Simülasyon Teorisi 2 - Felsefeler, Dinler ve Rüyalar

Simülasyon Teorisi 2 - Felsefeler, Dinler ve Rüyalar

Previously on Fularsız Entellik...

-Bu adadan kaçmalıyız Jack, duman canavarı hepimizi yiyecek.

-Yav canavar manavar hikaye Kate. Sümerlerden beri süregelen hikaye kalıpları bunlar. Kültürel ve biyolojik seviyede sanal gerçeklikler yaratıyorlar. Bunun evrimsel avantajları yüzünden de hepimiz hikayelerle düşünmeye programlıyız.

-Adadaki tek doktor olmasaydın ilk fırsatta seni vururdum.

***

Bu bölümde, hikayelerin oluşturduğu yalan dünyalardan, "dünyanın yalan olması" hakkındaki felsefelere geçiyoruz. İnsan bilinci ile gerçeklik arasındaki ilişki, alt tarafı felsefe tarihinin %90'ını oluşturduğundan, işimiz pek zor değil.

Geçiş noktamız için en uygun isim Platon; hem o meşhur idealar kuramı yüzünden, hem de derdini hikayeler ve diyaloglar yoluyla anlatabilmesi yüzünden. Daha sonra kısa bir Hindistan, Arabistan, Avrupa ve Çin turuna çıkıp döneceğiz.

 

İdealar ve Object Oriented Programming

Allah aşkına önce vikipedi'deki idealar kuramı tanımına bakın:

"İdealar kuramı her ne kadar da en genel anlamda zihinde oluşan ve belirli anlayış formlarına dönüşen, bugün 'duyumsanamaz' görüşünü koruyan algılamalar dizisi olsa da idealar daha çok basitçe, yaşantımızın, bellekteki akışının kendimiz tarafından ve tarafımızdan olmayan bir dizi denetim mekanizmalarının oluşturduğu bir çeşit sayısal kolajlar dizisidir; bir başka deyişle;..." 

(cümle devam ediyor, ben 10 dakika nefes molasına çıkıyorum)

"... zihin, belleğe kaydolan verileri saklar ve biz bellek bölümünün gücüne ve seçiciliğine bağlı kalarak istencimiz veya beklentilerimiz ekseninde kimi veriler - yeni benzer veya olmayan bilgiler - oluştururuz. Zihinde doğan bu yeni bilgi bütünü, sonrasında dış dünya (nesneler dünyası) ile tutarlılıklarını ilişkilendirir. Ortaya çıkan bu düşünsel bütün, fiziksel ortam ile - zaman, onun içindeki gerçeklik, görelilik ve en önemlisi belleği ikna ediciliği ki bu, aynı zamanda fiziksel olana aykırı gelmemesi anlamı taşır - kendisini söz konusu gerçeklikte benimseten yeni bakış açısına verilen kuramın 'soyut' sistemlenen bilgiler dizisidir."

***

Doktor bu ne? İnsan okuyacak bunları insan. İngilizce öğrenin ki bunlara mahkum kalmayın. Platon'un kendisi bile böyle işkence çektirmiyor, basit analojiler kullanıyor Republic eserinde. Yalnız, alkolün bana verdiği yetkiyle onların sırasını ve içeriğini biraz değiştireceğim:

Etrafımızda bir sürü nesne var, mesela güzel kadınlar ve cesur erkekler…Dur bu çok cinsiyetçi oldu. Etrafımızda güzel ve cesur kadınlar, ve mal erkekler var. Ama mal ile mallık, cesur biri ile cesaret aynı şeyler değil. Programlama diliyle konuşursak, her güzel kadın birer object ise (yine cinsiyetçi oldu), güzellik bir class'tır. Objeler birbirinden biraz farklıdır, zamanla değişir ve yokolurlar ama class sabittir, güzellik ideasının kalıcı olması gibi.

Platon bu ideaların aklımıza nereden geldiklerini sorgular. Sonuçta etrafımızda kusursuz güzellik veya cesaret yok. O, ideaların gerçekten varolduklarını ve nesnelerden önce geldiklerini düşünüyordu. Öğrencisi Aristo ile arasındaki büyük ayrım da burada. Zira Aristo'ya göre "daha class'ını tanımlamadan, bir objecti nasıl instantiate edeceksin kardeşim!" (Metafizik ve Java, VII, Boğaziçi Yayınları)

Raphael'in tablosunda, ihtiyar Platon "yükselelim hacı" işareti yaparken, öğrencisi Aristo "sakin, etraf sivil kaynıyor" diyor.

