Simülasyon Teorisi 6 - Kavanozdaki Beyin

Simülasyon Teorisi 6 - Kavanozdaki Beyin

Geldik son düzlüğe. Muhtemelen dizinin başlığını ilk gördüğünüz andan itibaren beklediğiniz sorulara dalıyoruz:

  • Şu anda başka bir uygarlığın simülasyonunda olma ihtimalimiz ne?
  • Bilim bunu nasıl test edebilir? 
  • Bir simülasyonun içindeysek dışarısı nasıl, hava güzel mi?
  • Bu bilgiler günlük hayatımızda ne işe yarayacak, mesela ahlak anlayışımızı nasıl değiştirebilir?

Bence bu soruların en zevkli yanı, bol bol hayal kuracak olmamız. Zaten filozofların/futuristlerin yaptığı da bu: Çocuksu hayalleri, makul bir matematikle ve basit analojilerle paylaşmak. Yoksa kimse bu konularda özel bir bilgiye sahip değil. Dünyanın tüm bar filozofları, birleşin!

Çapa olarak kullanacağımız iki isim Putnam ve Bostrom. İlki Budizm-Descartes-Matrix çizgisiyle alakalı, yani "acaba bir simülasyonda mıyım?" sorusuyla. İkincisi ise Zhuangzi'nin kelebek rüyasıyla başlayan "acaba bir simülasyon muyum?" sorusuyla. 

Yine dev bir yazı olmuştu, iki parçaya ayırdım ki bu bölümde ilk çizgiyi takip edelim, son bölümde de Bostrom'a geçip bizzat simüle edilmek hakkında konuşalım...
 

vat 2.jpg

 

Kavanozdaki Beyin

"Acaba bir simülasyonda mıyım?" sorusunun ima ettiği şey, bilincimin gerçek, dünyanın ise yalan olduğu. Bu senaryolara kavanozdaki beyin (brain in a vat) diyeceğiz ama illa laboratuvarda sağına soluna kablolar bağlanmış bir beyne gerek yok, herhangi bir VR teknolojisi veya halisünasyon da olabilir. 

Bu senaryolar teknolojik olarak gayet mümkün, hatta şu anda bile yaşanıyor. BCI (brain-computer interface) teknolojisi sayesinde sonradan kör olanlar tedavi edilmiş, beyni dışardaki kameralara bağlayarak. Kamera yerine Youtube'a bağlasan, tüm gün HD video izleyecek adam ne güzel. Bunun aynısını her duyu için yapmak mümkün.

Eğer ruha filan inanmayıp her şeyin beyinde olup bittiğini düşünüyorsak, ve beyin aktivitesinin de sihirli bir nesneye değil de elektrokimyasallara bağlı oluştuğunu düşünüyorsak, o zaman hissettiğimiz her şeyi manipüle etmek mümkün ve yakın zamanda olacak da.

 

Putnam: Boş Boş Konuşuyoruz

Değişik senaryolara dalmadan önce baştan söyleyeyim, "acaba kavanozda mıyım" şüpheciliğinin bir sınırı yok, kesin bir cevabı da. Bu kadar şüphecilik moralinizi bozuyorsa imdadınıza Putnam yetişiyor.

Putnam'ın düşünce deneyi basit ama kelimelere biraz dikkat etmenizi gerektirecek: Kavanozdaki bir beyin olduğunuzu farzedin. "Dışarda bir ağaç görüyorum" dediğinizde ne kastediyorsunuz? Kavanozun dışındaki ağaçları değil, onları bilmiyorsunuz (Kavanozun dışındaki evrende ağaç olmayabilir ama ağaç kavramı olmak zorunda, yoksa simülasyonda da olmazdı). Kullandığınız "ağaç" etiketi, simülasyon içindeki ağaçlara işaret ediyor ve orada tutarlı kullanıldığı için (hepimiz o görüntüye ağaç dediğimiz için) söylediğiniz şey anlamlı.

