Simülasyon Teorisi 2 - Antik Felsefede ve Dinlerde "Yalan Dünya" İnancı

Simülasyon Teorisi 2 - Antik Felsefede ve Dinlerde "Yalan Dünya" İnancı

Previously on Lost...

-Bu adadan kaçmalıyız Jack, duman canavarı hepimizi yiyecek.

-Yav canavar manavar hikaye Kate. Sümerlerden beri süregelen hikaye kalıpları bunlar. Kültürel ve biyolojik seviyede sanal gerçeklikler yaratıyorlar. Bunun evrimsel avantajları yüzünden de hepimiz hikayelerle düşünmeye programlıyız.

-Adadaki tek doktor olmasaydın çoktan seni vurmuştum.

***

Hikayelerin yalan dünyasından, "dünyanın yalan olması" hakkındaki hikayelere geçiyoruz. 

Bu geçiş noktası için en uygun isim Platon. Hem o meşhur idealar kuramı yüzünden, hem de derdini hikayeler ve diyaloglar yoluyla anlatabilmesi yüzünden. Daha sonra da kısa bir Hindistan, Arabistan, Avrupa ve Çin turuna çıkacağız.


Serinin Tüm Bölümleri

  1. Öykücü Hayvan
  2. Antik Felsefede ve Dinlerde "Yalan Dünya" İnancı
  3. Kant, Algı ve Kuantum Harikalar Diyarı
  4. Bilimkurgu Tarihi
  5. Baudrillard'ın Simülakrası ve Matrix
  6. Putnam ve Kavanozdaki Beyin
  7. Bostrom ve Bilgisayardaki Beyin  (7.5: Fermi Paradoksu: Herkes Nerede?)
  8. Ahlaksızlık
  9. Bilimsel Kanıtlar
  10. Anlamsızlık
  Raphael'in tablosunda, ihtiyar Platon "yükselelim hacı" işareti yaparken, öğrencisi Aristo "sakin, etraf sivil kaynıyor" diyor.

Raphael'in tablosunda, ihtiyar Platon "yükselelim hacı" işareti yaparken, öğrencisi Aristo "sakin, etraf sivil kaynıyor" diyor.

 

İdealar ve Object Oriented Programming

Allah aşkına önce Vikipedi'deki şu tanıma bakın:

"İdealar kuramı her ne kadar da en genel anlamda zihinde oluşan ve belirli anlayış formlarına dönüşen, bugün 'duyumsanamaz' görüşünü koruyan algılamalar dizisi olsa da idealar daha çok basitçe, yaşantımızın, bellekteki akışının kendimiz tarafından ve tarafımızdan olmayan bir dizi denetim mekanizmalarının oluşturduğu bir çeşit sayısal kolajlar dizisidir; bir başka deyişle;..." 

(cümle devam ediyor, ben 10 dakika nefes molasına çıkıyorum)

"... zihin, belleğe kaydolan verileri saklar ve biz bellek bölümünün gücüne ve seçiciliğine bağlı kalarak istencimiz veya beklentilerimiz ekseninde kimi veriler - yeni benzer veya olmayan bilgiler - oluştururuz. Zihinde doğan bu yeni bilgi bütünü, sonrasında dış dünya (nesneler dünyası) ile tutarlılıklarını ilişkilendirir. Ortaya çıkan bu düşünsel bütün, fiziksel ortam ile - zaman, onun içindeki gerçeklik, görelilik ve en önemlisi belleği ikna ediciliği ki bu, aynı zamanda fiziksel olana aykırı gelmemesi anlamı taşır - kendisini söz konusu gerçeklikte benimseten yeni bakış açısına verilen kuramın 'soyut' sistemlenen bilgiler dizisidir."

***

Doktor bu ne? İnsan okuyacak bunları insan. Hep diyorum, İngilizce öğrenin ki bunlara mahkum kalmayın. Platon'un kendisi bile böyle işkence çektirmiyor, basit analojiler kullanıyor Republic eserinde. Yalnız, alkolün bana verdiği yetkiyle onların sırasını ve içeriğini biraz değiştireceğim:

  "Dog" class'ı, belli özellikler ve eylemlerle (fonksiyonlar) tanımlanıyor. Bu özelliklere göre tek tek oluşturulan köpekler birer "object" oluyorlar.

