Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #1: İkinci El Fordunu Satamayan Bilge

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #1: İkinci El Fordunu Satamayan Bilge

Bir zamanlar Fortune 500 yöneticileriyle tokalaşan bu ellerle şimdi Himalayalarda tezek karıyorum. Bu başarılı "yükseliş" hikayesinin ilk bölümü. 
 

Serinin Tamamı

  1. İkinci El Fordunu Satamayan Bilge
  2. Bullshit Danışmanlığı
  3. Para Para Para
  4. İstifa Macerası
  5. İ.S. 1
  6. "Wanderlust"
  7. Dağlar Dağlar

Ben "Ferrarisini satan bilge" değilim. Bu yazı da bir Into to Wild veya Eat Pray Love senaryosu değil.

O hazır paket hikayelerin bini bir para. Geçen gün bir kitapçıda Tavuk Suyuna Çorba serisine rastladım, son bıraktığımda 1-2 kitap vardı, artık resmen olabilecek her demografik gruba özel bir şeyler hazırlamışlar. Seri üretim ilhamdan nefret ediyorum.

Bu yazıları bitirdiğinizde, tek cümlede özetleyebileceğiniz bir ders almışsanız, bilin ki ya okuduğunuzu anlamadınız ya da ben yazmasını beceremedim. 

 

"Awesome!"

Hikayemin kahramanı, sistemin çarkları arasında ezilmiş, mutsuz ve amaçsız biri değil. Sonradan "aydınlanacak" tamamen materyalist ve açgözlü biri de değil. Sıradan, görece rahat biri.

Bu rahatlık, kısmen alanımla kısmen de bulunduğum coğrafyanın iş kültürüyle alakalıydı. ABD'de akademide ve teknoloji şirketlerinde mühendislik yaparken, hiçbir zaman hakettiğimi vermeyen bir patronum, ego manyağı bir yöneticim olmadı. Çamur gibi insanlar filtrelenmişti. 

Aksine, bu filmde bir kötü adam rolü varsa, onu ben oynuyordum: Tatillerim herkesinkinden uzun, iş saatlerim herkesinkinden esnekti. Plaj, nehir, park, müze, asıl ofisim dışında neresi varsa oradan çalışıyordum. Bir keresinde kimseye haber vermeden iki haftalığına Kanada'ya gitmiş, yol üstünde uğradığım Niagara şelalelerinin gürültüsü yüzünden kendi organize ettiğim gayet önemli bir telekonferansı baştan sona mute tuşuna basılı geçirmiştim. Bir şekilde işimi yaptığım sürece, bu egzantrik iş ahlakıma izin veriliyordu. 

***

Tabii o "bir şekilde" kısmını hızlı geçerim hep. 80 saatlik çalışma haftaları, gecenin 3'ünde ofise gidip yangın söndürmeler (hem mecazi, hem gerçek anlamıyla), satış kotaları stresi, proje takvimi stresi, yeni adam alımı stresi, eski adamı işten atma stresi, bir sonraki "eski adam"ın kendim olacağını farketmenin stresi, stres stresi...

İnsan bazen etrafını kandırmak için kendini acındırır, bazen de kendini kandırmak için etrafına acır. Yani dışarıya fazla parlak bir tablo yansıtır, demin yaptığım gibi. İlki, devletin bireyi ezdiği ve hakedilerek zengin olunacağına inanılmayan toplumlarda yaygın olsa gerek. Göze batmayı engelliyor sonuçta:

-"Nasıl gidiyor?"
-"Valla idare ediyoruz işte. Senden naber?"
-"Abi sorma ya..."


İkincisiyse gelişmiş piyasa toplumlarında hakim. Her ürün gibi, bireyin de kendini pazarlaması, daha iyi bir iş, eş ve çevre için rekabet etmesi gerek:

-"How is it going?"
-"Great! How are you doing?"
-"Awesome!"

Bu anlayış ofis ile sınırlı değil. ABD'de günlük hayatta en sık duyduğunuz kelimelerin "great" ve "awesome" olması bir tesadüf olmamalı.


