Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #4: İstifa Macerası

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #4: İstifa Macerası

Önceki bölüm, kariyeri çöpe attıktan sonra boşalan zamanda yapılabilecekler ve bunların muhasebesi hakkındaydı. Epey zamansız bir istifa talebiyle de noktayı koymuştuk.

 

Dünyevi Nedenler

Şu istifa işinin arkasını biraz doldurayım, çünkü konu genel bir tatminsizlik, bir "rahat batması" kadar basit değil. İlk bölümden beri birkaç ayrı şeyden paralel olarak bahsediyorum: "Rahat"la tanışmadan önce bile duyulan bir arayıştan (her limana yalandan demir atmak), aynı anda hem rahata batıp (tuzaklar) hem de rahatın batmasından (bir sonraki çayır arayışı) ve başkaları gibi bir denge tutturamamadığım için, çalışma şartlarının dışardan göründüğü kadar "rahat" olmamasından (kaliteli boş zaman eksikliği ve sağlıksızlık).

İstifa talebimin ardında bunların hepsi vardı. En dünyevi olanını, yani sondaki çalışma şartlarını biraz açarak ve ABD'deki şartlarla kıyasını yaparak başlayalım:

 

ABD'de mi, Amerikan Şirketinde mi?

ABD'de işleyen bir sistem var, işinle alakasız şeylere kafanı yormanı önlüyor. "Ne kadar ölücülük yapacaklar, dolar kuru fazla oynamadan şu iş bitecek mi, sattıktan sonra parayı ödeyecekler mi, müdüre para yedirmemiz gerekiyor mu, anlaşmayı imzalamadan önceki gün genel müdürü içeri alacaklar mı...". Şeytani CEO'lar dışında kimsenin bunlarla uğraşmaması lazım. Benimse Rusya'da dolar kuruyla, Doğu Avrupa'da ölücükle, Yunanistan'da rüşvetle, Ortadoğu'da ödemeyle ve Türkiye'de hepsi + siyasi polis operasyonlarıyla kafamı yormam gerekti.

İkincisi, ABD iş kültürüne şeffaflık ve meritokrasi hakim olduğu için (insan doğasının izin verdiği ölçüde), insanlar bildiklerini kolayca paylaşıyor. Ofis politikası gütmeden, kimseyi yalamadan, istediğin rasyonel olduğu sürece olumlu cevap alıyorsun. Buna üniversitedeyken alışmıştım. Profesörlerimin her biri 2-3 şirket kurmuş, alanlarına öncülük etmiş insanlardı. Ve ben bir hiç olarak, bunların ofisine gidip onları sorularımla rehin alabiliyordum.

Aya ayak basandan tut, Internet'i tasarlayanlara kadar, herkesin seni en azından bir süreliğine adam yerine koyması müthiş bir şey. Bu alışkanlık, yıllar sonra iş dünyasında yönetici olanların, bir sonraki nesle karşı davranışını olumlu yönde etkiliyor. Bu kültür farkını, biraz abartarak da olsa, şöyle özetleyebilirim:

  • ABD'de bir toplantıda, yeni yetme bir mühendis olarak yöneticimin fikrini eleştirebilirim, mantıklı ve konuya odaklı kaldığım sürece sorun yok.
  • İngilizlerde de aşağı yukarı böyle ama "mantıklı ve konuya odaklı kaldığım sürece" kısmını "aşırı kibar olduğum sürece" ile değiştirirsek.  
  • Güney Avrupalılarla yapılan her toplantıda, her konuda bir fikir ayrılığı oluyor, her biri bağırış çağırışla tartışılıyor ama sinirler çabuk yatışıyor (Bu toplantılara katılan Amerikalıların şaşkınlıkları çok eğlenceli)
  • Türkiye'deki toplantılarda ise daha ağır bir hava hakim. Bir fikir ayrılığının uzun uzun konuşulduğunu nadir gördüm, hele en modern kurumların bir kademe altındaki yerlerde. Sanırım ABD'ye kıyasla ast-üst ilişkisi daha belirgin, Fransızlara kıyasla da iş güvencesi daha az olduğundan, millet olayın kişiselleşmesinden korkuyor.
  • Yine de Japonlara ve Güneydoğu Asya'lılara yaklaşmamız sözkonusu değil, oralarda "hayır" kelimesini kullanmak anayasaya aykırı olduğu için rasyonel bir toplantı yapmak imkansız. Mars'a dükkan açalım desen, kimse seni bozmayacak.

