Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #2: Bullshit Danışmanlığı

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #2: Bullshit Danışmanlığı

Önceki bölümü bıraktığımızda, tası tarağı toplayıp gittiğimi sanmıstım ama tek yaptığım, eski hayatımın bir benzerine yeni bir coğrafyada başlamaktı.

 

Bülbülü Altın Kafese Koymuşlar, "Bunun Platinyumu Yok Muydu?" Demiş

Uluslarası danışmanlık, uluslarası ajanlığa epey benziyor. İkisi de aynı miktarda pasaport, uçuş mili, vodka martini, lüks otel, yalan dolan ve -özellikle finansal çeyrek sonlarında- gerilim içerir. Tek fark, danışmanlıkta %100 daha az seks ve %50 daha az cinayet var.

Aslında üniversitedeyken tam da hayalini kurduğum gibi bir işti: Ben dahil kimsenin anlamadığı ama başka kimsenin de anlarmış gibi yapmaya cesaret edemediği bir teknik tarafının olması, bana bir saygınlık kazandırıyordu. Bir yandan da herkesin ama herkesin anlarmış gibi yaptığı ve bullshit ilimler* diye tabir edebileceğim satış, pazarlama, eğitim gibi kısımları vardı.

(*) Tolstoyevskinin 3 bullshit yasası:

  1. Bullshit, hidrojen ve helyumdan sonra evrendeki en yaygın elementtir ve entropi gibi, sürekli artar.
  2. Teknik işlerin %50'si, kalan işlerinse %90'ı bullshittir. (Bunlar taban rakamlar; proje teslim tarihi yaklaştıkça pişmanlık ve ishal ile birlikte yükselirler).
  3. Bullshit, kazancın karesiyle ile doğru orantılıdır (dedikodu ise ters orantılı). Yetişkin, C-seviye bir yönetici günde 300 emaillik bullshit üretebilir, fakat sekreterlerin işinde bullshite pek rastlanmaz, çünkü onlar hata yapınca suçu atacak bir başkası yoktur.
     

Kısacası işim, saygınlık kılığına girmiş bir yığın bullshit idi.  Asıl tehlike bu saygınlıkta yatıyor: İnsan sigaranın kendisine değil de, içindeki nikotine bağımlıdır ya. Sigara içme fiili, alt tarafı mekanik bir alışkanlıktır. Bence işimiz ve harcamalarımız da mekanik alışkanlıklar. Aynı arabalar, aynı restoranlar, aynı tatiller...Asıl bağımlı olduğumuz şey ise statü. Kazancımızdan yüksek kredi kartı limitleri istememiz gibi, hepimiz haketmediğimiz bir saygınlığın peşindeyiz.

"Masif makam odası" imiş bu. "Massive bullshit" nutukları çekmek için ideal.

"Masif makam odası" imiş bu. "Massive bullshit" nutukları çekmek için ideal.


"Makam" denen o iğrenç kelime (daha doğrusu Türkiye'de yaşamanın iğrençleştirdiği o kelime), bu delüzyonun en somut hali. Statünün, yetenekle beraber arttığı sistemlere meritokrasi deniyorsa, yalakalık ve sadakatla arttığı sistemlere de "makamokrasi" denmeli.

Büyük odalarda, büyük masaların ardında oturan küçük adamlara yıllarca "evet sayın genel müdürüm" demek zorunda kalmışsan, elbet günün birinde sırf bu istikrarın yüzünden artık o koltukta oturmayı hakettiğine inanırsın.

(Görünürde benzer olan askeriyede, makam sahibini yüceltmek yerine, doğrudan makamın kendisini yüceltiyorsun. Ve disiplin yoluyla, bunu sadece tependeki makamlar için değil, kendi makamın dahil hepsi için yapıyorsun. Bu "ufak" farklar, kurumsal kültürü kökten değiştiriyor)

***

Çürük kurumlarda "makam" peşinde koşanları aşağılamak kolay ama statü bağımlılığı, daha sinsi yollarla da bulaşıyor: Şirket bir süre sonra bana "danışman" yerine "senior professional bilmemne manager" demeye başlamıştı. "First of his name, king of Andals, Rum kayzeri, iki cihanın hükümdarı..." 

Maşallah kartvizitim a4 boyunda ama iş aynı, insanlar aynı, maaş aynı. Öyleyse niye göğsüm biraz daha kabarıyor, isteklerim biraz daha emrivaki oluyor? Bullshitlerin en büyüğü olan statü, ayrıcalık, saygınlık masallarına ben de mi inanmaya başlıyorum?