Raphael'in tablosunda, ihtiyar Platon "yükselelim hacı" işareti yaparken, öğrencisi Aristo "sakin, etraf sivil kaynıyor" diyor.


Platon'un felsefe çizgisine sonradan akılcılık denmesinin, Aristo'nunkine de deneycilik denmesinin sebebi burada yatıyor: Eğer idealar objelerden önce varolabiliyorlarsa, onların dünyasına ancak akılla ve felsefe eğitimiyle ulaşabiliriz, gözlemle ve deneyle değil. 

Ama dikkat edin, akılcılık teriminin anlamı kaydı artık. Günlük kullanımda aydınlanma, sekülerizm, kritik düşünce gibi kavramlarla karışmış bir dünya görüşünü anlatıyor daha ziyade.

İneklere ekstra not: İdealar kuramı yüzünden, bunları idealizm ile karıştırmak da mümkün. Boş yere "Platon idealist midir, realist mi" tartışmalarına girmeyin, çünkü tanımlar çok değişken. Kant da bir idealistti, "bilincin dışında bir gerçeklik yoktur" diyen de. Platon'un o taraklarda bezi yok. Oturduğumuz sandalyelerin ve kusursuz güzellik ideasının, biz olmasak da varolacağına inanıyor.

The Truman Show’a benziyor Platon’un dünyası. Aşk meşk nefret dahil her şey, gerçek halinin ucuz bir taklidi sadece. Fakat film seti (simülasyon) yalan değil. Truman orayı terkettikten ve şov bittikten sonra da varolmaya devam edecek, yani bilince bağımlı da değil.

The Truman Show’a benziyor Platon’un dünyası. Aşk meşk nefret dahil her şey, gerçek halinin ucuz bir taklidi sadece. Fakat film seti (simülasyon) yalan değil. Truman orayı terkettikten ve şov bittikten sonra da varolmaya devam edecek, yani bilince bağımlı da değil.

 

Direk, Güneş, Mağara

Platon, algıladıklarını ve ideaları bir hiyerarşiye oturtur. Burada kullandığı çizgi örneğini, sokak lambası ile değiştireyim. Lambanın direğine çentikler atarak dört bölüme ayırdığınızı düşünün: 

  1. En altta fiziksel dünyanın tasvirleri var. (örnek: insan heykeli)
     
  2. Onun üstünde asıl objeler bulunuyor. (insanın kendisi)
     
  3. Duyularımızın ötesindeki kısım matematiksel kavramlarla başlıyor. (heykelin oranları, insan yüzünün ovalliği)
     
  4. En üstte ise daha derin kavramlar bulunuyor. (güzel heykeller görsem de güzelliğin kendisini göremem, onu ancak kavrayabilirim).
Akademisinin girişine "geometri bilmeyen girmesin" diye yazmasının nedeni şimdi daha iyi anlaşılıyordur. 3. seviyeye gelmiş, yani soyut düşünebilen insanları eğitebileceğini, kalanının zaman kaybı olacağını düşünmüş muhtemelen.

Akademisinin girişine "geometri bilmeyen girmesin" diye yazmasının nedeni şimdi daha iyi anlaşılıyordur. 3. seviyeye gelmiş, yani soyut düşünebilen insanları eğitebileceğini, kalanının zaman kaybı olacağını düşünmüş muhtemelen.


Peki niye sokak lambası dedim? Çünkü en tepedeki lamba direği aydınlatıyor. Nasıl ki ışık olmadan gözümüz iyi göremez, o lambanın temsil ettiği şey olmadan da diğer ideaları iyi anlayamayız. İşte bu şeye Good der ve en tepeye yerleştirir. (Günlük kullanımdaki gibi "iyilik" demek değil bu. Hatta ne olduğu öyle kelimelerle anlatılacak gibi değil, yaşamak lazım).

Good, sadece diğer ideaları aydınlatmaz, tıpkı Güneş ışığı gibi onları yeşertir de. Bu yüzden her türlü bilgiden daha üstündür, diğer tüm idealar ondan türerler ("Class" isimli class gibi düşünsek çok mu saçmalamış oluruz. Aranızda Java bilen bir filozof varsa yardımcı olsun).