 

Ekip İşi

Üçüncü bir fark, olgunlaşmış piyasalarda etrafında bir ekip olması. Bayi belli, sigorta belli, destek belli. ABD özelinde, ekstradan ar-ge de bu ekibin içinde. Ne kadar outsourcing de yapsalar, temel ar-ge ABD içinde kalıyor. Dolayısıyla en iyi mühendislerden yardım alabiliyorsun. Zira Dünya'da o işi en iyi yapan insanlar, Rusya'nın bir köyünde oturmuyorlar, gelip ABD'de çalışıyorlar.

Gelişmekte olan piyasalardaysa, etrafında sana adanmış bir destek ekibi olmadığından, her iş ayrı bir macera. İşviçre çakısı gibi olman lazım. Ben aynı gün içinde bodrum katına 50 kiloluk sunucu taşıyıp (hamal), kurulumunu yapıp (müyendiz), hataları giderip (teknik destek), sonuçları değerlendirdikten sonra (danışman), günün sonunda siyah boğazlı kazağımı giyerek yönetime sunum yapıyordum (Steve Jobs).

(Sınıf ayrımının katı biçimde uygulandığı bir trende geçen Snowpiercer isimli bilimkurguda, kötü adam Ed Harris'in kahramanımıza bir lafı vardı: "Bu trenin tüm vagonlarını baştan sona gören ilk kişi sensin, onun sahibi olmama rağmen ben bile görmedim". Eminim bu yöneticiler de, benim yaptığım gibi o şirketin bodrumundan terasına kadarki her katını görmemişlerdir)

 

Sertifika Değil, İngilizce 

Bu koşturmaca uzmanlaşmayı da zorlaştırıyor. Türkiye gibi çevre ülkelerde, benim dengim olanlar da sürekli bir yangın söndürme modundalar, geleceğe yatırım yapmaları zor. Zaten yorgun argın eve gelmişsin, günün belki 4 saatini kendine ve varsa ailene ayırabiliyorsun, bir de bilmemne sertifikası için mi çalıcaksın? (Bunu yapanlar da vardı gerçi, azimlerine hayranım).

Fakat eğer derdiniz, herkesi iki tarafından yakılmış bir mum gibi çabucak tüketen bu düzenden, kariyerini çöpe atmadan çıkmak ise, nacizane bir tavsiyem var: Bir teknik sertifika daha almadan önce, topluluk önünde İngilizce konuşmasını öğrenin.

Beraber çalıştığım ve benden daha kalifiye insanlar, benim yaptığım işi nasıl yapabileceklerini sorduklarında (ve bu soru kaçınılmazdır) aklıma gelen tek şey buydu: Karşındaki topluluğa göre mesajını ayarlayarak, rahat ve açık biçimde iletişim kurabiliyor musun? Bende olup da onlarda olmayan tek şey buydu. İngilizcesi iyi olanlar bile bir grup içinde, hele hele bir grup önünde konuşamadıklarından, gereken sıçramayı yapamıyorlar. Halbuki bu öğrenilebilen bir yetenek, kimse annesinin karnından bunu bilerek çıkmıyor zaten, düşe kalka öğreniyor.

Tabii ki belli bir teknik bilgin olması lazım ama derdini müşteriye, yöneticine veya takım arkadaşına anlatamazsan, hem uygun iş çeşidi azalıyor hem de o işlerde karşılacağın rekabet artıyor. İşsizlik had safhadayken, ortalık üniversite mezunu kaynıyorken, bizim aylarca uygun eleman bulamamızın nedeni de bu. 