Parasını veren herkes o koltukta oturabilir ama kimse bu muameleyi haketmiyor.

Parasını veren herkes o koltukta oturabilir ama kimse bu muameleyi haketmiyor.


Ünvanımı güncelleyen sadece şirket değildi. THY'ye göre artık "elite plus"tım. Nasıl bir kandırmaca ki "elit" bile avam kalacak yanında. Zaten en küçük kahvenin "tall", en dandik odanın "premium" olduğu bu hayata, herkes kafadan "gold" kartla başlıyor ("Silver is sooo 5th century BC").

Ama alışıyor insan zamanla. Havaalanı lounge'unda tıkınan diğer yüzlerce elit, elit+, elit kare, elitoğluelit beyefendiye ve hanımefendiye aldırmadan, ayrıcalığıma inanıyorum.

Uçaktan indiğimde toplu taşımayla uğraşamam, toplum binsin toplu taşımaya. Beni ismimle karşılayan komik şapkalı adamlar götürecekler otelime. Resepsiyonda, bir sihirbaz gibi cüzdanımdan başka bir kart daha çıkaracağım, üstünde "elmas üye" yazan. Bana daha büyük bir oda, daha da ısıtılmış havlular, daha da buzlanmış bademler verecekler. Kıç kadar resepsiyonda ayrı bir kulvar var, oradaki halıda "sadece elmaslar için" yazıyor, o halıda durup kaliteli statik elektrikle yükleneceğim.

Ertesi gün iş yemeği için şehrin en iyi ikinci, bilemedin üçüncü lokantasına gideceğiz. Girişteki bakışların soracağı tek soru "senin burayı kaldıracak bir cüzdanın var mı?". Kimse de demeyecek ki "senin burayı kaldıracak bir yemek kültürün var mı?". Hadi başkasının soramamasını anlarım, piyasa ekonomisi sonuçta, ama asıl bunu kendime sormayı ne zaman bıraktım?

(Platon'un Akademi'si bu devirde kurulsa, muhtemelen girişinde "Geometri bilmeyen giremez...gümüş öğrenciler hariç" yazardı)
 

***
 

Memento Mori

Antik Roma'nın muzaffer komutanları, yeterince şanslılarsa, şehre döndüklerinde Triumph denen bir törenle ödüllendirilirlerdi. Silahlarını bırakmış ama ganimetleri dahil tam takır olan ordularının başında, bir savaş arabası üstünde, coşkulu kalabalıkları selamlarlardı. Bu esnada gaza gelip kendilerini Herkül veya Mars sanmasınlar diye, Senato'yu küçük görmesinler diye, arabadaki bir köle kulaklarına sürekli "unutma, sen sadece bir ölümlüsün" diye fısıldarmış.

"Memento mori" yani "ölümü hatırla". Bunun Osmanlıcası da var: "Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var". 

 

Halbuki bize "sen elit, platinyum, elmas filan değilsin, 7 milyar kişiden birisin ve sahip olduklarının pek azını gerçekten hakettin" diyecek kimse yok. Ayaklarımız, bir Roma imparatorununkiler kadar yere basmıyor. Duyduğumuz tek ses, televizyondan geliyor: "harcadıkça kazanın", "yedikçe zayıflayın", "yaşlandıkça gençleşin".

Bu paradoksal sloganlar birer kontrol aracı. Tıpkı "war is peace", "freedom is slavery", "ignorance is strength" gibi. Ama onlardan daha sofistike, çünkü bizim "çiftdüşünlerimiz" seçim kılığındaki bağımlılıklar üzerinden kontrol kuruyor. Orwell'i çoktan aştık.

***

Bu tuzaklara ne kadar düştüm, bugün bile emin değilim. Aslında "düşmekten" bahsetmek komik, zaten bu tuzakların içine doğduk ve orada yaşıyoruz. Yapı itibariyle gösteriş meraklısı olmasanız bile böyle bir akıntıya karşı yüzülmez.

Bu akıntının farkında olmak, tek başına insanı kurtarmadığı gibi, bazen ahmaklıktan bile tehlikeli. İnsanda bunlara bağışıklıymış sanrısı yaratıyor. Evet, elit veya değerli bir maden olduğuma birkaç dakikadan fazla inanacak kadar, iş yemeğinde masayı donattım diye babam yaşındaki garsona hizmetçi muamelesi yapacak kadar ahmak değildim. Ama "kendini vazgeçilmez sanmaya" bağışıklı olacak kadar bilge de değildim.