"Dog" class'ı, belli özellikler ve eylemlerle (fonksiyonlar) tanımlanıyor. Bu özelliklere göre tek tek oluşturulan köpekler birer "object" oluyorlar.

Etrafınızda bir sürü nesne görüyorsunuz. Mesela güzel kadınlar ve cesur erkekler…Dur bu çok cinsiyetçi oldu. Etrafımızda güzel ve cesur kadınlar, ve mal erkekler var. Ama güzel ile güzellik, cesur ile cesaret farklı şeyler. Programlama diliyle konuşursak, her güzel kadın birer object ise (yine cinsiyetçi oldu), güzellik bir class'tır. Objeler zamanla değişir ve yokolurlar ama class sabittir, tıpkı güzellik ideasının kalıcı olması gibi.

Platon bu ideaların aklımıza nereden geldiklerini sorgular. Sonuçta etrafımızda kusursuz güzellik veya cesaret yok. Nasıl akıl ettik o zaman bu kavramları?

Bu sebeple, Platon'a göre bu idealar gerçekten varlar ve nesnelerden önce geliyorlar. Bir şekilde bu saf gerçekliğe ulaşıyor olmalıyız. Öğrencisi Aristo ile arasındaki büyük ayrım da bu noktada. Kaç defa Aristo'ya dönüp "daha class'ını tanımlamadan, bir objecti nasıl instantiate edeceksin kardeşim!" diye bağırdığını bir ben bilirim, bir de Zeus.

 

İzm'ler Hakkında Bir Not 

Platon'un felsefe çizgisine sonradan akılcılık denmesinin, Aristo'nunkine de deneycilik denmesinin sebebi bu ayrımda yatıyor: Eğer idealar objelerden önce varolabiliyorlarsa, onların dünyasına ancak akılla ve felsefe eğitimiyle ulaşabiliriz, gözlemle ve deneyle değil. Çünkü gözleyerek ancak kusurlu nesnelere erişebiliyoruz.

Ama dikkat edin, akılcılık teriminin anlamı epey kaydı. Artık günlük kullanımda aydınlanma, sekülerizm, kritik düşünce gibi kavramlarla karışmış bir dünya görüşünü anlatıyor.

İdealar kuramını da idealizm ile karıştırmak olası. Boş yere "Platon idealist midir, realist mi" tartışmalarına girmeyin, çünkü bu tanımlar çok değişken. Mesela Kant da bir idealistti, "bilincin dışında hiç bir nesnel gerçeklik yoktur" diyenler de. Platon'un o taraklarda bezi yok. Oturduğumuz sandalyelerin veya kusursuz güzellik ideasının, biz olmasak da varolacaklarına inanıyor.

   The Truman Show ’a benziyor Platon’un dünyası. Aşk meşk nefret dahil her şey, gerçek halinin ucuz bir taklidi sadece. Fakat film seti (simülasyonun kendisi) yalan değil. Truman orayı terkettikten ve şov bittikten sonra da varolmaya devam edecek o film seti. İdealizmde ise, film setinin varlığı, onu algılayan bir bilince bağlıdır.

The Truman Show’a benziyor Platon’un dünyası. Aşk meşk nefret dahil her şey, gerçek halinin ucuz bir taklidi sadece. Fakat film seti (simülasyonun kendisi) yalan değil. Truman orayı terkettikten ve şov bittikten sonra da varolmaya devam edecek o film seti. İdealizmde ise, film setinin varlığı, onu algılayan bir bilince bağlıdır.

