Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #7 (Son): Dağlar Dağlar

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #7 (Son): Dağlar Dağlar

"Önceki bölümde" değil, "önceki bölümlerde" demenin zamanı geldi, çünkü bu artık sezon finali. Normalde final bölümleri ekstra uzun olurlar ama senarist 6. bölümden sonra işini bırakıp dağlara kaçtı, idare edin.

Bu dizinin başlarında, yapı itibariyle huzursuz, şartlar itibariyle rahat biri vardı. Kurumsal hayatın piramidini tırmandıkça değişik tuzaklarla karşılaştı. Bölüm sonu canavarı iyice sinsiydi: Gelir artıyor ama çalışma şartları yaşam kalitesini düşürüyordu. Tam level atlayacakken oyunu bıraktı. Bu yola gözü açık, elinde hesap makinesiyle girmişti: Boşalan zamanıyla yapacaklarını ve bunun maliyetini hesaplamış, istifadan sonra da, yeni hayatın ilk şoklarını atlatır atlatmaz, bu hedefleri gerçekleştirecek bir düzen oturtmuştu. Yıllardır aklındaki iki hedef olan yazmak ve seyahati, klişe biçimlerde değil de daha olgun bir halde birleştirmenin yolu olarak, gönüllülüğe başladı. Yeni hayata uyum sağlamak sandığından kolay olmuştu ki, eski işi ona reddedemeyeceği bir teklif yaptı. (sonra da kendinden 3. tekil şahıs olarak bahsetmeyi bıraktım)

 

 

Geçmişe Dönüş

"Just when I thought I was out.... they pull me back in" -- Godfather III

 

İnsanın eski alışkanlıklarını bir çırpıda bırakabileceğine bu kadar çabuk inanması, acımasız bir şaka olmalı. 

Eski işimin bana şimdi uzattığı olta, olduğum yerden serbest çalışmaktı. Bu da yeni bir şey değildi gerçi. Jübilesini yapmış bir oyuncunun tek tük sahaya çıkması, emekli olmuş bir politikacının konuşmalara davet edilmesi gibi, ben de kariyeri çöpe attıktan sonra bir iki kez çöpten çıkarıp bulabildiğimi yemiştim: Tek günlük işler, bir iki saatlik telefon görüşmeleri, "abi bi de zahmet olmazsa şuna da bakalım"lar...Eski müşterilerin yarım kalmış işlerine yapılan ufak makyajlardı bunlar.

Hızlı değişen sektörlerde, bilgi birikimi birkaç ayda küflenmeye başlıyor, sonra da kullanılmaz hale geliyor. Son kullanma tarihi geçmeden o birikimden tek tük istifade etmek, yeni hayatımı ele geçirmediği sürece, makul bir yoldu. Fakat işlerin o şekilde kalmayacağını hesap edememiştim. Çok geçmedi, öncekilere kıyasla zor ve ciddi bir proje teklif edilmişti. Günlerimin çoğunu alacaktı ama giderlerimi de fazla fazla karşılayacaktı. Üstelik başarılı olursak, alt tarafı bir hafta sürecekti. 

Bu dizide yazdığım şeyleri, o sıralar sırasıyla bir çırpıda düşünemediğim için, bu tuzağa kolayca düştüm. Yağmur ormanının ortasından "evet" dedim, maymunlar da keh keh güldüler. Çünkü bu işin bir numaralı kuralını unutmuştum: iki hafta sürmesi gereken hiçbir proje iki hafta sürmez.

 

 

Bulantı

Ne zamandır ilk defa o VPN'i açıp sistemlere bağlandığımda, içimde oluşan bulantıyı tarif edemem. Bir raddeye kadar bu normal, sonuçta aldığım kararın ne kadar doğru olduğunu teyit etmek için her fırsatı kullanacaktı beynim. Fakat bu kadarını da beklemiyordum. İşi yaparken, yılların alışkanlığıyla parmaklarım otopilota bağlıydı ama ağzım da sanki bir lağım çukuruna, sürekli küfrediyordum. (ne hortumu, kanalizasyon borusu bağladılar). O kaddddar anlamsız geliyordu ki şimdi o ekranlar, o hedefler, telefondaki sesin makineli tüfek ateşi gibi bana doğrulttuğu o teknik jargon...

Sanırım asıl sinirim, işin kendisine değil, yıllarca onla uğraşmış olmama yönelikti. Belki daha erken çıkamazdım çeşitli pratik sebepler yüzünden, ama salt işimi ortalamanın biraz üstünde iyi yapabiliyorum diye, şunları aslında hiç sevmediğimi kendime bile yıllarca itiraf edememiş olmama kızdım. 

