu hissin kaynağını bilemez ama etrafındaki sahtelik katmanları onu melankolik yapar Baudrillard'ın deyimiyle. (Ben de buna benzer bir melankoliye, Hayatın Anlamı yazımda değinmiştim).

Matrix filmi, Neo'nun bu durumuna daha klasik, yani Platonik bir çözüm arıyor: Neo "mağarasından çıkınca" ve Zion şehrinin olduğu esas gerçekliğe gelince (idealar boyutu gibi burası) melankolisi geçiyor. En azından ilk film, gerçek ile simülasyonun arasında kesin bir ayrım yapıyor ve gerçekliğe ulaşmak için verilen mücadeleyi yüceltiyordu.

Baudrillard'ın melankolisinin ise tedavisi yok, çünkü geri dönülecek bir gerçeklik artık kalmadı. Etrafımız aşılmaz simülakra katmanlarıyla sarılı, teknoloji geliştikçe bu iş daha da kötüye gidecek (ki kendisi daha sosyal medya devrimini görmeden ölmüştü). Bu çaresizlik onu nihilizme itmiş.

Ona ilginç bir karşıtlık olarak, Deleuze ise simülakraların bu esnekliğini övüyor. Yani simülasyon konusunda hemfikir ama ona göre "gerçek" dediklerimiz (fikirler, değerler, toplumsal mitler) çoğunlukla iktidarlar tarafından tanımlanmıştır. Bunların zamanla kopyalar tarafından bozulmaları ve sonunda da unutulmaları olumlu bir şey. Ulaşılabilecek bir Platonik gerçeklik olmasa da, kopyaların bu yıkıcı gücü olumludur.

 

V for Vatdıfak?

The Laughing Man, yukardaki üç seçenek arasından Baudrillard'ın melankolisine yakındı.

Bir noktada, tam bir pop kültür ikonu haline gelir (dizi evreninin içinde), logosunun içinin bu şekilde boşaltılmasına kızar ama çaresizdir. Hareketine mana veren şeyler çoktan silinip gitmiştir, kimse hatırlamaz bile. Biz de (dizi evreninin dışındakiler), bu logoyu kendi pop kültürümüzün bir parçası yapıyoruz.

Bu logo çoğumuza yabancı gelmiştir ama tanıdığınızdan emin olduğum bir başka benzer sembol var:

guy fawkes2-min.jpg


V for Vendetta filmi sağolsun, herkesin dolabında bir Guy Fawkes maskesi var maşallah. Pop kültürün şahı. Gerçek Guy Fawkes ise, 400 sene önce ölmüş bir dinci teröristti. Katolik bir grupla beraber, Protestan kralı öldürmek istediler. Seçtikleri yol da parlamento binasını patlatmaktı (Gunpowder Plot). Arkadaşlarıyla beraber yakalandı, işkence edildi, yargılandı, kraldan af diledi ve asıldı (Daha doğrusu, hanged, drawn and quartered denen iğrenç bir işkenceli idam çeşidi bu).

Ölümünün ardından, kraliyet onu bir hainlik sembolüne çevirdi ve her sene kuklasının yakıldığı bir tören icat etti. Aradan geçen yüzyıllarda, bazı romanlardaki hayali betimlemeler sonucu, daha sempatik bir karakter haline geldi. 

Günümüzdeki kılığı ise bir özgürlük savaşçısı. Bugün bir Brezilyalı için faşizme karşı, yarın bir Türk için uluslararası kapitalizme karşı, ertesi gün bir Vietnamlı için emperyalizme karşı savaşıyor.

Fakat yığın sembolleri de, yığınlar için imal edilmeli bir şekilde, değil mi?

guy fawkes1.jpg


Özetle, tıpkı para konusunda yaptığımız gibi, bir sembolü aldık, asırlarca evirdik çevirdik, ta ki ardındaki gerçekten tamamen kopana kadar. Ve şimdi geriye sadece sembolün kendisi kaldı, içini kafamıza göre dolduruyoruz. Guy Fawkes ile ilgili hiçbir şey yok hayatımızda, ama maskesi gerçeğinden bin kat daha gerçek.