Fakat "ben bir kavanozdaki beyinim" dediğinizde işler değişiyor. Gerçek bir beyni veya kavanozu bilmiyorsunuz ama onları kastetmeye çalışıyorsunuz. Aslında dediğinizin tercümesi: "Bilgisayar olarak hayal ettiğim bir şeyden bana aktarılmış olan kavanoz-görüntüsü içinde bulunan beyin-görüntüsüyüm". Bu çelişkili, çünkü gerçekten de fiziksel bir kavanoz içindeki fiziksel bir beyinsiniz.

Yani Putnam burada, "beyin diye bir şey yok, bizim düşüncemizi sağlayan organ "xormg" isimli bambaşka bir şey olabilir"in ötesine geçmiş. O organ ne olursa olsun, sim-içi kavramlarla sim-dışı dünyayı anlatmaya çalışmak, "tüm genellemeler yanlıştır" benzeri bir mantıksal paradoksa yolaçacaktır.

putnam.jpg


Aradan geçen 35 senede bu argüman hakkında çok şey yazılıp çizilmiş. Çoğu beni aşıyor, fular yetmezliğinden fenalık geçirdim. Fakat şunu anlamak önemli: Putnam, kavanozda bir beyin olmadığımızı iddia etmiyor. En basitinden, gerçek dünyada yıllarca yaşadıktan sonra dün kaçırılmışsak ve uyutulup bir Dünya simülatörüne bağlanmışsak, o simülasyon içinde "acaba kavanozdaki bir beyin miyim" diye düşünmek, kavramsal açıdan tutarlı olacaktır, bu paradoksa bağışıklı olacaktır. 

Bizim için önemli olan, Putnam'ın asıl hedefinin kuvvetli şüphecilik olması (global skepticism). O tutumun absürd sonuçları olacağını göstermeye çalıştı. O yüzden siz de aşağıdaki senaryolarla kafanızı bozmayın, tüm gününüzü "acaba kavanozda mıyım" diye düşünerek geçirmeyin. Rakıyı adabıyla için, simülasyon muhabbetini adabıyla yapın.

 

Annem Gerçek mi?

Eğer bir simülasyondaysak, bence işin asıl ilginç kısmı bilinçli gözüken diğer varlıkların doğası. Bir başka deyişle, kavanozdaki tek beyin benimkisi mi (diğer tüm bilinçler simüle ediliyor), yoksa burası her beynin lobunu mobunu sallaya sallaya girdiği umumi bir halk simülasyonu mu (Matrix)? 

Kaynak: "Keşke ben düşünseydim" dediğim tüm esprilerin yer aldığı xkcd.

Kaynak: "Keşke ben düşünseydim" dediğim tüm esprilerin yer aldığı xkcd.

Bunları ayırt etmenin bir yolu yok. Annemin de benim gibi olduğunu anlamam için kullanabileceğim tek şey Turing Testi. Örneğin, bu yazının bir program tarafından değil de bir insan tarafından yazıldığını düşünüyorsanız basit bir Turing Testi'ni geçmişim demektir. Onun üstüne benle sosyal medyadan yıllarca konuşup, hala bir yapay zeka olduğumu anlamadıysanız sağlam bir Turing Testi'ni geçmişim demektir.

Fakat bu test, subjektif tecrübenin (qualia) varlığını kanıtlamıyor. Yani testi geçen annem, acı hissinin veya kırmızılığın ne olduğunu bilmiyor olabilir, sadece acıyı ve kırmızıyı algılayan biri gibi davranmayı biliyordur. 

Annem qualia sahibi olsa bile, özfarkındalık sahibi olmak zorunda değil beni kandırmak için. Örneğin bir kedinin qualia sahibi olduğunu tahmin ederiz, kuyruğuna basınca acı hissediyordur. Ama oturup "ben varım, şu aynadaki benim işte, hey yavrum ne güzel kediyim be" diye düşünmüyordur.

(Gerçi belli de olmaz. Bazen öyle bakıyorlar ki sanırsın adıma hayat sigortası çıkartmış, şimdi beni kaza süsü vererek öldürmenin planlarını yapıyor).

 

Annem Çinli mi?

Chinese Room, Turing Testi'nin bu konulardaki yetersizliğini gösteren en meşhur düşünce deneyi.