Daha da bariz olsun diye bir itirafta bulunayım: Oldukça teknik ve revaçta olan, "cutting-edge" denilecek bir alanda, uluslararası kuruluşların krem tabakasına hizmet veriyordum ve tek bir sertifikam bile yoktu. Hiç olmadı. Paraşütle atlama sertifikam var sanırım ama onu da kaybettim. Bu halimle, Cisco über-nerd sertifikalı insanlara, işlerini nasıl yapmaları gerektiğini söyleyerek para kazanıyordum.

 

Ya Avantajlar?

Peki ABD'den ayrıldıktan sonraki kariyerimin hiç mi sevmediğim bir yanı olmadı? Oldu tabii. İki noktadan bahsedeyim:

İlki genel olarak danışmanlık gibi işlerle alakalı. Bunun biraz antropolojik bir yönü var. Türkiye ve başka ülkelerde, birçok değişik hayat yaşıyor, sanki başka birinin kılığına giriyorsun geçici bir süreliğine. Onların servisleriyle işe geliyor, yaka kartlarını takıyor, masalarına oturuyor, öğle tatillerine onlarla birlikte çıkıyor, toplantı odalarında osurup suçu onlara atıyorsun. İş çıkışı veya bazen haftasonları beraber takılıyorsun.

Başta biraz direnç olsa da -sanırım "Amerikalı" etiketi yüzünden, insanlar kendilerini ezdirmemek istiyorlar- yeterince alçakgönüllü olur, Amerikan kovboyu gibi davranmazsan, insanlar sana açılıyorlar. Neredeyse uçakta veya trende yanına oturan birine açılmak gibi bu: O kısa zaman zarfında en yakınında bu insan var ve onunla bir daha görüşmeyeceksin. "Rezil olurum" kaygısı gütmeden, anlat anlatabildiğini. Ben de bu şekilde birçok alternatif hayat örnekledim. Bugün yaptığım gönüllülük seyahatleri de buna benziyor aslında, daha sonra bahsedeceğim.

Diğer bir artı ise, gelişmekte olan piyasalarla alakalı. İnsanlar buraların bahsettiğim çilelerine katlanıyorlar, çünkü büyüme potansiyeli büyük. Bir sene içinde 10-20 kişilik bir takım kurup, kariyer basamaklarını çifter çifter çıkmak olası. Bunu olgunlaşmış bir piyasada yapamazsın. 

İşin parasal kısmı, daha ikircikli bir konu ama birçok kişi merak ediyor: Bakir piyasalarda çılgınlar gibi satarak, komisyon yoluyla iyi kazanmak mümkün. İşler yolundayken tüm takımım aylık 10-15 bin dolar arası kazanıyordu. Bu, kendi işini yapmayanlar için büyük bir rakam. ABD içindekiler için bile büyük bir rakam, ülkenin yarısından fazlasının banka hesabında o kadar nakit yok. Ama hemen gaza gelmeyin. Önceki bölümde bahsettiğim ve bu rakamı eriten tuzaklara düşmesen bile, daha büyük bir engel var:

Satışları %100 arttırdığın bu başarılı sene sonunda kısa bir kutlama yapılır, sırtın sıvazlanır, sonra sana bir sonraki senenin kotasını, yani yeni normali dayarlar. Ne tesadüf ki, o da %100 artmıştır. Geçen seneki kadar satsan bile o komisyonların yarısını alacaksın. Halbuki onu bile yapman şüpheli, çünkü piyasa doydu. Burası Çin değil ki her sene katlayarak artsın satışların. Artık alıştığın gelirin maliyeti, iki kat fazla stres. İngilizce'de bu durumu anlatan güzel bir deyim var: "victim of your own success". Kendi başarının kurbanı olmak.