***
 

Egoma Oynayan Kazanır

einsteinego.jpg

Her şirket gibi, bizim de büyüme planlarımız imkanlarımızın ötesindeydi. Herkes 40 değil 80 saat çalışırsa anca varılabilecek hedefleri, "zoru başarırız, imkansızsa zaman alır" gibi aptal sloganlarla yiyecek değildim. Ama egomun başka planları vardı. Olmayanı oldurmak için uğraştıkça, kendimi o ufak evrenin merkezinde görmeye başladım. Sanki her toplantının olmazsa olmazıydım. Satış, bayi eğitimi, genel vizyon, teknik detay, tasarım... Yahu bir danışman, "code review" toplantısına niye girer?

Kimsenin getiremeyeceği bir perspektif getirdiğimi düşünüyordum herhalde. Mesela önemli bir müşteri üründen şikayetçi mi? Herkesin standart bullshit'inden sonra mikrofonu alıp, "Geçenlerde ar-ge bana bunun 6 ay sonra alacağı hali gösterdi, mik-kemmel bir teknoloji. Hatta dün pazarlamanın rakip analiz raporu elime ulaştı, uzun vadede açık ara öndeyiz" gibi detaylar vererek günü kurtarmanın, yılın liberosu seçilmenin hafifliği dayanılmazdı.

***
 

Egonuzu ezmeye çalışan ilkel sistemler size "Cumartesi çalışmazsam işten atılırım" dedirtir. Egonuza oynayan akıllı sistemler ise "Cumartesi çalışmazsam arkadaşlarım işten atılır, şirket de batar, her şey bana bağlı" dedirtir. Böylece her seferinde tekrar ikna edilme veya korkutulma gereği olmadan, gönüllü olarak çalışırsınız.

Kendini vazgeçilmez hissetmek, statü merakına kıyasla, daha rafine bir bağımlılık. Ama yine de bir bağımlılık. Büyük sistemlerde ufak çarklar olmamızı, kendimize böyle yediriyoruz. 

İşin acı tarafı, bunu yaptıkça, ister istemez organizasyon bize daha bağımlı hale geliyor, kırılmaz bir döngü oluşuyor. Ancak bu ilişkiden zorla koparsak (ciddi bir hastalık yüzünden mesela) gerçek etkimizi görüyoruz: Koca bir göle atılmış ufak bir taş. İlk dalgalanmadan sonra herşey eskisinin aynısı. Şanslıysanız, belki sonunda gölün derinliği bir milim oynamış, şirketin hisse değeri bir sent değişmiş olur.

***
 

Çocuk Seçimi

Egoyla alakalı ama daha tehlikeli bir başka tuzak var: Seçim bolluğunun psikolojimize negatif etkisi

Mesela süpermarketlerde -ürüne bağlı olarak- 6 ila 10 arasından fazla çeşit olursa müşterileri sıkıntı basıyor ve -inanılmaz biçimde- daha az şey alıyorlar. "10 çeşit tuvalet kağıdı varsa, bunun üstüne eklenen markalar satışı arttırmıyor" demiyorum, "o rafta 10'dan fazla markayı görünce eve elimiz boş, kıçımız boklu gidiyoruz" diyorum. Çünkü daha iyisini kaçırdığımız hissi dayanılmaz hale geliyor.

(Tuvalet kağıdı için geçerli olan mekanizma, eş seçiminde de geçerli. Hayatımın en mutsuz günlerini, Playboy Mansion'da yaşarken geçirmiştim)

Bizim şanssızlığımız, eskiye nazaran belki ortalama %10 daha fazla reel imkana sahipken, 10 kat daha fazla alternatif hayatın farkında olmak. Her yanlış kararın veya korkaklığın sonucu kaçan fırsatların gölgesinde, yaşayamayacağımız tüm olasılıkların ağırlığı altında eziliyoruz. Bu da bizi konumuza getiriyor:

<gerilim müziği> Çocuk yapmak, öncelikleri değiştirdiğinden, insanı bu seçim eziyetinden kurtarıyor. </gerilim müziği>

Çocuk yapmanın kendisinde sorun yok, onu bahane ederek kötü seçimlerde ısrar etmekte sorun var. Etrafımda işinden memnun olmayanların bir numaralı açıklaması "napalım, çocuk için katlanıyoruz" idi. Bu insanların pek azı piramidin altındalar, pek azı gerçekten de seçimsizlik yüzünden sevmediklere işlere, eşlere, şehirlere, çocukları için katlanmak zorundalar. 30 milyon dolar ciro yapan patronlar tanıyorum, onlar bile ironi yapmadan buna inanıyorlar.