Felsefenin Öyküsü'nde ayrıntıyla bahsetmiştim, Platon'un bir Tanrısı varsa o da bu olmalı. Felsefe eğitiminin ana amacı Good'u anlamaktır.
 

Plato-Divided-Line.gif

 

İşin Simülasyon Teorisi'ne iyice yaklaştığı kısım, bu analojilerin hemen ardından gelen meşhur Mağara Alegorisi

Hepimiz bir mağaradayız. Çoğunluk sadece duvarlara baktığından, o duvarlara düşen iki boyutlu gölgeleri gerçeklik sanar. Ancak aklına kullananlar, bunların birer yansıma olduklarını anlarlar. Filozofsa mağaranın dışını, içindekilere anlatmaya çalışan ve dalga geçilen trajik bir figürdür.

***

Bu alegoriyi, günümüze bir sosyal eleştiri olarak kullanmak da mümkün. Mağara duvarlarına değil de ekranlara bakıyoruz artık. Hayır, "dışarı çıkıp top oynayın" demeyeceğim; bahsettiğim şey, o ekranları kontrol edenlerin dünyasını görememek.

Çoğunluk bu kontrolü bir "kabal" şeklinde hayal ediyor (canavarlı hikayelerin popülerliğini hatırlayın), beni asıl korkutansa bilinçsiz algoritmalar. Hangi malı alacağımı, hangi filmi beğeneceğimi, hangi haber manşetini paylaşıp, hangisine iki dakikalık nefret ile bağıracağımı benden daha iyi bilen algoritmalarla doldu her yer. Onları göremiyorum, onlara dokunamıyorum ama hayatıma yansımaları gayet gerçek. İşin acayip tarafı, onları tasarlayan mühendislerin bile anlayamayacağı karmaşıklıktalar. Mağaranın dışındaki sonsuz düzlükte koşturan ve gölgeleri bize yansıyan kovboysuz atlar gibiler.

cave-modern.jpg

 

Hint Felsefeleri

Mağara alegorisini okuyan biri, Plato'yu, yanlışlıkla Yunanistan'da doğmuş bir Buddha olarak görebilir, epey benzerlik var. Buddha'nın bir ağaç altına oturup Nirvana'ya ulaşmasını, Platon'un mecazi mağarasında otururken, duvardaki gölgelerden kafasını çevirip, dışarıyı görmesine benzetiyorum. Tam Nirvana'ya ulaşacakken "geri çekip", kalan insanlara yardımcı olmaya çalışan Bodhisattvalar da, mağaradan çıkıp gitmek yerine dışarısını millete anlatan filozoflar gibiler. 

Dahası, Dünya’nın göründüğü gibi olmadığı fikri de Hint felsefelerinin temelinde bulunuyor Maya kavramı aracılığıyla. (“Felsefeler” diyorum, çünkü Budizmi, özellikle de Hinduizmi, yekpare bir din gibi düşünmemek lazım, merkezi otoriteleri ve ortak kutsal kitapları yok bunların).

Maya, Dünya’nın bir illüzyon olduğunu söyler fakat bunu bilgisayar simülasyonu gibi düşünmek yerine, bir kamuflaj olarak düşünmek daha doğru: Dünya gerçektir ama gerçek doğasını bizden gizler. İnsan da isteklere, güdülere, korkulara esir kaldıkça, bu sır perdesini kaldıramaz.

***

Bu ilişkiyi anlatan kısa bir hikaye var: 

Keşişin biri hava kararmadan evine dönmeye çalışmaktadır. Ormanın içinde uzayıp giden patika koştururken, gözüne uzun, ince bir şey ilişir ama tam seçemez. Biraz yaklaşınca irkilir: Dev bir yılan! Ne yazık ki eve giden tek yol budur ve hava iyice kararmakta olduğundan keşişin beklemeye zamanı yoktur. Paniklemeye başlar. Soluklanınca kendine derme çatma bir meşale hazırlar ve korkuyla yılana doğru yaklaşır. Meşalenin ışığında, "yılan" bir halata dönüşmüştür. Keşişin, keşişce "hay Allah canını almasın" der, kendi kendine yarattığı bu illuzyona gülerek yoluna koyulur.

Kıssadan hisse: Duyularımız bizi yanıltıyor ama biraz aydınlanmayla, cehaletimizden ve korkularımızdan kurtulur, bunların birer illüzyon olduğunu anlayabiliriz.