Anneniz bir odada uyanıyor. (Evet, annenizi rahat bırakmayacağım). Oraya nasıl geldiğinizi hatırlamıyor, kapı kilitli. Odadaki tek şey, bazı sembollere karşılık gelen başka sembollerin olduğu dev bir tablo. O sırada kapının altından bir zarf atılıyor, içinde bu sembollerden biri var. Kısa bir şaşkınlıktan sonra, ona karşılık gelen sembolü çizip, kapının altından geri uzatıyor anneniz. Sonra bir zarf daha, bir zarf daha, ve bu böyle sürüyor. Bu iletişime dışardan bakan biri olarak, annenizin mükemmel Çince konuştuğunu sanıyorsunuz, Çinliler de öyle sanıyor, zira her soruya verdiği cevap kusursuz. Ama aslında tek bir harfi dahi anlamıyor.

İnput, output, kurallar, hafıza ve işlemciden oluşan Çin odası

İnput, output, kurallar, hafıza ve işlemciden oluşan Çin odası

Bir bilgisayar da bir sürü komut izleyerek ve hesap yaparak, bir insan kadar karmaşık davranabilir ama "içerde bir yerde" olan biteni anlayan bir bilinç olmaz. Bilinç eşit değildir hesaplama (computationalism). Dolayısıyla bilgisayar ortamında gerçek bir yapay zeka (strong AI) yaratamayız, sadece Turing Testi'ni geçecek bir zeka yaratabiliriz (weak AI).

John Searl'ün bu basit deney, yüzlerce makaleye neden oldu. En yaygın cevap olan "sistem cevabı", odadaki adamın değil ama odanın tamamının Çince'yi anladığını iddia ediyor. Yani tablosuyla (hafıza), kağıt kalemiyle (iletişim) ve içindeki adamıyla (CPU), tüm oda (sistem) Çince'yi anladı.

***

Sistem cevabı, Chinese Room'dan 2-3 sene önce Ned Block'un yarattığı bir başka düşünce deneyiyle epey alakalı: Chinese Nation. 

Eğer Çin'deki herkes, acı hisseden birinin nöronlarını taklit ederse ne olur? Bir milyar nöronun birbirine elektrik sinyali yollaması gibi, Çinliler de birbirlerini telefonla arayabilirler mesela. Bir şey söylemelerine gerek yok, belli sırayla birbirlerini aktive etmeleri gerek sadece. Nöronun yapısı değil de fonksiyonu önemliyse eğer (functionalism) onları makaralarla veya insanlarla değiştirmekte bir sorun olmamalı. Bu deneyde, hiçbir Çinli tek başına acı hissetmeyecektir ama Çin "sistem" olarak bir acı hisseder mi, soru bu.

Ned Block, tıpkı Searle gibi, bunu sistem cevabına (ve daha genel olarak functionalism'e) karşı bir örnek olarak sunmuştu. Ona göre Çin milletinin acı hissetmesi absürd bir konseptti. Bense bunu garip ama makul buluyorum. Gelecek bölümde de değineceğim bu konuya fakat çok sabırsızsanız, şurada Chinese Room hakkında gayet net bir analiz var. Bu da sistem argümanını kullanarak deneyi eleştiren Daniel Dennett Reis ile yapılmış bir podcast

Neyse ki bu düğümleri tamamen çözmemize gerek yok (zaten zihin felsefesi başlı başına bir seriyi hakediyor). Şimdilik, sizi ve anneninizi ilgilendiren kısım daha basit: 

  1. Gerçek bir bilinci bilgisayar programlarıyla yaratamam (Chinese Room).
  2. Benim bilincim gerçek. Qualia'ya doğrudan erişimim var. (Descartes)
  3. Öyleyse ben bir bilgisayar simülasyonu değilim.
  4. Ama diğer insanlardan emin değilim (Turing Testi)
  5. Yapay zeka imkansız olsa dahi, kavanozdaki beyin senaryoları gerçekleşebilir. Bana özel simülasyonlar dahil. Bana özel?

 

Kişiye Özel Simülasyonlar ve Egomanyaklık

the-matrix-pods.jpg

Sanırım ben Matrix gibi kollektif bir simülasyonu tercih ederdim. Herhangi bir simülasyonun bana özel hazırlanmış olması fikri biraz egomanyaklık kokuyor. Niye bunca çabaya değeyim? Günün üçte birini osura osura uyuyarak geçiren basit bir memeliyim alt tarafı. Ve onca insan arasından niye ben? 