Elbette bazen tatmin bulmuştum bu işten. Stresin de ödülün de büyük olduğu zamanlarda, her şey yaver giderse, "borsa çökmüştü ben kaldırdım" gibi mini-süperkahramanlıklar mümkündü. Veya:

"Ülkenin en büyük bankasının ATMleri çalışmıyordu, ben halledene kadar bir yandan herkese para dağıttım".
"Hastane kayıtlarına erişim yoktu, girdim veritabanına, kafama gelen tanıları teşhisleri doldurdum, belki hayat kurtardım".
"Askeriyenin iletişimleri donmuştu, nolur nolmaz diye füze rampasını hackleyip bir iki savaş başlattım, sonra özür diledim"...

Ama genelde işler böyle dramatik değildi. Proje döngüsü uzun olduğundan yaptığın işin sonucunu aylar sonra -o da belki- görebiliyordun. Oysa bir yazılımcı olsaydım, yarattığım şey çalışır çalışmaz beni mutlu ederdi. İlla bir ürün haline gelmesine bile gerek olmazdı tatmin bulmam için. Amelelik yaparken, inşa ettiğimiz kulübenin içine ilk defa girip oturduğumuzda ve başımıza çökmediğine kanaat getirdiğimizde hissettiğimiz tatmin gibi olurdu bu. Bu da bir denge hesabı nihayetinde: İşler üretim safhasından soyutlaştıkça daha az tatminkar oluyorlar. Ama para da her zaman, soyut hizmetlerde ve özellikle satış kısmına yaklaşınca artıyor. 

 

 

Tezat

Daha ilk günden işleri ters gitmeye başlayan projeyi yaparken, tezat iyice belli olsun diye sanırım, bir yandan da en iyi öğretmenlik işlerimden birine sahiptim. Bir grup bebeye Interneti öğretiyordum. Hem de temelinden, TCP/IP filan. İşlerine yarayacağından değil ha, sonuçta grafik tasarımla ilgilenen çocuklardı, ama tüm günlerini geçirdikleri bu platformun yapısını öğrenmenin zevki yüzünden. Tıpkı tüm gün resimle uğraşan birinin renkler ve elektromanyetizma hakkında bir şeyler öğrenmesi gibi.

İnsan kanıksadığı şeylerin ardında yatan tekniği, tarihi ve bazen de tesadüfleri öğrenince, hayatı nasıl da zenginleşiyor.

Üstelik bu çocuklar zehir gibilerdi. Onların öğrenimi ve aldıkları zevk, benim somut üretimimdi ve başarısını anında görüyordum. Sanırım öğretmenliği, onca zorluğuna rağmen, birçok insan için çekilir kılan da bu. Günün yarısı böyle geçince, diğer yarısında yaptığım o "aşırı profesyonel" işlerin manasızlığı daha da belirginleşiyordu. 

 

 

Başkasının Sorunu

Şimdi size bir tavsiye vereyim: Ucu açık işe evet demeyin. Murphy yasası var malum, ucu kapanmama ihtimali olan her iş, illa ki kapanmadan devam edecektir. Benim o sözde bir haftalık iş hem uzadı, hem de başarılı oldu mu olmadı mı belli olamadığından, fazladan koyduğum mesainin karşılığı da yoktu. Hatta tepeden birileri tarafından her an kapatılma ihtimali de baş göstermiş, onu bile bile her gün uğraşyorduk. Düşünsenize, dünyada şu anda kaç kişi, gerçekleşmeyeceğini veya bir işe yaramayacağını bildiği projelere, sırf atılmamak için veya para için aylarını harcıyor. Sanırım bu grup, işinin somutluğuna ve pratik yararına inanan gruptan daha büyüktür.

Projenin takvimi, ormandaki nemden de boğucu hale geldiği anda, "şansım yaver gitti" ve proje tepeden askıya alındı. Çalışmıyordu ama utanç verici bir durumda da değildi. Artık başkasının sorunu olacaktı. "Somebody else's problem". İşte tatmin! Bir şeyi, başkasının problemi haline getirirken para kazanmak. Moralim düzelsin diye ertesi gün çocuklara verdiğim dersi biraz uzun tuttum.

Bu proje daha büyük işler için bir denemeydi ve inanılmaz biçimde, işveren performansımdan memnun kalmıştı. Diğer proje tekliflerine cevabımı ormanda verdim, internetimi kapayarak. (Ödevimi maymun yedi örtmenim) 

İngilizcede buna "blessing in disguise" denir. "Her işte bir hayır vardır" kadar iyimser olmasa da, kötü gözüken bir olayın getirilerine dikkati çeken bir deyim. Benim için bu olayların getirisi, kafamın tamamen rahatlaması, içimdeki "acaba?" kırıntılarının soykırıma uğraması olmuştur. Son projem olduğundan emindim, öyle de kaldı.