 

Direk, Güneş, Mağara

Platon, algılarını ve ideaları bir hiyerarşiye oturtur. Kullandığı çizgi örneğini, sokak lambası ile değiştireyim. Sokak lambanın direğine çentikler atarak dört bölüme ayırdığınızı düşünün: 

  1. En altta fiziksel dünyanın tasvirleri var. (insan heykeli)
     
  2. Onun üstünde asıl objeler bulunuyor. (insanın kendisi)
     
  3. Duyularımızın ötesindeki kısım matematiksel kavramlarla başlıyor. (heykelin oranları, insan yüzünün ovalliği)
     
  4. En üstte ise daha derin kavramlar bulunuyor. (güzel heykeller görsem de güzelliğin kendisini göremem, onu ancak kavrayabilirim).
  Akademisinin girişine "geometri bilmeyen girmesin" diye yazmasının nedeni şimdi daha iyi anlaşılıyordur. 3. seviyeye gelmiş, yani soyut düşünebilen insanları eğitebileceğini, kalanının zaman kaybı olacağını düşünmüş muhtemelen.

Akademisinin girişine "geometri bilmeyen girmesin" diye yazmasının nedeni şimdi daha iyi anlaşılıyordur. 3. seviyeye gelmiş, yani soyut düşünebilen insanları eğitebileceğini, kalanının zaman kaybı olacağını düşünmüş muhtemelen.


Peki niye sokak lambası dedim? Çünkü en tepedeki lamba direği aydınlatıyor. Nasıl ki ışık olmadan gözümüz iyi göremez, o lambanın temsil ettiği şey olmadan da diğer ideaları iyi anlayamayız. İşte bu şeye Good der ve en tepeye yerleştirir. (Günlük kullanımdaki gibi "iyilik" demek değil bu).

Good, sadece diğer ideaları aydınlatmaz, tıpkı Güneş ışığı gibi onları yeşertir de. Bu yüzden her türlü bilgiden daha üstündür, diğer tüm idealar ondan türerler ("Class" isimli class gibi düşünsek çok mu saçmalamış oluruz. Aranızdaki Java bilen filozoflar buna onay verdiler).

Felsefenin Öyküsü'nde ayrıntıyla bahsetmiştim, Platon'un bir Tanrısı varsa o da bu Good olmalı. Felsefe eğitiminin ana amacı onu anlamaktır.
 

***


Mağara Alegorisi

İşin Simülasyon Teorisi'ne iyice yaklaştığı kısım, bu analojilerin hemen ardından gelen meşhur mağara benzetmesi: 

Hepimiz bir mağaradayız. Çoğunluk sadece duvarlara baktığından, o duvarlara düşen iki boyutlu gölgeleri gerçeklik sanar. Ancak aklına kullananlar, bunların birer yansıma olduklarını anlarlar. Filozofsa mağaranın dışını, içindekilere anlatmaya çalışan ve dalga geçilen trajik bir figürdür.

Bu alegoriyi, günümüze bir sosyal eleştiri olarak kullanmak da mümkün. Mağara duvarlarına değil de ekranlara bakıyoruz artık. Hayır, "dışarı çıkıp top oynayın" demeyeceğim; bahsettiğim şey, o ekranları kontrol edenlerin dünyasını görememek.

Çoğunluk bu kontrolü bir "kabal" şeklinde hayal ediyor (canavarlı hikayelerin popülerliğini hatırlayın). Beni asıl korkutansa bilinçsiz algoritmalar. Hangi malı alacağımı, hangi filmi beğeneceğimi, hangi haber manşetini paylaşıp, hangisine iki dakikalık nefret ile bağıracağımı benden daha iyi bilen algoritmalarla doldu her yer. Onları göremiyorum, onlara dokunamıyorum ama hayatıma yansımaları gayet gerçek. İşin acayip tarafı, onları tasarlayan mühendislerin bile anlayamayacağı karmaşıklıktalar. Mağaranın dışındaki sonsuz düzlükte koşturan ve gölgeleri bize yansıyan kovboysuz atlar gibiler.

cave-modern.jpg

 

Hint Felsefeleri

Mağara alegorisini okuyan biri, Platon'u, yanlışlıkla Yunanistan'da doğmuş bir Buddha olarak görebilir. Buddha'nın bir ağaç altına oturup Nirvana'ya ulaşmasını, Platon'un mecazi mağarasında otururken, duvardaki gölgelerden kafasını çevirip dışarıyı görmesine benzetiyorum. Tam Nirvana'ya ulaşacakken "geri çekilip", kalan insanlara yardımcı olmaya çalışan Bodhisattvalar da, mağaradan çıkıp gitmek yerine dışarısını millete anlatan filozoflar gibiler. 