Biz hangi kümeye dahiliz? Devletin, mahallenin ve ailenin bizi ezdiği bir toplumda yetişip, globalleşme dalgasıyla kendini başka kıyılara atabilmiş insanlardan bahsediyorum. Fiziken olmasa da, kafaca başka toplumlara göç etmiş olanlardan. Etrafımızı mı, kendimizi mi daha çok kandıracağımız konusunda kafamız karışık.

Ben, kendini kandırmaya meyilli olanlardanım. Sadece piyasa kültürünün baskınlığı yüzünden değil, suçluluk hissi yüzünden: Birçok üçüncü dünya ülkesi görmüş bir ikinci dünya çocuğunun, birinci dünya sorunlarından yakınmaya hakkı olmalı mı? 

Ama şimdi anlıyorum ki, genel tatminsizliğimi, "şartlarımdan yakınmak" ile karıştırıyordum. Halbuki tatminsizliğin, vicdan veya adalet anlayışı ile alakası yok. Ve bastırdıkça daha da büyüyor.

***
 

Çağın Vebası: Rahat Batması

fırstworldproblem.jpg

Rahata ermek için piramidi tırmananların bazısı tepedeki manzaraya dalıp geldiği yeri unuturken, bazısının da kıçına piramidin ucu batar. Rahatın batmasıyla, rahata batmak arasındaki bu gelgitin kaynağını, uslanmaz bir evrimci olarak geçmişimizde aradım: 

Her hayvan gibi güvence arıyoruz. Ertesi gün aç kalmamak için vücut şeker depoluyor mesela. Ertesi yıl aç kalmamak için aileler tarım yapıyor, ertesi 30 sene boyunca aç kalmamak için de devletler sosyal güvenlik fonları oluşturuyor. Ama güven arayışının sonu yok. Hele ki rekabete dayalı bir ortamdaysak, bunun açgözlülükle bir farkı kalmıyor.

Bir düşünün: Rahatın batmadığı ilk insanlar, çayır çimene uzanmış yıldızları seyrediyorlardı. Kazandıkları onlara yetiyordu. Kim bilir kaç nesil böyle devam ettiler. Fakat eninde sonunda, komşularının çayırları kurudu ve bizimkileri uzandıkları yerde boğazladılar. Yeni çayırlarında soluklanırken, "aslında her şeyi bırakıp bir sahil kasabasına yerleşmeli" diye düşündüler belki de, ama sonra kendilerine gelip, bir sonraki çayırı istilaya koyuldular. Ne de olsa, her çayırın, her sahilin eninde sonunda kuruyacağını anlamışlardı.

Biz, çayıra uzananların değil, rahatın en çok battığı insanların torunlarıyız. Kalan herkesin soyu kurudu.

***

Yaşadığımız çağ da, bu açgözlü doğamızı törpüleyen değil, onu istismar eden bir çag:

Herşeyin en iyisine layık olduğumuzu söyleyen reklamlarıyla,
kazandığımızdan fazlasını harcatan kartlarıyla,
bütçelerin ve retinaların ötesindeki çözünürlükleriyle,
devasa kanepelere yayılan devasa bedenlerin izledikleri devasa TVleriyle, 
hem bizi rahata batırıyor, hem de bir sonraki "çayırı" işaret ederek, rahatı bize batırıyor.

Haneler ödemeyecekleri borçları alıyor,
iktidarlar hesabı gelecek nesile yıkarak harcıyor,
ülkeler ürettiklerinden fazlasını tüketiyor,
uluslararası piyasa balonları patlayana kadar şişiyor,
ve gezegenin kendisi de, sanki sonsuz bir kaynakmışçasına, kapasitesinin üstünde sömürülüyor.

Böyle bir zamanda, tatminkar biçimde yaşamak tam bir mucize.  

2001

Kubrick, tarihin ilk çayır çimen kavgasını anlatmış

***
 

İkinci El Ford'unu Bağışlayan Mühendis

Bu çelişkiler içinde dengeyi tutturabilenlere gıpta ediyorum. Hayalindeki işi yaparak para kazananlardan bahsetmiyorum. Onlar unicornlar gibi, ejderhalar gibi mitolojik varlıklar. Daha ziyade işini yeterince seven, konforu yeterince yaşayan, yeterince planlı hayatında yeterince sürprize yer bırakmış o şanslı azınlıktan bahsediyorum. 