Baudrillard'ın dediği hyperreality işte bu...

 


Hipergerçek

Simülakra, bir kopya olmanın ötesine geçip, gerçekle alakasını tamamen unutturunca hipergerçek oluşuyor. Bu fikir Baudrillard'ın özü. Halihazırda birkaç alakalı örnek görmüştük zaten, çok sevdiğim Lewis Carroll'dan devam. Carroll, haritacılık konusunda ilerlemiş bir topluluk hayal eder:

"En büyük haritalarınızın ölçeği nedir?"

"6 cm 1 km'ye karşılık geliyor"

"O kadarcık mı? Biz kısa süre içinde 1 km mesafe için, 6 metrelik bir harita yaptık. Sonra 100 metreyi denedik. Sonra dahiyane bir fikirle, tüm ülke için birebir ölçekte bir harita tasarladık".

"Bunu hiç kullandınız mı peki?"

"Bugüne kadar hiç tamamen serilmedi. Çiftçiler karşı çıktılar, tüm ülkeyi kaplayıp Güneşi karartacağı için. Şimdi biz de ülkeyi kendi haritası olarak kullanıyoruz ve sizi temin ederim, neredeyse orijinal harita kadar başarılı."


Ben yıllar boyunca Alice in Wonderland'i veya Through the Looking Glass'i okumadım, bebe kitapları diye. Muhtemelen çevremdeki herkes de öyle sanıyordu. Halbuki Lewis Carroll bir matematikçi ve mantıkçıydı. Tavsiyeler kısmında bahsettiğim Gödel Escher Bach 'ın light versiyonu olarak okunabilir gayet zevkle. Hem rakamlara, hem sembollere, hem de kelimelere bu kadar hakim başka biri çıkmış mıdır acaba tarihte?

***

Carroll'un bu fikrinden etkilenen Borges, tek paragraflık bir kısa hikaye yazar: On Exactidue of Science. Bir zamanlar tüm ülkeyi kaplayan harita, yıllar içinde eskimiş ve unutulmuş. Ancak uzak çöllerde, üstünde hayvanların ve fakirlerin yaşadığı bazı parçalarının hala durduğu söylenir. Kalan insanlar haritacılıkla ilgilerini tamamen kesmişler. 

Baudrillard bu hikayeyi tepetaklak ediyor: Ona göre hepimiz harita (kopya) üstünde yaşıyoruz ve altında yatan ülkeyi unuttuk. Bizim için ülke, haritanın kendisi. Hepimiz haritacılık mesleğindeyiz ister istemez.

 

Synecdoche, New York

Herkesin izlemesi gereken bu film, Borges'un hikayesinin mükemmel bir yorumu. 

Synecdoche, uydurma bir kelime değil, bir şeyin parçasının o şeyin tamamını sembolize ettiği durumları anlatıyor. Örneğin "Köşk" dediğimiz zaman, cumhurbaşkanlığı köşkünü de kapsayan Cumhurbaşkanlığı makamını kastediyoruz. Hatta onun üzerinden de devleti.

Filmde, bir tiyatro yönetmeni, hayatının şaheserini yaratmak için dev bir depo kiralar ve aktörlerden günlük hayatlarını canlandırmalarını ister. Yavaş yavaş set büyür ve New York'u kaplamaya başlayan bir şehir ortaya çıkar. Aktörler orada yaşamaktadırlar. Hatta aktörlerin benzerleri, yeni şehir içinde o aktörleri oynamak için oyuna katılırlar ve olaylar iyice fantastikleşir. Kısacası Truman Show'un, Baudrillard versiyonudur bu film.

synech-min.jpg


***
 

En Değişken Sembol: Para 

Filmlere biraz ara verip, Baudrillard'ın favori örneği olan paraya bakalım. Çağlara göre para nedir?