70'ler veya 80'ler bebesiyseniz, They Live filmini hatırlarsınız: Özel bir güneş gözlüğünü takanlar, bildikleri tüketim toplumunun ötesine geçip, nasıl kandırıldıklarını görüyorlardı. Maya kavramı buna benziyor. Filmin tamamı Youtube’da. Sarhoşken izleyin, korkunçlu uzaylılar var.

70'ler veya 80'ler bebesiyseniz, They Live filmini hatırlarsınız: Özel bir güneş gözlüğünü takanlar, bildikleri tüketim toplumunun ötesine geçip, nasıl kandırıldıklarını görüyorlardı. Maya kavramı buna benziyor. Filmin tamamı Youtube’da. Sarhoşken izleyin, korkunçlu uzaylılar var.


Fakat yılan hikayesinin daha da derin bir manası var: Sadece korkularımız değil, ipi görünce duyduğumuz sevinç de bizi köreltiyor. Çünkü onun da altında, halatın benden ayrı bir şey olduğu önkabulü var. İllüzyonların en büyüğü işte bu benlik duygusu. Yılandan, halatta, ormandan ayrı, "ben" diye bir şey yok. (Bu “birlik” fikri bir sürü mistik inanışta ve New Age dininde mevcut)

8.yy'da Hinduizmi epey toparlayan Sankara'ya göre, Hinduizm ile Budizm farkı da burada gizli: Budist Nirvana'sı benliğin olmadığının farkedilmesi iken, Hindu Moksha'sı benliğin kalan her şeyle bağlantılı olduğunun farkedilmesidir. Yani gördüğümüz şeylerin ardındaki yaratıcı ruh, evrenin asıl özüdür ve her yerdedir.

Sankara'ya atfedilen bir paradoksta bu fikir özetlenmiş:

Evren gerçek değildir.
Brahman gerçektir.
Evren Brahmandır.

Öyle garip bir simülasyon ki bu, ondan çıkıp başka bir boyuta geçmek yerine, sadece bakış açınızı değiştiriyorsunuz ve "her şey olduğunuz" ortaya çıkıyor. Yani simülasyonun altyapısı da sizsiniz aslında, ama kendi yarattığınız illüzyonlarda kaybolmuş, bir sürü parçaya bölümüşsünüz. Şimdi tekrar bir araya geliyorsunuz.

 

Ölüm Korkusu

Bu Dünya’nın yalan olduğu inancı, dinler arasında neden bu kadar yaygın? Başka yönlerden bu kadar farklı olmasalar, Life of Pi’daki “hepsi aynı gerçeğe ayrı bir açıdan bakan pencereler” açıklamasını ciddiye alırdım, tıpkı Bahailer gibi.

Ama belki de şaşılacak bir şey yok, hatta bu benzerlik kaçınılmaz bile olabilir. Zira hangi kültürde olursanız olun, bir sürü garip olay konusunda kimsenin dünyevi bir açıklaması yoktu binlerce yıl boyunca. Rüya konusu bile tek başına insanı şüpheye itmeye yeterli. Hep merak etmişimdir, acaba 20 bin yıl önce yaşayanlar rüyaları birbirlerine nasıl açıklıyorlardı? Deliliği, meteorları, epilepsiyi, deja vu hissini düşünün bir de. Hepsi başka boyutlara açılan kapılardı o insanların gözünde.

“The Barque of Dante”. Delacroix, İlahi Komedya’dan esinlenerek bu tabloyu yapmış. Dante ve ona rehberlik eden şair Virgil, cehennemin dokuz halkasını geziyorlar. Ölüler Şehri arkada yanarken, Styx nehrindeki delirmiş kurbanlar kayığın üstüne çıkmaya çalışıyorlar. O zamanlar insanların çoğu bu tip resimleri sembolik görmüyor, gayet ciddiye alıyordu. Yokoluşun korkunçluğuna kıyasla, korkunç işkencelerle dolu bir ahiret bile daha iyiydi.

“The Barque of Dante”. Delacroix, İlahi Komedya’dan esinlenerek bu tabloyu yapmış. Dante ve ona rehberlik eden şair Virgil, cehennemin dokuz halkasını geziyorlar. Ölüler Şehri arkada yanarken, Styx nehrindeki delirmiş kurbanlar kayığın üstüne çıkmaya çalışıyorlar. O zamanlar insanların çoğu bu tip resimleri sembolik görmüyor, gayet ciddiye alıyordu. Yokoluşun korkunçluğuna kıyasla, korkunç işkencelerle dolu bir ahiret bile daha iyiydi.