 

Bağlar Bağlar

Bu olaydan kısa bir süre sonra, hala proje parasının peşinde koşarken, ormanı bıraktık ve bir bağda bulduk kendimizi. Bu bana, zamanında kafamı epey kurcalamış bir anımı hatırlattı. Sanırım staj için bir mülakata çağrılmıştım, uçakta ona hazırlanmaya çalışıyordum. Yanımdaki kişi bir süre gözucuyla notlarıma bakmış, sonra işveren rolüne bürünüp sorular sormaya başlamıştı. Gayet de nokta atışı teknik sorular. Bir an kendimi kaybettim, hakikaten o an mülakat oluyorum sandım. Meğer eleman MIT mezunu bir mühendismiş. Harvard'dan da MBA'ini almış. Creme de la creme..ve hatta bir tane daha de la creme. Tüm kapılar ona açıkken, dev bankalardan birinde kısa bir süre çalışmış. Sonra ne yapsa beğenirsiniz? Tüm kariyerini bırakıp bir köye yerleşmiş, evet. Tabii köyü İtalyada, şarap bağlarıyla dolu bir köy olunca, kararı çok da şaşırtmıyor insanı.

(Ben zaten bu İtalyanları anlamıyorum kardeşim. Öyle bir yerde doğup büyümüşsün, ne gereği var Boston'a gelip kıçını dondurmaya MIT'de okumak için? İtalya'yı bırakan her İtalyan, insanlığın geri kalanına atılmış bir tokattır)

Üzümleri toplarken bunu düşündüm, sadece creme'dim belki ama burası da İtalya değildi, benzer bir değişimi yaşıyordum. Orada bir müddet kaldık. Benden yaşlı, benimkinden daha iyi kariyerleri bırakmış insanlarla da tanışınca iyice rahatladım. Bazıları ailecek sürdürüyordu bu hayatı. Merak ediyorum bu şekilde yetişen bir çocuk nasıl uyum sağlar hayata?

 

Tanıdık Yüzler

Takip eden aylarda değişik değişik işler yaptım. Hayatımın kalanında görmediğim kadar gündoğumu ve günbatımı gördüm. Geceleyin gökyüzünün neye benzediğini unutmuştum, her gece doyasıya baktım. Hayvanlarla bitkilerle yaşamayı öğrendim biraz. Bazen sıkıldım ama hiç huzursuz olmadım. Çok sayıda güzel insan, az sayıda çok güzel insan tanıdım, hiç çirkin biriyle karşılaşmadım.

Girdiğim yolun doğru olduğundan emin değilim, ilerde pişman olmayacağımın da bir garantisi yok, hele ki ciddi bir sağlık sorunum olursa. Ama en azından hangi yolda olmamam gerektiğinden eminim.

Ama yoruldum. Fiziksel olarak değil, zihinsel olarak. Tam bir yere bağlandığın, manalı ilişkiler kurduğun, oraya alıştığın anda başka yere gitmek ve yeniden başlamak, bir süre sonra zor geliyor. Sürekli tek gecelik ilişkiler yaşamak yerine veya aynı kişiyle bir yastıkta kocamak yerine, arada derede kalmışların duygusal olarak yorulmalarına benziyor bu. 

Neredeyse bir seneden sonra biraz ara vereceğim. İnsanın dönecek bir evi olması, tanıdık yüzler görecek olması güzel. Hayatını bir şehre, bir çevreye bağlı geçirmeyi eskisi gibi küçümsemiyorum artık. Manalı ilişkiler kurmak, bir sosyal çevre içinde varolmak, arada sırada dışarı çıkıp hava alabildiğin sürece güzel bir his. Eskinin aksine, insanın açık fikirli olması için illa 50 ülke görmüş olmasına da gerek yok artık, Internet sağolsun. 

Ama ben biliyorum, biraz dinlenir dinlenmez ve kitabı basar basmaz, ilk fırsatta bir sonraki gönüllülük seferini planlamaya başlayacağım. 

 

Dağlar Dağlar

Nihayet! Saatler süren bir yolculuk sonu, geceleyin Nepal'in batısında bir köye varmıştım. Elektrik yoktu. Pek bir şey belli olmadığından, akşam yemeğinde diğer gönüllüye buradan memnun olup olmadığını sordum. "Ben 1 haftalığına geldim, 3 aydır buradayım, vizem bitmese daha da kalırdım" dedi. Sabahın 6'sında uyandığımda karşımdaki manzarayı görünce anladım onu: Bir tepedeydik. Önümüz, göz hizamızda gezinen bulutlarla dolu yemyeşil bir vadi. Karşıdaki tepelerse, pirinç tarlalarının kat kat teraslarıyla kaplılar ve arkalarında, Himalayaların karlı zirveleri asılı. Gözümü alamadım. Bunu fotoğraflara hapsetmeye çalışmak nafileydi. İstemsizce "ben bu manzaraya karşı bok bile yerim" dedim içimden.

Bok yedirmediler ama öğleden sonra vereceğim derslerden önce, sabah sabah bir kova sığır tezeğini elime verdiler, karmam için. Yalan yok, en az bir keyboard kadar yakışmıştı ellerime.

Dileklerinizi dikkatli seçin, gerçekleşebilirler.

Trump'ın Zaferi, Bentham'ın Hezimeti

Trump'ın Zaferi, Bentham'ın Hezimeti

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #6: "Wanderlust"

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #6: "Wanderlust"