  • Binlerce yıl önce, belki de bir deniz kabuğu, iki litre şarabı temsil eden bir semboldü.
     
  • Ticaret başlayınca, deniz kabuğu veya altın gibi semboller artık şarabı değil, şarabın değiş-tokuş değerini temsil etmeye başladılar.
     
  • Sonra altın da soyutlaştı. Mesela Haçlı seferine giden şövalyeler, tüm yol boyunca altın kesesi taşımak yerine, bankalarına paralarını yatırıyorlar ve sonradan bozdurabilecekleri bir kağıt alıyorlardı.
     
  • Uzak mesafe ticaretle birlikte, insanların birbirine nasıl ödeme yapacakları sorunu doğdu: Herkesin farklı kağıtları vardı, herkes bunları manipüle edebilirdi. O yüzden değerine güvenilir ortak para birimleri ortaya çıktı, İspanyol sikkeleri gibi, ABD doları gibi. 
     
  • Türkiye, Mozambik'ten meyve alırsa, Mozambik'e dolar ile ödeme yapıyor. Bu demek ki, ABD doları hem ABD hazinesindeki altına işaret eden bir semboldü, hem de uluslararası piyasada Türk ve Mozambik kağıt paralarına.
     
  • Altına endeksli para döneminin bitimiyle (Bretton Woods anlaşması) halkalar birbirinden iyice kopuyor. Birbirine ve kendilerine işaret eden kağıt parçaları var sadece. 
     
  • Kağıt parayı sembolize eden başka simülakra ortaya çıkıyor, kredi kartı gibi. Parası olmayana para harcatabilen bir buluş.
     
  • Kredi skoru da, bu hayali parayı edinebilme yeteğinimi gösteren bir rakam. Bir süre sonra, toplumdaki değerimi ölçen bir sembol haline geliyor.
     
  • Sonunda ne oluyor? Kredi kartımdaki sanal rakamlarla, bitcoin mining yapan şirketlere yatırım yapıyor, o yatırıma işaret eden hisse senetleri alıyor, benzer senetlerin binlercesini sepetleyen fonlar değerlenmiş oluyor, o fonlara işaret eden borsa yükseliyor, borsa yükselince "ekonomi" iyi gitmiş oluyor, ve biz buna göre politikacı seçiyoruz.
  Kendi kendine işaret eden ekonomik verileri anladık da, sahi biz en son ne zaman şarap içmiştik? 

Kendi kendine işaret eden ekonomik verileri anladık da, sahi biz en son ne zaman şarap içmiştik? 


Sembol zinciri zincir olmaktan çıktı.  Borsalar ve GSMH gibi veriler birer hipergerçeklik artık. Boğazından lokma geçmeyen ama bu rakamlarla övünen insanların dünyasındayız.

2008 ABD bankacılık krizini unuttuysanız, yani tamamen hayali mortgage sepetlerini ve kendi kendine refere eden CDO'ları unuttuysanız, ya ekşi sözlükteki yazımı okuyun, ya da daha eğlencelisi, The Big Short filmini izleyin altyazılı biçimde. 

 

Hipergerçek Hipermarketler

Paranın kendisine paralel olarak, tüm tüketimde benzer bir sanallaşma var. İnsanlar hipermarketlere ihtiyaçlarını gidermek için gitmiyorlar artık, "ihtiyaç yaratmak" için gidiyorlar. Açlığımızı gidermiyoruz -sürekli tokuz zaten- onun yerine "gurme deneyimler" yaşıyoruz. Bu AVM kültüründeki sembollerin kendi dilleri var. Mesela sezon boyu indirim gayet normal bir kalıp bu dil içinde. 