Dahası, Dünya’nın göründüğü gibi olmadığı fikri, Hint felsefelerinin temelindeki Maya kavramıyla anlatılıyor. (“Felsefeler” diyorum, çünkü Budizmi ve özellikle de Hinduizmi, yekpare birer din gibi düşünmemek lazım, merkezi otoriteleri ve ortak kutsal kitapları yok bunların).

Maya, Dünya’nın bir illüzyon olduğunu söyler fakat bunu bilgisayar simülasyonu gibi düşünmek yerine, bir kamuflaj olarak düşünmek daha doğru: Dünya gerçektir ama asıl halini bizden gizler. İnsan isteklere, güdülere, korkulara esir kaldıkça, bu sır perdesini kaldıramaz.

***

Bu ilişkiyi anlatan kısa bir hikaye var: 

Keşişin biri hava kararmadan evine dönmeye çalışmaktadır. Ormanın içinde uzayıp giden patika koştururken, gözüne uzun, ince bir şey ilişir ama tam seçemez. Biraz yaklaşınca irkilir: Dev bir yılan! Ne yazık ki eve giden tek yol budur ve hava iyice kararmakta olduğundan keşişin beklemeye zamanı yoktur. Paniklemeye başlar. Soluklanınca kendine derme çatma bir meşale hazırlar ve korkuyla yılana doğru yaklaşır. Meşalenin ışığında, "yılan" bir halata dönüşmüştür. Keşiş imana gelip "hay Allah canını almasın" der, rahatlar, ve kendi kendine yarattığı bu yanılsamaya gülerek yoluna koyulur.

Kıssadan hisse: Duyularımız bizi yanıltıyor ama biraz aydınlanmayla, cehaletimizden ve korkularımızdan kurtulur, bunların birer illüzyon olduğunu anlayabiliriz.

  70'ler veya 80'ler bebesiyseniz,  They Live  filmini hatırlarsınız: Özel bir güneş gözlüğünü takanlar, bildikleri tüketim toplumunun ötesine geçip, nasıl kandırıldıklarını görüyorlardı. Maya kavramı buna benziyor. Filmin tamamı Youtube’da. Sarhoşken izleyin, korkunçlu uzaylılar var.

70'ler veya 80'ler bebesiyseniz, They Live filmini hatırlarsınız: Özel bir güneş gözlüğünü takanlar, bildikleri tüketim toplumunun ötesine geçip, nasıl kandırıldıklarını görüyorlardı. Maya kavramı buna benziyor. Filmin tamamı Youtube’da. Sarhoşken izleyin, korkunçlu uzaylılar var.

 

İllüzyonların En Büyüğü: Benlik

Fakat yılan hikayesinin daha da derin bir manası var: Sadece korkularımız değil, ipi görünce duyduğumuz sevinç de bizi köreltiyor. Çünkü onun da altında, halatın benden ayrı bir şey olduğu önkabulü var.

İllüzyonların en büyüğü işte bu benlik duygusu. Yılandan, halatta, ormandan ayrı, "ben" diye bir şey yok. Bu “birlik” fikri bir sürü mistik inanışta ve New Age hareketlerinde mevcut.

8.yy'da Hinduizmi epey toparlayan Sankara'ya göre, Hinduizm ile Budizm farkı da burada gizli: Budist Nirvana'sı benliğin olmadığının farkedilmesi iken, Hindu Moksha'sı benliğin kalan her şeyle bağlantılı olduğunun farkedilmesidir. Yani gördüğümüz şeylerin ardındaki yaratıcı ruh, evrenin asıl özüdür ve her yerdedir.

Sankara'ya atfedilen bir paradoksta bu fikir özetlenmiş:

Evren gerçek değildir.
Brahman gerçektir.
Evren Brahmandır.