Peki bu tutsaklık niye bu kadar kuvvetli? Sanırım bir noktada, zor sorularla yüzleşmenin zorluğuna, çocuklar üzerinden ego tatmini yapmak da ekleniyor: "Ben hayatımı nasıl yaşayacağımı çözemedim ama bildiğim bir şey var, çocuğum her şeyin en iyisini hakediyor".

Özel okul, özel hoca, özel hastane... Kendimiz için çok şey isteyince açgözlü olarak mimlenebiliriz ama çocuklarımız için sonsuzluğu dahi isteme hakkımız var, sanki gizli bir toplumsal sözleşme uyarınca. Bu yüzden de 30 milyon dolar dahi yetmeyecek.

***

Halbuki nesilden nesile ilerleme, sonu olmayan bir zenginlik birikimi ve aktarımıyla sınırlı olmak zorunda değil. ABD'nin kurucu babalarından John Adams, bağımsızlık savaşı sırasında, karısına bir mektupta şunu diyor: 

"Ben savaş ve siyasetle uğraşmalıyım ki çocuklarım matematikle, felsefeyle, denizcilikle, tarımla uğraşabilsinler. Bunlarla ugraşsınlar ki onların da çocukları resimle, şiirle, müzikle, mimariyle uğraşabilsin".


Yoksa şunu da diyebilirdi:

"Ben savaş ve siyasetle uğraşıyorum, inşallah çocuklarım da savaş ve siyasetle uğraşırlar, bu böyle 7 göbek aynen devam eder, taa ki 8. John Adams denen şımarık zibidi tüm birikimimizi kumarda kaybedene kadar".


Bir ebeveyn için ne kadar üzücü olmalı, zamanı gelince aynı soru ve seçimlerle yüzleşen çocuklarının, “ne yapıyorsak çocuklarımız için”den başka verecek cevabı olmaması.

johnadamsquote.jpg

***
 

Dönüm Noktası

Bu tuzaklar, rahatlıklar ve çelişkiler arasında, yoldan tam olarak ne zaman çıktım bilmiyorum. Öyle belli bir tarih ve saat olduğunu da sanmıyorum. Ama herkesin yaptığı gibi, benim de kendime anlatabileceğim derli toplu bir hikayem olması için, iki tane dönüm noktası seçtim anılarım arasından.

Bunlardan ilki, iyi performans gösterenlerin ödül olarak gönderildiği bir şirket tatiliydi. Normalde bu grup içinde olmamam gerekiyordu ama bir dizi bürokratik saçmalık ve karar gecesi bölge şefiyle içtiğim bir dizi martini sonrası araya kaynamıştım. Durum o kadar ironik ki, o gece bölge şefiyle otelin barında karşılaşmamın tek nedeni, gün boyunca müşterilerle ilgilenmek yerine, dışarı çıkıp arkadaşlarla buluşmam, kafayı 1500'e çıkarmam, sonra odama dönmeden önce soğuk suyla kendime gelebilmek için bara yönelmemdi. Kısacası sorumsuzluk + kaliteli ot + iyi zamanlama + "o son martiniyi içmeyecektik" = bonus tatil.

(Tabii epey çalışmıştım sene boyunca ama orasını boşver; kısmen güzel bir hikaye, tamamen gerçek bir hikaye kadar değerlidir).

***

Tatile gittik. 5 yıldızlı devasa bir çiftliğe yerleştirilmiş bir sürü "Type A" kişilikli adam ve onları destekleyen hırslı kadın canlandırın. Herkes birbirine savaş anısı anlatır gibi satış anılarından bahsediyor.