"Telefon" almak istiyoruz (biriyle konuşmaya yarayan alet) ama tüm telefonlar, birer mini-bilgisayar oldu. Konuşma fonksiyonu belki en çok kullanılan ilk 10 fonksiyon arasında bile değil. Dolayısıyla "telefon" zaten bir simülakrum. Fakat daha garibi, bu aletleri birer mini-bilgisayar olarak bile karşılaştırmıyoruz. Onun yerine Samsung, Android ve iPhone gibi semboller olarak karşılaştırıyoruz. iPhone bir statü sembolü bazısı için, Linux bir karşı-kültür sembolü, vs.

Tüketim dünyasında, işin üretim kısmından iyice izole olduk. Yemek bunun en basit örneği. Eskiden nüfusun %90'ı çiftçiydi, herkes avcıydı, balıkçıydı. Şimdiyse benim gibi birisi et yemeyi düşündüğü zaman, aklına bir hayvan gelmiyor artık. Onun öldürülmesi, bağırsaklarının temizlenmesi, kemikleri aklına gelmiyor. Aklına gelen resim şu:

  Paketlenmiş, steril, kokusuz, birbirinin aynısı. Bu "sembolü" tüketirken, gerçeğini aklımıza getirmiyoruz bile. "Gerçek et", bizim için bu.

Paketlenmiş, steril, kokusuz, birbirinin aynısı. Bu "sembolü" tüketirken, gerçeğini aklımıza getirmiyoruz bile. "Gerçek et", bizim için bu.

 

CNN'de Canlı Savaş

Baudrillard'ın en meşhur makalelerinden biri, Birinci Körfez Savaşı'nın gerçekleşmediği hakkındaydı ("The Gulf War did not take place").

Bundan kastettiği, TV'den verilen görüntülerin yalan olduğu değildi. Öyle olsaydı, sadece ikinci seviye bir simülakradan bahsederdik. Onun kastettiği şey, görüntülere anlam kazandıran anlatının uydurma oluşuydu.

İki ordu bir meydanda karşılaşıp vuruşmadılar. Lazer güdümlü Tomahawk füzelerinin, hayalet uçakların savaşıydı bu ve daha başlamadan bitmişti. Birliklere yerleştirilen haberciler sayesinde, izleyene bir gerçekçilik havası sunuyor, ama ister istemez bu görüntüleri hikayeleştiriyorlardı.

Sonuçta ortaya izlemesi kolay, midemizin kaldıracağı, neredeyse eğlenceli bir televizyon programı çıktı. Gerçek olan şey savaş değil, onla pek az bağlantısı olan ve naklen yayınlanan bu programdı.

enders-game.jpg


Ender's Game (filmini izlemedim, kitabı gayet iyiydi) ve bir Soğuk Savaş klasiği olan WarGames'de, savaş kelimenin tam anlamıyla bir oyundu. Bizim ekran başından savaşı izlememiz gibi, onlar da ekran başından sanal savaşları yönetiyorlar, daha doğrusu yönettiklerini sanıyorlardı. Hem savaşlar sanal, hem de yönetimleri. 

Gerçek hayatta da, tepedekilerin ne yaptıklarını bildiklerini düşünmek rahatlatıcı geliyor ama onlar da bizden pek farklı değiller. 

 

Sistem Şoku Olarak Terör

"Asimetrik savaş" da bu denklemin içinde. Zizek gibi bazı düşünürler, terörizmi kınamakla birlikte, global terörün mevcut uluslararası sisteme olan en başarılı tepki olduğundan bahsederler. Her şeyi saran ve kaçış alanı bırakmayan bir sisteme gelen şoklardır bunlar ve simülasyonun perdesini kaldırabilirler.

Baudrillard ise o kadar kötümser ki, "terörden bile" medet ummaz. Daha önce bahsettiğim On Nihilism kısmında bu konudan bahsediyor. Terör saldırıları da, savaşlar gibi, bir sürü filtreden geçirilerek bize sunuluyor. Yerel liderler fırsattan istifade TV'ye çıkıp milliyetçi nutuklar atar, global iş dünyası statükoyu destekler, vs. Böyle bir çerçevede, terör saldırısı da kendi davasından arındırılıp sunulur. Yani sistemi güçlendirmek için kullanılır. 