Öyle garip bir simülasyon ki bu, ondan çıkıp gitmek yerine, sadece bakış açınızı değiştiriyorsunuz ve "aslında her şey olduğunuz" ortaya çıkıyor. Yani simülasyonun altyapısı da sizsiniz ama kendi yarattığınız illüzyonlarda kaybolmuş ve bir sürü parçaya bölümüşsünüz. Şimdi tekrar bir araya geliyorsunuz.

 

Ölüm Korkusu

Bu Dünya’nın yalan olduğu inancı, dinler arasında neden bu kadar yaygın? Başka yönlerden bu kadar farklı olmasalar, Life of Pi’daki “tüm dinler, aynı gerçeğe farklı açılardan bakan pencerelerdir” açıklamasını ciddiye alırdım, tıpkı Bahailer'in yaptığı gibi.

Ama belki de bu "yalan dünya" benzerliğinde şaşılacak bir şey yok. Zira binlerce yıl boyunca, bir sürü garip olay hakkında hiçbir kültürdeki hiçbir insanın dünyevi bir açıklaması yoktu.

Rüya konusu bile tek başına insanı şüpheye itmeye yeterli: Hep merak etmişimdir, acaba 20 bin yıl önce yaşayanlar rüyaları birbirlerine nasıl açıklıyorlardı? Deliliği, meteorları, epilepsiyi, deja vu hissini düşünün bir de. Hepsi başka boyutlara açılan kapılardı o insanların gözünde.

   The Barque of Dante . Delacroix, İlahi Komedya’dan esinlenerek bu tabloyu yapmış. Dante ve ona rehberlik eden şair Virgil, cehennemin dokuz halkasını geziyorlar. Ölüler Şehri arkada yanarken, Styx nehrindeki delirmiş kurbanlar kayığın üstüne çıkmaya çalışıyorlar. O zamanlar insanların çoğu bu tip resimleri sembolik görmüyor, gayet ciddiye alıyordu. Yokoluşun korkunçluğuna kıyasla, korkunç işkencelerle dolu bir ahiret bile daha iyiydi.

The Barque of Dante. Delacroix, İlahi Komedya’dan esinlenerek bu tabloyu yapmış. Dante ve ona rehberlik eden şair Virgil, cehennemin dokuz halkasını geziyorlar. Ölüler Şehri arkada yanarken, Styx nehrindeki delirmiş kurbanlar kayığın üstüne çıkmaya çalışıyorlar. O zamanlar insanların çoğu bu tip resimleri sembolik görmüyor, gayet ciddiye alıyordu. Yokoluşun korkunçluğuna kıyasla, korkunç işkencelerle dolu bir ahiret bile daha iyiydi.

***

Ama asıl faktör ölüm korkusu olmalı. Bu korkuyu yenmek için, mutlak bir yokoluş dışındaki “alternatif sonlara” inanmak zorunda insan. Bizim milenyumun ölüleri ahirete gidiyor, 2000 sene önceki Yunan ölüleri Hades’e, onlardan 2000 sene önce ölen Sümerliler ise Kur’a. Hint dinlerinde zaten reenkarnasyon var, dönüp dönüp dolaşıyorlar. Maşallah, yerinde duran yok.

Sümer'de yaşayanlar, Kur’daki ölüler için yiyecek ve kurban sunmazlarsa, ölüler yeryüzüne çıkarak insanlara rahatsızlık veriyorlardı. Mısırlılar ölen asillerini, pahalı eşyaları ve hizmetkarlarıyla birlikte gömüyorlardı ki, uyanınca diğer tarafta kullanabilsinler. (Yani kölelik ömürboyu değil, ebediyendi).

Onları müzelerde inceleyip, ilkel olarak görüyoruz ama biz de çok farklı değiliz. Sadece daha açgözlü olduğumuz için altınları kendimize saklıyor ve hikayemizi buna uyduruyoruz:

Hakettiğin her şeyi gani gani ahirette alacaksın. Buradan mal götürmeye gerek yok, fabrikası orada zaten. Hizmetçiler ve bakireler dahil.