Type B adam: "Bro, çeyrek kapanmadan iki saat önce iki milyon dolarlık servis sattım"
Type A adam: "O da bir şey mi, ben iki milyon dolarlık striptiz hesabı kakalamıştım onlara, hahaha"
Type A karısı: "Helal olsun arslanıma....bana da helal olsun"


Bahsettiğim bürokratik saçmalıkların bir yan etkisi olarak, satış kotamı %500 ile aşmış görünüyorum listelerde fakat kimse beni tanımıyor (tüm arkadaşlarım Type C, D, mümkünse Z kişilikler, oraya gelmeye hak kazansalar bile uçağı kaçırırlardı). Ben de zamanımı bu testosteron orjisi yerine, yakındaki kasabada İspanyolca pratiğiyle geçirdiğimden, kimse beni bulamıyor, efsanem giderek büyüyor.

"Buenos noches efendiler, yo soy Pablo Escobar, dinero por favor. Ahora ulen!"


Bir noktada bizzat CEO ve dadaşları bana ulaşıyorlar. Biraz iş biraz geyik konuşarak havuza giriyoruz. İyi ve rahat insanlar ama bir deja vu kadar esir edici bir yabancılaşma hissi yaşıyorum: Ellerinde kokteyllerle suyun içinde dolanan bu obez vücutlara, güneş altında şişmiş bu suratlara, sanki çok uzaklardan elf gözlerimle bakıyorum. Milyar dolarlık şirketin muhtemelen %20-30'unun hissedarları o an yanımdalar. İşimin zor tarafları aklıma geliyor. Ve her kapı, "ne yapıyorsak çocuğumuz için"e değil, "işte bu adamlar zengin olsunlar ve daha fazla kokteyl içsinler diye çalışıyoruz"a çıkıyor. Bu bir film olsa, gururlu bir şekilde kapıyı vurup giderdim (ve havuzun da kapısı olsa) ama o an bir kokteyl de ben alıyorum, bu rahatsız yabancıyı uyutmak için. 

***


Birkaç ay sonra Ortadoğu'dayım. Her zamanki gibi, gece ucuşuyla saat 3-4 gibi gelmişim, belki bir saat uyuduktan sonra, toplantı öncesi kahvaltıya inmişim. Körfez'deki çoğu şey gibi, otelin açık büfesi de aşırı lüks. Uykusuzluktan ölüyorum ama içimdeki domuz, tabakları tepeleme doldurmuş, "işte bunun için çalışıyorsun, şimdi uyumak yerine bunların zevkini çıkar" diyor.

Önümde laptop açık. Bir yandan email cevaplamadan yemek yemeyi çoktan unutmuştum. Aslında bir yandan email cevaplamadığım her normal aktivite bir zaman kaybıydı artık. Sevişirken kızarkadaşımdan “geliyor musun” diye email alsam yadırgamayacaktım.

Bir ara kafamı kaldırınca korkunç bir şey görüyorum: Tüm restoran benim klonlarımla dolu. Veya ben onların klonuyum. Her masada aynı ekranlara bakan aynı uykusuz gözler. Zevkini çıkaramadıkları bu kahvaltıdan sonra gidecekleri toplantılara hazırlanıyorlar. Ortada bir tek aile, bir tek turist, bir tek çocuk veya ihtiyar yok.

Başkasında kendini görmek, aynada kendimle yüzleşmekten çok daha kolay. Ne kadar sağlıksızmışım meğer. Çökmüş suratlarıma bakıyorum her bir masadaki. "Bu hayata daha ne kadar katlanabilirim" diye soruyorum kendime. Lükse katlanmak! Daha kötü şartları gördüğümden, bu laf bana saçma geliyor. Ama artık çaresiz değilim ki. Bu açık büfeler ve gümüş çatallar olmadan da yaşayabilirim. Bir daha bu kadar yalnız ve manasız bir kahvaltı etmek istemiyorum, hepsi bu.

Elde ettiğim ufak avantajlar karşılığında "sattığım" asıl kaynakları düşünüyorum: sağlığım ve zamanım. Bunlar yenilenebilir kaynaklar değiller. Kalan kısımlarını en iyi şekilde kullanmak için bir plan yapmam gerek. Çalışmak zorunda olmasaydım ne yapardım? Büyük bir fark yaratacak kadar değil de, özgür olacak kadar zengin olsaydım yani. Mesela, 1 milyon dolarım olsaydı... Hakikaten, hayatımla ne yapardım?
 

(Devamı: #3: Para Para Para)


Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #3: Para Para Para

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #3: Para Para Para

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #1: İkinci El Fordunu Satamayan Bilge

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #1: İkinci El Fordunu Satamayan Bilge