***

Ama asıl faktör ölüm korkusu olmalı. Bu korkuyu yenmek için, mutlak bir yokoluş dışındaki “alternatif sonlara” inanmak zorunda insan. Bizim milenyumun ölüleri ahirete gidiyor, 2000 sene önceki Yunan ölüleri Hades’e, onlardan 2000 sene önce ölen Sümerliler ise Kur’a. Hint dinlerinde zaten reenkarnasyon var, dönüp dönüp dolaşıyorlar. Maşallah, yerinde duran yok.

Yaşayanlar, Kur’daki ölüler için yiyecek ve kurban sunmazlarsa, ölüler yeryüzüne çıkarak insanlara rahatsızlık veriyorlardı. Mısırlılar ölen asillerini, pahalı eşyaları ve hizmetkarlarıyla birlikte gömüyorlardı, uyanınca diğer tarafta ihtiyaçları olur diye. (Yani kölelik ömürboyu değil, ebediyendi).

Onları müzelerde inceleyip, ilkel olarak görüyoruz ama biz de çok farklı değiliz. Sadece daha açgözlü olduğumuz için altınları kendimize saklıyor ve hikayemizi buna uyduruyoruz:

 

Hakettiğin her şeyi gani gani ahirette alacaksın. Buradan mal götürmeye gerek yok, fabrikası orada zaten. Hizmetçiler ve bakireler dahil.

 


İslam Simülasyonu

Allah'ın ilk emri "oku" olabilir ama en önemli emri "anlat"tı. Ortada okunacak tek bir sayfa yokken, ağızdan ağıza yayılan hikayeler vardı ve bu hikayeler, ölüm korkusu ile yalan dünya fikrini, simülasyon potasında erittiler. Nasıl mı? İslam'a bir bilgisayarcı gözünden bakalım:

  • Bu Dünya geçici bir test alanı. Boot-up sonrası (doğum), avatarımızla (beden) bu simülasyona giriyoruz. Programımız bittiğinde (ölüm) bellekte bir yere yazılıyoruz (kabir). Başkalarının programı belki birkaç CPU cycle daha sürüyor, eninde sonunda simülasyon tamamen bitiyor (kıyamet) ve her programın log dosyaları açılıp okunuyor (mahşer günü).
     
  • Fakat kaynak kodumuz (ruh ve bilinç) simülasyonun bitişiyle beraber yokolmuyor. Biz simülasyondan önce kodlanmıştık ve şimdi, log dosyalarımızdaki performans metriklerine göre, başka bir işletim sistemine kurulacağız (ahiret). 
     
  • Bu yeni işletim sistemlerimizde runtime sıfır (zamansız), bellek sonsuz (mekansız). Sadece mutluluk veya acı var. Mutluluk dediğimiz şey, programcımızla (Tanrı) yanyana bulunabilmek, onun kaynak kodunu görebilmek. Acı ise, hayal edilebilecek en feci virüsle (Şeytan) aynı sistemi paylaşmak.

 

Dini Liberalizm

 

İnsan, sadece ölümün değil, doğanın bize koyduğu tüm sınırların ötesine geçmek istiyor: Açlık, bitmeyen ihtiyaçlar, anlamsızlık… Kültürüne bağlı olarak tekamül etmek, boyut atlamak, mağaradan çıkmak, atıyla göğe yükselmek, Nirvana’ya ulaşmak, cennetten arsa almak istiyor.

Bunların hepsi bir özgürleşme mücadelesi aslında. Ama bu bireysel özgürleşmeyi, sosyal bir kontrol düzeni çerçevesinde aramak zorundayız. Çünkü bu düzeni sağlayan organize dinler her topluma hakimler. Bir yandan bedenimizi kontrol ederken, bir yandan da bu hayatın bir nevi simülasyon olduğunu ve uyanışın, yani özgürleşmenin kendilerinden geçtiğini öğütlüyorlar. Bu açıdan organize dinler, liberalizmin Upside Down'daki hali gibiler. (Taze taze Stranger Things'i bitirdim, başka örnek vermem mümkün değil).