 


İslam Simülasyonu

İslam'ın katkısı nedir? Allah'ın ilk emri "oku" idi ama en önemli emri "anlat"tı. Zira ortada okunacak tek bir sayfa yokken, ağızdan ağıza yayılan hikayeler vardı. Ve bu hikayeler, ölüm korkusu ile yalan dünya fikirlerini simülasyon potasında erittiler. Nasıl mı? İslam'a bir bilgisayarcı gözünden bakalım:

  • Dünya geçici bir test alanı. Boot-up sonrası (doğum), avatarımızla (beden) bu simülasyona giriyoruz. Programımız bittiğinde (ölüm) bellekte bir yere yazılıyoruz (kabir). Başkalarının programı belki birkaç CPU cycle daha sürüyor, eninde sonunda simülasyon tamamen bitiyor (kıyamet) ve her programın log dosyaları açılıp okunuyor (mahşer günü).
     
  • Fakat kaynak kodumuz (ruh ve bilinç) simülasyonun bitişiyle beraber yokolmuyor. Biz simülasyondan önce kodlanmıştık ve şimdi, log dosyalarımızdaki performans metriklerine göre, başka bir işletim sistemine kurulacağız (ahiret). 
     
  • Bu yeni işletim sistemlerimizde runtime sıfır (zamansız), bellek sonsuz (mekansız). Sadece mutluluk veya acı var. Mutluluk dediğimiz şey, programcımızla (Tanrı) yanyana bulunabilmek, onun kaynak kodunu görebilmek. Acı ise, hayal edilebilecek en feci virüsle (Şeytan) aynı sistemi paylaşmak.

***

Bu benzetmeler bir çok inanış için geçerli. İnsan, aslında sadece ölümün değil, doğanın bize koyduğu tüm sınırların ötesine geçmek istiyor: Açlık, bitmeyen ihtiyaçlar, anlamsızlık… Kültürüne göre bir şekilde tekamül etmek, boyut atlamak, mağaradan çıkmak, atıyla göğe yükselmek, Nirvana’ya ulaşmak, cennetten arsa almak istiyor insan.

Bunların hepsi bir özgürleşme mücadelesi aslında. Ama bu bireysel özgürleşmeyi, sosyal bir kontrol düzeni çerçevesinde arıyoruz. Çünkü bu düzeni sağlayan İslam benzeri organize dinler, her topluma hakimler. Bir yandan bedenimizi kontrol ederken, bir yandan da bu hayatın bir nevi simülasyon olduğunu ve uyanışın, yani özgürleşmenin kendilerinden geçtiğini öğütlüyorlar. Bu açıdan organize dinler, liberalizmin Upside Down'daki çarpık çurpuk bir hali gibiler. (Taze taze Stranger Things'i bitirdim, başka örnek vermem mümkün değil).

  Cüzi bir miktar karşılığında, günahlarınızın bağışlandığına dair resmi belge.   Cennetten arsa almak gibi şeyler saçma olsalar da, temelde yatan güdü hemen her kültürde aynı.

Cüzi bir miktar karşılığında, günahlarınızın bağışlandığına dair resmi belge. Cennetten arsa almak gibi şeyler saçma olsalar da, temelde yatan güdü hemen her kültürde aynı.


Düşünüyorum Öyleyse Simülasyondayım

Tarihin en başarılı organize dini olan Hrıstiyanlık, Platon’un akılcılığını ve idealar kuramını uyarlamak için epey çaba sarfetti. En yüksek idea olan Good, Tanrı’ya denk geliyordu. Duyuların ötesine akılla ulaşma fikri de içgörü, vahiy gibi kavramlara eşti. Pisagor’dan kalan matematik takıntısı gibi kısımları da kesip attılar.

Platon’dan beri en kayda değer akılcı olan Descartes, neredeyse 2000 sene sonra felsefenin en meşhur sloganıyla sahneye çıktığında, amacı hala Hrıstiyan tanrısının varlığını kanıtlamaktı ve kullandığı örnek de bir şeytandı. Hrıstiyanlığın etkisi bu kadar baskın olmuş.