Alçakgönüllü olmaya çalışan bu tepki, aslen bir tür survivorship bias örneğiEğer ki insanlığın %99.99999'unu öldüren bir felaket yaşadık, geriye kim kalırsa kalsın "niye ben, çok mu özelim sanki?" sorusunu soracaktı. Zaten hayatta kalmayanlar bu soruyu soramadıkları için ben soruyorum.

Kazanan piyango biletine bakıp "onca bilet arasından niye bu" diye kafa patlatmakla aynı şey. Tek farkı, piyangoda illa geriye tek bir bilet kalıyor, insanlık ise böyle bir felaket yaşamak zorunda değil, düşük bir ihtimal. Ama bir kere böyle bir felaket yaşandığını farzetmişsek, "niye ben kaldım" sorusu anlamsız.

(Kaldı ki "milyarlarca insan arasından..." düşüncesi de simülasyonda gördüklerimiz üstüne kurulu. Gerçek insanlık tarihi hakkında bir bilgimiz yok. Belki milyarlar değil, hepi topu 50 kişiydik)

***

İkincisi, bu simülasyonda sadece benim gerçek olmam, yalnız olduğum anlamına gelmez:

  • Belki kişiye özel bir VIP tatil programı yaşıyorum. Gelecekte herkes böyle eğleniyor, sonra da 500 sene boyunca aralıksız çalışıp bir sonraki 80 senelik tatil için para biriktiriyorlar. ("Şok kampanya, patron çıldırdı, sibernetik beynini yedi: 100 yıllık Japon simülasyonu satın alana, Kuzey Kore'de açlıktan ölecek bir çocuk paketi bedava. Uyarı: %50 indirimli Auschwitz kampı promosyonumuzla aynı anda kullanılamaz").
     
  • Yahut 22. yy'da bir okuldayım (hala ilköğretimi tartışıyoruz), antropoloji çalışıyorum ve doktora tezim bu. Araştırdığım dönemi iyice anlamak için, simülasyonda olduğum bilgisini beynimden sildirdim. Doktora bitince arkadaşların yanına dönüp iş arayacağım. Zaten ortalama bir simülasyon-içi doktora tezi de hemen hemen bu kadar uzun sürüyor.
     
  • Belki bambaşka bir uygarlık beni yaşatıyor ve benim gibi milyarlar var. Bazılarımız ortak bir simülasyondayız, bazılarımız ise kontrol grubu olarak kendine ait bir ortamda. (Multiverse dediğimiz şey de, tüm paralel simülasyonların toplamı)

 

Türünün Son Örneği

Her halükarda, yapayalnız olma düşüncesi epey tutsak edici. Dönüp dolaşıp aklım buna geliyor. Türünüzün tek örneği olduğunuzu düşünsenize, aşağıdaki kuş gibi. Şarkısını duyan başka birileri yok, hiçbir zaman olmayacak. Ona cevap veren tek şey, etraftaki iş makinaları.


Belki,

  • Soğuk Savaş gerçekte hiç dinmedi, 2050 yılında tüm Dünya nükleer füzelerle yerle bir oldu. 
  • Ortaçağ'daki veba salgınları sandığımızdan çok daha korkunçtu, 15.yy'a gelindiğinde son insan da öldü.
  • 22.yy'da bazı dini fanatikler, bir nanofabrikatör ele geçirdiler ve gezegendeki tüm atomları altına çevirecek nanobotları atmosfere saldılar. 

Bu senaryolardan herhangi biri gerçekleşti ve neslimiz tükendi. Onbinlerce sene sonra, son kalan kemikler de yokolmak üzereyken uzaylılar gelip, bulabildikleri tek işe yarar DNA parçasından bir insan inşa ettiler (nanobot senaryosunda, DNA'yı uluslararası uzay istasyonundan edindiler). Bu insanla ne yaparlardı?