Cüzi bir miktar karşılığında, günahlarınızın bağışlandığına dair resmi belge. Cennetten arsa almak gibi şeyler saçma olsalar da, temelde yatan güdü hemen her kültürde aynı.

Cüzi bir miktar karşılığında, günahlarınızın bağışlandığına dair resmi belge. Cennetten arsa almak gibi şeyler saçma olsalar da, temelde yatan güdü hemen her kültürde aynı.


Düşünüyorum Öyleyse Simülasyondayım

Tarihin en başarılı organize dini olan Hrıstiyanlık, tahmin edeceğiniz gibi, Platon’un akılcılığını ve idealar kuramını uyarlamak için epey çaba sarfetti. En yüksek idea olan Good, Tanrı’ya uyuyordu. Duyuların ötesine akılla ulaşma fikri de içgörü, vahiy gibi kavramlara eşti. Pisagor’dan kalan matematik takıntısı gibi kısımları da kesip attılar.

Platon’dan beri en kayda değer akılcı olan Descartes, neredeyse 2000 sene sonra felsefenin en meşhur sloganıyla sahneye çıktığında, amacı hala Tanrı’nın varlığını kanıtlamaktı ve kullandığı örnek de bir şeytandı. Hrıstiyanlığın etkisi bu kadar baskın olmuş.

Ama Descartes’ın şeytanı (evil demon), özel bir şeytandı. Bu kısmı çoğumuz biliyoruz sanırım:

"Ya tüm gördüklerim ve bildiklerim, şeytani bir varlığın benim için yarattığı yalanlar ise? Vücudumun varlığından bile emin olamam. Bir tek varolduğumdan emin olabilirim çünkü en azından bunları düşünüyorum, en azından şüphe ediyorum."

Çoğunuzun bilmediği kısımsa, Descartes'ın bu şeytan argümanına ihtiyacı olmadığıydı. Zira öncesinde, iki tane daha düşünce deneyi yapmıştı...

 

Yalancı Tanrı 

İlk deneyinin başrolünde bir kötü niyetli bir Tanrı var (deceiving God). Sadece duyularımızı değil, mantığımızı dahi değiştirebilecek ve 2+2'yi 5 ettirecek güçte bir varlık. Bir başka deyişle, kusursuz yazılmış bir simülasyon.

Bertrand Russell’ın 5 dakika hipotezi de böyle bir Tanrı’yı varsayar: “Evren hakkında ne bildiğinizi düşünürseniz düşünün, her şey sadece 5 dakika önce bu haliyle yaratılmış olabilir.”

Bu, aşılması imkansız bir şüphe duvarı. Evrim Teorisi yerine Adem ve Havva hikayesine mi inanmak istiyorsunuz? Fosil kanıtlarını çürütmek yerine, Allah’ın onları o şekilde yarattığına inanabilirsiniz, kimse de paşa gönlünüzün keyfine bir şey diyemez. Yani ben derim de, dediğimle kalırım. Belki ben de bu yazının tam orta yerinde yaratıldım.

Bu hipotez, Tanrı’nın yahut herhangi bir omnipotent gücün (uçan spagetti canavarı, aşırı gelişmiş uzaylılar, vb) yokluğunun kanıtlanamayacağını gösteriyor. Bu kadar kusursuz bir simülasyonun içinden, dışarısı hakkında bir yorum yürütemeyiz.

***

Fakat madalyonun öteki yüzü de var: Kutsal kitaplar yahut mucizeler de böyle bir yalancının ürünleri olabilirler. Belki Evrim Teorisi doğru, Adem ve Havva hikayesi Tanrı’nın bir yalanı. Onları geç, Tanrı’ya iman duygunuz dahi böyle bir yalan olabilir.

Tektanrıcılığın işleyebilmesi için, Tanrı’nın dürüstlüğünü varsaymak şart. Bu tanım itibariyle bir dogma. Kitabında “tabii ki dürüstüm, aşkolsun size hiç yalan söyler miyim” diyen bir Tanrı da bizi kandırıyor olabileceği için, bu dogmaya inanmak zorunlu. Descartes da muhtemelen bu yüzden yalancı Tanrı karakterini, ilerleyen bölümlerde şeytan ile değiştirdi.