Ama Descartes’ın şeytanı (evil demon), özel bir şeytandı. Bu kısmı çoğumuz biliyoruz sanırım:

"Ya tüm gördüklerim ve bildiklerim, şeytani bir varlığın benim için yarattığı yalanlar ise? Vücudumun varlığından bile emin olamam. Bir tek varolduğumdan emin olabilirim çünkü en azından bunları düşünüyorum, en azından şüphe ediyorum."

Çoğunuzun bilmediği kısımsa, Descartes'ın bu şeytan argümanına ihtiyacı olmadığıydı. Zira öncesinde, iki tane daha düşünce deneyi yapmıştı...

 

Yalancı Tanrı 

Descartes'ın ilk deneyinin başrolünde bir kötü niyetli bir Tanrı var (deceiving God). Sadece duyularımızı değil, mantığımızı dahi değiştirebilecek ve 2+2'yi 5 ettirecek güçte bir varlık. Bir başka deyişle, kusursuz bir simülatör.

Bertrand Russell’ın 5 dakika hipotezi de böyle bir Tanrı’yı varsayar: “Evren hakkında ne bildiğinizi düşünürseniz düşünün, her şey sadece 5 dakika önce bu haliyle yaratılmış olabilir.”

Bu, aşılması imkansız bir şüphe duvarı. Evrim Teorisi yerine Adem ve Havva hikayesine mi inanmak istiyorsunuz? Fosil kanıtlarını tek tek çürütmek yerine, Allah’ın onları o şekilde yarattığına inanabilirsiniz, kimse de paşa gönlünüzün keyfine bir şey diyemez. Yani ben derim de, dediğimle kalırım. Belki ben de bu yazının tam orta yerinde yaratıldım.

Bu hipotez, Tanrı’nın yahut herhangi bir omnipotent gücün (aşırı gelişmiş uzaylılar gibi) yokluğunun kanıtlanamayacağını gösteriyor. Bu kadar kusursuz bir simülasyonun içinden, dışarısı hakkında bir yorum yürütemeyiz.

***

Fakat madalyonun diğer yüzü de var: Kutsal kitaplar ve mucizeler de böyle bir yalancının ürünü olabilirler. Belki Evrim Teorisi doğru, Adem ve Havva hikayesi ise kötü bir Tanrı’nın bir yalanı. Onları geç, Tanrı’ya iman duygunuz dahi böyle bir yalan olabilir.

Dolayısıyla tektanrıcılığın işleyebilmesi için, Tanrı’nın dürüstlüğünü varsaymak şart. Bu tanım itibariyle bir dogma. Mantıken “tabii ki dürüstüm, aşkolsun size hiç yalan söyler miyim” diyen bir Tanrı da bizi kandırıyor olabileceği için, bu dogmaya inanmak bir zorunluluk. Descartes da muhtemelen bu yüzden yalancı Tanrı karakterini, ilerleyen bölümlerde şeytan ile değiştirmişti.

  Hafıza, rüya ve gerçeklik arasındaki kaygan zemin,  Total Recall ’un ana konusuydu. Bence Arnold filmleri arasındaki en iyi senaryo bunda ve kitabından da iyi (We Can Remember For You Wholesale). Arnold acaba, sipariş ettiği ajanlı, aksiyonlu, alevli malevli tatil simülasyonunu yaşayan bir işçi miydi, yoksa gezegenlerarası bir komplo sonucu hafızasını kaybedip işçi olduğunu sanan bir ajan mıydı?

Hafıza, rüya ve gerçeklik arasındaki kaygan zemin, Total Recall’un ana konusuydu. Bence Arnold filmleri arasındaki en iyi senaryo bunda ve kitabından da iyi (We Can Remember For You Wholesale). Arnold acaba, sipariş ettiği ajanlı, aksiyonlu, alevli malevli tatil simülasyonunu yaşayan bir işçi miydi, yoksa gezegenlerarası bir komplo sonucu hafızasını kaybedip işçi olduğunu sanan bir ajan mıydı?