Bir grup uzaylı onu sergilemek istedi, diğerleri ise kendi doğal ortamına bırakmanın en doğrusu olduğunu savundu. Hem bu sayede antropologlar gözlem yapabilirlerdi. İki grubu da tatmin ettiler: Salınacak bir doğal ortam kalmadığı için, beyni bir simülatöre bağladılar. Dünya tarihinden bulabildikleri ne varsa (filmler, haritalar, hologramlar) simülatöre yüklendi ve simülasyon belli bir dönemde başladı. Sonra başka bir dönemde, sonra başka. Tek kişilik reenkarnasyon. 

Eğlence isteyenler bu simülasyonu TV'den izliyorlar Truman Show gibi. Çok zengin bireyler, bağış yaptıktan sonra simülasyona bir oyuncu olarak dahi katılabiliyorlar, ama bizle fazla konuşmaları yasak.

Yetmiyor, onca yıl içinde beyin klonlanıyor, ayrı dönemlerde geçen sayısız ayrı simülasyona konuluyor, artık her kanalda ayrı bir şov var. Binlerce ikiz kardeşimle binlerce yıldır başroldeyiz. Elbet günü gelecek, yeni sezonu yenilemeyecekler. O zaman bizim beyinleri de bir müzeye kaldırırlar umarım.

(Diyebilirsiniz ki, uzaylılar insanlık hakkında öyle ultra HD kalitesinde bir simülasyon yapmaya yetecek bilgiye sahip olamazlar. Sonuçta tarih kitabı okumakla olacak iş değil bu, beyne sürekli sinyal gelmesi lazım dışardan ve olmayan vücudumuzdan, bunların tam ayarında olması çok zor. Ama bizim sinyallerin tam ayarında olduğunu, bizim simülasyonun ultra HD olduğunu nereden biliyoruz? Belki gerçek insanlık tecrübesi çok daha farklı bir şeydi, fakat uzaylıların elinden ancak bu geliyor).

***

Problem of Evil.jpg

Bu korkunç yalnızlık senaryolarının rahatlatıcı bir yanı da var: Kötülük Problemi'ni kısmen çözmüş oluyorlar (merak edenler için).

Bizimkisi dışında hiçbir acının olmadığını düşünün. Sadece insanlardan da bahsetmiyorum, sonuçta insanlık bu potansiyel acı pastasının ufacık bir dilimini oluşturuyor. Gezegenin tarihi boyunca yaşanan onca ölüm, açlık, tecavüz, hastalık, korku, üzüntü aslında hiçbir canlı tarafından hissedilmedi. Yani simüle bile edilmediler (bir yapay zeka tarafından da hissedilmediler, öyle olsa o da işkence olurdu), sadece bizim perspektifimizden "-mış" gibi yapıldı. 

Bu demektir ki "Tanrımız" iyiliksever. En azından çok zalim değil, sadece bize işkence ediyor, mesela annemizin kanser olup öldüğünü düşündürerek. Simülasyon-içi alternatiflerinden iyidir. Eğer bunu bir şeyler öğrenmek için yapıyorsa, bu kabul edilebilir miktarda bir acı. Kanser araştırmasında deney farelerini aç bırakmamız gibi.

Peki ya bu Tanrılar sadece gerçekliğimizi değil, bilincimizi de simüle edecek kadar güçlülerse? Veya günün birinde biz öyle bir Tanrı olabilirsek?

***

Gelecek bölüme önden çalışıp gelmek isteyen inekler için, şu üç genel senaryoyu şimdiden vereyim:

  1. Ya insanlık hiçbir zaman simülasyon yaratacak seviyeye gelemeyecek, güçsüz Tanrılar olacağız.
  2. Ya simülasyon yapmakla ilgilenmeyecek, gücünü kullanmayan Tanrılar olacağız.
  3. Ya da neredeyse kesin olarak bir simülasyonuz. Kavanoz yok, beyin yok, sadece bilincimiz var. Tanrımız da kim bilir nerede?

2018'in ilk günlerinde devamı gelecek. Mutlu yıllar.

Simülasyon Teorisi 7 - Bilgisayardaki Beyin

Simülasyon Teorisi 7 - Bilgisayardaki Beyin

Simülasyon Teorisi 5 - Baudrillard'ın Simülakrası ve Matrix

Simülasyon Teorisi 5 - Baudrillard'ın Simülakrası ve Matrix