Örneğin, 11 Eylül saldırıları sonucu ilk icraat neydi? Patriot Act. ABD bir yandan kendini "özgür dünyanın lideri" olarak konumlandırırken -ve bu miti özellikle de kendi vatandaşına satarken- bir yandan da o vatandaşların özgürlüğünü kısıtlayan büyük bir yasa çıkardı. İsmi bile ironik: "Vatanseverlik Yasası". 

Bu yasaya tepki geldi gerçi ama kimse teröristlerin davasını tartışmak istemedi. Öyle bir iklim yaratılmıştı ki, ABD'nin Ortadoğu politikasını gözden geçirmeyi teklif eden herhangi biri terörist sempatizanlığıyla suçlanacaktı. Siyasi kariyerini düşünen kimse de böyle bir risk almadı.

Ve o günden beri de bu söyemin dozajı yüksek. Bu seneki göçmenlik politikası konusunda bile etkili oldu terör argümanı. Halbuki son 10 senede, terörün ABD vatandaşlarının hayatındaki gerçek etkisi şu:

 

Terörün Tüketimi

İşin içinden hükümeti çıkarsak bile terör, sisteme karşı kazanamıyor. Natural Born Killers'da resmedildiği gibi, bir şiddet pornosu olarak TV'de terör tüketmek, terörün arkasındaki ideolojinin etkisizliğine dalalet.

Bakın, Matrix'teki kahramanlarımız da terörist. Özgürlük davaları uğruna bir sürü insanın -makinelerin- ölümüne neden olurlar. Matrix'in bürokrasisi, ajanlarını göndererek onlarla başedermiş gibi gözükür. Ama aslında yaptığı şey, direnişe/teröre kontrollü biçimde izin vermektir. Her Matrix versiyonunda bir Neo'ya ve bir Zion'a izin verilmiş, hepsi de Matrix'in daha stabil olmasına yaramıştır. Zion, sisteme gerçek bir tehlike teşkil etmez.

TV'deki terör  veya devrimler de sistem için tehlikeli değildirşer. İçi boşaltılmış logolar ve maskeler haline gelmişlerdir. Eskiden "revolution will not be televised" denirdi. Hakim sistem, kendine yapılan muhalefeti sansürler manasında. Halbuki Baudrillard'ın açısından, devrimler bilakis televizyonda yayınlanır ki, sistem daha da stabil olsun.

naturalborn.jpg

 

Matrix Eleştirisi

Yukardaki nihilizm, Matrix'e yapılan asıl eleştirinin de temelini oluşturuyor.

Daha önce, Matrix'in olaya çok daha klasik yaklaştığından, yani gerçekle ile simülasyonu bariz biçimde ayırdığından, aktörlerin ya Matrix'te ya da gerçek dünyada olduklarından bahsetmiştik. Baudrillard bu yüzden "beni hiç anlamamışlar" demişti. 

Gerçi serinin devamında, Matrix tam ters yöne gidip, iki dünya arasındaki sınırları kaldırıyor -ve başka dünyaların ihtimalini ortaya atıyor- ama Baudrillard yine de Matrix'e karşı. Zira onun derdi daha derin. Tıpkı hakim sistemin terörizmi yaratması ve ondan beslenmesi gibi, Matrix filmini de simülakranın bir başka şeviyesi olarak görüyor:

"The Matrix is surely the kind of film about the matrix that the matrix would have been able to produce"

Burada gayet meta bir eleştiri var: Matrix, modern dünyanın bizi makineleştirdiğini ve yüzeyselleştirdiğini ima ediyor ama kendisi de bu makineleşmeyi, teknolojiyi yüceltiyor çekim teknikleriyle. Hatırlarsanız, bullet time teknolojisi büyük olay olmuştu, sonraki filmlerde de cılkını çıkardılar zaten. 

bullet.jpg


Teknolojinin ötesinde, Matrix genel bir sistem karşıtlığı eseri ama maşallah, o sistemin yeniden-yaratıcısı da aynı zamanda. Yani popülerliği ve pazarlamasıyla, milyar dolarlık bir franchise oldu. Bizim neslin Star Wars'u denilebilir.