Hafıza, rüya ve gerçeklik arasındaki kaygan zemin, Total Recall’un ana konusuydu. Bence Arnold filmleri arasındaki en iyi senaryo bunda ve kitabından da iyi (We Can Remember For You Wholesale). Arnold acaba, sipariş ettiği ajanlı, aksiyonlu, alevli malevli tatil simülasyonunu yaşayan bir işçi miydi, yoksa gezegenlerarası bir komplo sonucu hafızasını kaybedip işçi olduğunu sanan bir ajan mıydı?

Hafıza, rüya ve gerçeklik arasındaki kaygan zemin, Total Recall’un ana konusuydu. Bence Arnold filmleri arasındaki en iyi senaryo bunda ve kitabından da iyi (We Can Remember For You Wholesale). Arnold acaba, sipariş ettiği ajanlı, aksiyonlu, alevli malevli tatil simülasyonunu yaşayan bir işçi miydi, yoksa gezegenlerarası bir komplo sonucu hafızasını kaybedip işçi olduğunu sanan bir ajan mıydı?

 

Kelebeğin Rüyası

"Hayat bir uykudur, 
Ölünce uyanır insan. 
Sen erken davran,
Ölmeden önce uyan." 
-Mevlana

Descartes’ın ikinci argümanı, bir düşünce deneyinin ötesinde, gerçekten de hepimizin yaşadığı bir simülasyondu: Rüyalar.

Rüyaların varlığı, duyularımıza ve kısmen de aklımıza güvenmemek için yeterli sebepti Descartes için. Çünkü ne kadar saçma bir rüya görürse görsün, rüyanın içindeyken bunu farkedemiyordu.

Onun sahip olmadığı beyin taramalarından biliyoruz ki, rüya sırasında beynin bazı bölümleri kapanıyor. Mesela yüz tanımayı beceremediğimiz için, yabancılarla kırk yıllık dostmuşuz gibi takılıyoruz. Hafızamız değişik çalıştığı için, zaman mekan tutarsızlıklarını farkedemiyoruz. İstisnai durumlarda bu devreler çalışmaya başlayınca lucid dreaming oluyor, yani rüya içinde uyanıyoruz. (Bunu tetiklemenin yolları var ama sürekli yapmak sağlıklı değil, biraz denemiş olduğumdan biliyorum).

Sonuç olara, “gece modu” %99 oranında düzgün çalışan bir simülatör taşıyoruz kafamızda.

***

"Eğer rüyalarımızın farkında değilsek, şu anda da farkında olmadığımız başka bir rüyada olabilir miyiz?" 

Felsefenin ne kadar devi varsa, Descartes'ın bu sorusu hakkında bir ara kafa patlatmış. Mesela Wittgenstein "Rüya görüyorum demek anlamsızdır" der, çünkü o cümle ve anlamı da rüyanın bir parçasıdır.

Biz ise zamanda geriye dönüp, Platon'un çağdaşı olan Çinli filozof Zhuangzi'nin bir rüyası ile bu bölümü noktalayacağız:

"Zhuangzi rüyasında bir kelebek olduğunu görür. Mutlu bir şekilde kanatlarını çırpar oradan oraya, aslen Zhuangzi olduğunu farketmeden. Bir anda rüyadan uyanır. Fakat kim olduğundan emin değildir. Acaba daha iki saniye önce rüyasında kelebek olduğunu görmüş olan Zhuangzi midir, yoksa Zhuangzi olduğunu rüyasında gören bir kelebek mi?"

Zhuangzi ve kelebekler. Burada "recursive" bir durum var: Kelebeğin rüyası olabileceğimiz gibi, Zhuangzi'yi rüyasında gören bir kelebeği rüyasında göre bir başka yaratık da olabiliriz. Bu böyle uzar gider.

Zhuangzi ve kelebekler. Burada "recursive" bir durum var: Kelebeğin rüyası olabileceğimiz gibi, Zhuangzi'yi rüyasında gören bir kelebeği rüyasında göre bir başka yaratık da olabiliriz. Bu böyle uzar gider.

 

(Üçüncü bölümde Matrix ve Baudrillard konuşacağız. Haftasonundan önce yetiştirmeye çalışacağıma Şaolin rahibi sözü veriyorum)

Simülasyon Teorisi 3 - Kuantum Harikalar Diyarı

Simülasyon Teorisi 3 - Kuantum Harikalar Diyarı

Simülasyon Teorisi 1 - Öyküler

Simülasyon Teorisi 1 - Öyküler