 

Kelebeğin Rüyası

"Hayat bir uykudur, 
Ölünce uyanır insan. 
Sen erken davran,
Ölmeden önce uyan." 
-Mevlana

Descartes’ın ikinci argümanı, bir düşünce deneyinin ötesinde, gerçekten de hepimizin yaşadığı bir simülasyondu: Rüyalar.

Rüyaların varlığı, duyularımıza ve kısmen de aklımıza güvenmemek için yeterli sebepti Descartes için. Çünkü ne kadar saçma bir rüya görürse görsün, rüyanın içindeyken bunu farkedemiyordu.

Onun sahip olmadığı beyin taramalarından biliyoruz ki, rüya sırasında beynin bazı bölümleri kapanıyor. Mesela yüz tanımayı beceremediğimiz için, yabancılarla kırk yıllık dostmuşuz gibi takılıyoruz. Hafızamız değişik çalıştığı için, zaman mekan tutarsızlıklarını farkedemiyoruz. İstisnai durumlarda bu devreler çalışmaya başlayınca lucid dreaming oluyor, yani rüya içinde uyanıyoruz. Ama sonuçta, “gece modu” %99 oranında düzgün çalışan bir simülatör taşıyoruz kafamızda.

  "Have you ever had a dream, Neo, that you were so sure was real? What if you were unable to awake from that dream? How would you know the difference between the dream and the real world?"

"Have you ever had a dream, Neo, that you were so sure was real? What if you were unable to awake from that dream? How would you know the difference between the dream and the real world?"

Yunan mitolojisinde rüyaların tanrısı olan Morpheus'un Matrix'teki meşhur repliği, Descartes'ın asırlar önce sorduğu sorunun aynısı:

"Eğer rüyalarımızın farkında değilsek, şu anda da farkında olmadığımız başka bir rüyada olabilir miyiz?" 

Felsefenin ne kadar devi varsa, Descartes'ın bu sorusu hakkında bir ara kafa patlatmış. Mesela Wittgenstein "Rüya görüyorum demek anlamsızdır" der, çünkü o cümle ve anlamı da rüyanın bir parçasıdır. Biz ise zamanda geriye dönüp, Platon'un çağdaşı olan Çinli filozof Zhuangzi'nin bir rüyası ile bu bölümü noktalayacağız:

"Zhuangzi rüyasında bir kelebek olduğunu görür. Mutlu bir şekilde kanatlarını çırpar oradan oraya, aslen Zhuangzi olduğunu farketmeden. Bir anda rüyadan uyanır. Fakat kim olduğundan emin değildir. Acaba daha iki saniye önce rüyasında kelebek olduğunu görmüş olan Zhuangzi midir, yoksa Zhuangzi olduğunu rüyasında gören bir kelebek mi?"

  Zhuangzi ve kelebekler (resmin sağ tarafında). Burada "recursive" bir durum var: Kelebeğin rüyası olabileceğimiz gibi, Zhuangzi'yi rüyasında gören bir kelebeği rüyasında göre bir başka yaratık da olabiliriz. Bu böyle uzar gider.

Zhuangzi ve kelebekler (resmin sağ tarafında). Burada "recursive" bir durum var: Kelebeğin rüyası olabileceğimiz gibi, Zhuangzi'yi rüyasında gören bir kelebeği rüyasında göre bir başka yaratık da olabiliriz. Bu böyle uzar gider.


Sonraki bölümde, Kant sonrası modern felsefeye ve algımızın uyanıkken de ne kadar değişebileceğine geçiyoruz. Yani sadece gece değil, gündüz de kendi yarattığımız bir simülasyonun içindeyiz.

 


Simülasyon Teorisi 3 - Kant, Algı ve Kuantum Harikalar Diyarı

Simülasyon Teorisi 3 - Kant, Algı ve Kuantum Harikalar Diyarı

Simülasyon Teorisi 1 - Öykücü Hayvan

Simülasyon Teorisi 1 - Öykücü Hayvan