Aynı mantığı, Macar şarkıcı Boggie'nin o klibi için de yürütebiliriz: Medyanın, insanları nasıl metalaştırdığını ve sanallaştırdığını anlatan bir klip, tam da o medya yoluyla ünlü oluyor. Sanatçı, eleştirdiği sistem tarafından ödüllendirilecek, yüceltilecek, sureti binlerce dergi kapağını kaplayacak, kısaca asimile edilecek, simülakraya dönüşecek ve gerçek hali unutulacak. Başka şansı yok.

Terörist olsun, devrimci olsun, muhalif sanatçı olsun kimsenin başka şansı olmadığı için Baudrillard bu kadar kötümser.

 

Baudrillard Eleştirisi

Ben bu bakış açısını ilginç ama tembel buluyorum. Kendini böyle konumlandırırsan tabii ki kimse sana karşı çıkamaz, her şeyi "simülakranın bir başka seviyesi işte" diye kestirip atabilirsin.

  • Halbuki Boggie'nin klibini izleyen biri, Facebook'a koyacağı resminde daha az efekt kullanmaya başlıyorsa, o klip etkili olmuştur.
     
  • Dove'un Real Beauty kampanyasını dev billboardlarda görüyoruz ama bu sayede vücudundan daha az utanan insanlar olduğu sürece, bu kampanya işe yaramıştır.
     
  • Terörizm TV'ye meze oluyor ama şehrin ortasında kendini patlatan biri, insanları korkutmuştur.


Bunların ötesinde, gerçekliğe bu kadar önem verilmesini de anlamsız buluyorum. Deleuze'un tutumu daha iyi bence. Evet, içinde yaşadığımız Dünya her şeyi milyon kere yeniden üretip, içini boşaltıyor. Fakat orijinalleri dandik olan, kopyaları daha ilginç olan örnekler de var. Açıkçası ben Michael Jordan gerçekten de nasıl bir insandır diye merak etmiyorum ki, benim için ilginç olan onun medyada pazarlanan hali zaten. Be Like Mike reklamının sembolize ettiği şey önemliydi ve işe yarardı.

  Andy Warhol'un meşhur posteri, kopyanın kopyalarıyla dolu. Ama Marilyn Monroe'nun orijinalinin zaten bir anlamı olmasına gerek yok bizim için.

Andy Warhol'un meşhur posteri, kopyanın kopyalarıyla dolu. Ama Marilyn Monroe'nun orijinalinin zaten bir anlamı olmasına gerek yok bizim için.

 

Bölüm Sonu Canavarı

Bravo, 4000 kelime bitirdiniz, önceki bölümle birlikte tam bir maraton oldu. Baudrillard'ın toplum eleştirisini, Matrix ve başka eserler üzerinden görmüş olduk.

Bundan sonra çağ atlıyoruz ve tüm bu seriye başlamama neden olan Nick Bostrom ve modern simülasyon argümanına geçiyoruz. Artık tarihi, sosyolojiyi, sinemayı bırakıp, işin bilim ve hayalgücü kısmına eğileceğiz. Yılbaşından önce görüşmek üzere.


Simülasyon Teorisi 6 - Putnam ve Kavanozdaki Beyin

Simülasyon Teorisi 6 - Putnam ve Kavanozdaki Beyin

Simülasyon Teorisi 4 - Bilimkurgu Tarihi

Simülasyon Teorisi 4 - Bilimkurgu Tarihi