 

Blöf

Artık şu istifa işine dönebiliriz, hikaye fazla soğumasın. Başta da ima ettiğim gibi, derdim hiçbir iş kararının düzeltemeyeceği varoluşsal sıkıntılardan, yahut hayallerim uğruna yapacağım riskli bir kariyer değişikliğinden ibaret değildi. Gayet dünyevi dertlerim de vardı. Başarımın kurbanı olmak gibi. Kağıt üstündeki potansiyele göre kazancımız sürekli düşüyor, fakat kağıt üstündeki iş tanımına kıyasla sorumluluğumuz giderek artıyordu. Sözde geçici olan bu tempo hiçbir zaman azalmadı, onu ilerde azaltacak gerekli yatırımlar da yapılmadı.

Halka açık şirketlerin tek ilgilendiği şey -sürpriz- çeyrek sonu rakamlarıdır. Sat sat sat. Halbuki her satış başına, belli bir miktarda destek ayırmalısın. Tıpkı her sattığın otel odası başına, belli sayıda tuvalet, yemek masası, park yeri, vs inşa etmiş olman gibi. Bu yatırım olmayınca, aradaki fark sana biniyor.

İstifam bir blöftü (hatırlayın, tazminat hakkımı yitirmemek istiyordum) ama arkasında bu somut gerekçeler vardı. Asıl olmasını istediğim şey ise, şirketin bunlara bakıp beni haklı bulması ve anlaşmalı olarak ayrılmaktı (tazminata yakın bir miktarı bu anlaşma çerçevesinde alıyorsun). Bu noktada hayatımı bir Monty Python skecine dönüştürecek birkaç gelişme oldu:

İlkin, blöfüm gereğinden fazla başarılı oldu ve şirket beni salmak yerine, müdürlük teklif etti. Temel sorunların hiçbiri düzelmeyecekti ama kariyerimin ambalajı iyice parlak olacaktı. Bu gerçek bir test idi. "Davamı satacak mıydım?". Hani istediklerimi yapmak için milyon dolarlara ihtiyacım yoktu? İnsanın iş değişimi yüzünden kazancının düşmesi başka şey, teklif edilen 12 bin dolardan 0 dolara çakılması başka (Sonuçta en azından orta vadede, Türkçe yazarlık gönüllülük kadar para getirecek, yani sıfır).

 

Gerçek Sınav

Biraz süre istedim, düşündüm taşındım ve teklifi reddetmeye karar verdim. Zira benden istenen 3 senelik garantiyi verirsem, o 3 sene içinde %90 ihtimalle, bu yeni hayata geridönüşü olmayacak şekilde alışırdım. Eğer çelik gibi sinirlere ve disipline sahip olduğuma inansaydım, ben de "sık dişini 3 sene daha, keşiş gibi yaşayarak maksimum para biriktir, bu fedakarlığın ilerde belki 10 sene seni finanse edecek" diye hesap yapardım. Ama herkes bunu yapamaz, ben de kendime inanmadım. Körfez ülkelerinde çokça gördüğüm o AVM hayvanlarından birine dönüşüp orada kalmaktan korktum. Lüzumsuz bir pazar brunch'ında bir expat hatunla tanışıp çoluk çocuğa karışmaktan, sonra iş arkadaşlarım gibi o çocuklar için yıllık 25-30 bin dolar masraf yapmaktan ve oraya kalıcı bir demir atmaktan korktum. Tabii kafamdaki bu red kararımı, göğsümü kabartarak bildirmeye fırsatım olmayacaktı...

Şirketin satılacağına yönelik dedikodulardan bahsetmiştim. Ben bu müdürlük teklifini düşünürken, dedikodular somutlaştı ve birçok kişinin işten çıkarılacağı konuşulmaya başlandı. Alım sonrası bir şirketin kısmen içini boşaltmak, kısa vadede kağıt üstündeki kar marjlarını pompalamak ve o sırada başka bir alıcıya kakalamak epey yaygın bir taktik. Kalıcı bir değer yaratmadan, hatta yaratılmış değerleri eriterek, yüzmilyonlarca dolar kar etmenin yolu. Belki yeni kaderimiz buydu. Genel bir depresyonu engellemek için, dahiyane bir fikirle, kovulmadan yeni şirkete geçebilenlerin tüm hisselerine anında hak kazanacakları açıklandı.