En iyisini benim bildiğimi düşündüğümden değil, bu insanlar gibi bir denge tutturamayacağımı hissettiğimden direttim sanırım. Nasıl direttim? Banliyölerde dana gibi bir ev almak yerine, merkezdeki grup evlerinde kiracı kaldım. Her sene derisini döken bir yılan misali biriken esyalarımdan kurtuldum, "malvarlığım bir araba bagajına sığabilmeli" düsturuyla. O araba da, klimasını karate darbeleriyle çalıştırdığım emektar bir Ford idi.

Çevremde zaten hiç hayır yoktu. Bazı Kızılderili kabilelerinin, uyandıktan birkaç saniye içinde savaşa ve harekete hazır olabildiklerini okumuştum bir aralar. Benim çevrem de Kızılderili doluydu. Her an kalkıp gidebilirmiş, her gittikleri yere uyum sağlayabilirmiş gibi duran insanlar. Bu yetmezmiş gibi, hobi olarak seyahat eden yabancıları ağırladığımdan, bol bol "köpekbalığı" da tanımıştım: Nefes alabilmek için sürekli hareket etmek zorunda olanları yani. Böyle bir çevreden bir çapa değil, olsa olsa yelken olur.

(Düşünüyordum da, tanıdıklarımın çoğu, Facebook bulutlarında yaşayan ruhlar gibiler. Gerektiğinde denk gelebilmemiz için fiziksel bedenlerine bürünüyor, sonra kendi boyutlarına geri dönüyorlar. Kimsenin kimseyi tam olarak "bırakıp gitmediği", herkesin sonsuza kadar, profil fotosundaki kadar genç ve güzel kaldığı bir garip cennet).

***

Bazıları fırtınalı açık denizlerde doğar ve karayı göremeden boğulur. Hiç şansları olmamıştır. Bense, genelde sakin bir nehirdeydim ve kıyıda beni bekleyenleri gayet net görebiliyordum: Evlilik, 30 senelik bir mortgage, fayansını seçtiğim bir banyo, emeklilik fonu, makul bir BMW, aptal bir köpek, 16'lık şarap kadehi seti...Ve ne zaman bunlara yaklaşsam, ne zaman mayışıp Amerikan Rüyası'na dalacak gibi olsam, yelkenin içi rüzgarla dolup beni uzaklaştırıyordu.

Günün birinde, tatminsizlik iyice büyüdü, yelken iyice şişti ve daha önce de yaptığım gibi her şeyimi, yani hiçbir şeyimi toplayıp gittim. Görünürde beni kımıldatan rüzgarın ismi bir kadındı ama ben biliyordum, o olmasa başka bir şey olacaktı. Çapasını atmamış her gemi, illa ki bir limana ya da bir kayalığa sürüklenecek.

***

Gitmeden önce bulutta yaşayanlardan bazıları yeryüzüne inip veda ettiler. Kitaplarımı dağıttım. Kıyafetlerimi, çadırımı, teleskopumu ilk isteyene verdim. Elimde bir tek arabam kalmıştı, hepi topu 500 dolar değer biçtikleri. Satmaya kıyamadım, eski bir kızarkadaşıma bıraktım, beni iyi hatırlasın diye.

Daha bir hafta geçmeden bozulup yolda kalmış. Kızcağız kim bilir ne küfürler eşliğinde çekiciyi bekledi, o otoyolun ortasında. Astarı yüzünden pahalı tabii, tamir ettirmedi. Bir hafta sonra, o son kalan gönülsüz çapayı da, bir hayır kurumu gelip hurda değeri için çekip götürmüş.

İronik olarak, tam o sıralarda, yeni limanımda daha da derin bir rahatlığa batıyordum: uluslararası danışmanlık hayatına.
 

(Devamı: #2: Bullshit Danışmanlığı)


Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #2: Bullshit Danışmanlığı

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #2: Bullshit Danışmanlığı

Kutsal Sığır ve Kötülük Problemi: 2. Bölüm

Kutsal Sığır ve Kötülük Problemi: 2. Bölüm