İnsanlara ufacık da olsa bir umut verdin mi, kendi şanslarını gerçekte olduğundan epey fazla görüyorlar. Zira kimse 3 ay daha dişini sıkmadı diye, atıyorum, 50 bin dolarlık hisse şansını kaçırma ihtimaline dayanamıyor ve it gibi çalışıyor. Tabii ki çoğunluk buna hak kazanamadan kovulacaktı. Muhtemelen ben de bunlardan biri olurdum ama yöneticilerimin benden kurtulmak için başka bir planı vardı...

Daha yeni bana müdürlük teklif etmiş olan şirket, beni kötü performans gösterdiğim için mercek altına aldığını açıklamıştı. Bu mercek gayet sıkıntılı bir süreç aslında. Şirketler, haksız yere işten çıkarılma davalarının riskini azaltmak için kovacaklarını bu sürece sokarlar, herşey dokümante edilir, herkes herkese sürekli rapor gönderir. Dolayısıyla dedikleri, "zaten hisseyi sana yedirmeyeceğiz, bu işkenceyi çekmenin de manası yok, uzatmadan istifa et". Benim orjinal blöfüme karşılık vermişlerdi. Tabii psikolojik olarak bu tam bir yenilgiydi, çünkü sadece kaçacak tazminatı değil, kaçacak hisseleri de düşünüp kafayı yemek işten değil. 

Monty Python skeci dedim ya, şansına bu muhabbetler esnasında birtakım usulsüzlükler oluştu şirket aleyhine. Bunların farkında olmamama rağmen, şirket farkında olduğumu sandı ve istifa isteğini de geri çekti. Artık alışmıştım, masada iki günden fazla duran teklif eskiyor, yerine başkası geliyordu.

Ortalık iyice karışsın diye, bölge şefim de bir lamba cini gibi yanımda bitivermiş, beni çok sevdiği ve haklı bulduğu için, tammmamen iyi niyetinden kaynaklı bir teklifle geldiğini açıklamıştı. Kısacası hepimiz ayrı salaktık. Nihayetinde son durum, makul bir tazminat paketi eşliğinde, anlaşmalı ayrılık oldu. İki taraf da birbirine "sorun sende değil bende" dedi ve bu iş huzur içinde çözüldü.

 

Jübile

Belki de işin en saçma tarafı şuydu: Anlaşmayı noktaladığımız gün, şirket bana ABD bileti gönderdi bir toplantı için. Organizasyonu yapanların bu gelgitlerden haberleri yoktu tabii. Otel rezervasyonunu iptal edebildiler ama uçak bileti iadesizdi. Çaresiz, beni gönderdiler ve bari gitmişken bir iki ufak şey yapmamı rica ettiler. 

Olgunlaşması yıllar sürmüş hisler, planlar ve hesaplar kafamda dolanırlarken, sadece bir iki hafta içinde yaşadığım dönemeçler sonunda, resmen işsiz kalmıştım. Ve kulübüm bana, istemeden de olsa, bir jübile düzenlemişti. (Tabii bölge şefim, bu yolculuğun da kendi kıyaklarından biri olduğunu iddia edecekti)

Eski hayatıma veda edip döndükten sonra, yapmam gereken ilk iş, hiç vakit kaybetmeden yenisini kurmaktı. Fakat yeni hayatın, pek de kalıcı ve "kurulacak" bir yanı olmadığını öğrenecektim...

(arkası yarın... ve yarın geldi çattı)

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #5: İ.S. 1

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #5: İ.S. 1

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #3: Para Para Para

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #3: Para Para Para