Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #5: İ.S. 1

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #5: İ.S. 1

Önceki bölümde...
ABD ile bakir piyasalardaki çalışma şartlarını kıyaslayıp, konuyu garip bir istifa macerasına bağladıktan sonra nihayet ortada kalmıştım. İstifadan Sonra (İ.S.) yeni hayat başlıyordu...

 

İlk Gün

Olan biteni etrafa duyururken, çoğu tepkiyi tahmin etmek zor değil:

Anne: "Oğlum, kafayı mı yedin, ne yapacaksın? Ah, bunu ilk sen gönderdin Amerikalara Süleyman, sonra çocuk böyle oldu"
Baba: "Benim adım Süleyman değil, bu çocuk da benim değil. Napıyorsunuz kardeşim kaç senedir evimde?"
Hatun: "Yürü be koçum, kim tutar seni. (benim sürekli "çok yakışmış hayatım" demem gibi, kariyerle ilgili her konuda kız otomatiğe bağladı)
Yakın dostlar: "Ha, iyi yapmışsın. Onu bırak da nolacak bu memleketin/dünyanın/uzayın hali?"
Donald Trump: "So another Muslim illegal immigrant (or illegally Muslim immigrant) is taking our jobs to China. China China China. Sad!"

 

Fakat, benzer kariyerlere sahip arkadaşların tepkileri şaşırtıcıydı. Bunu anlamak için, normal bir iş bırakma sonrası muhabbete bakalım:

-"İşi bıraktım arkadaşlar"
-"Hayırlısı, ne güzel, biraz kafa dinlersin"

Bu noktada bekledikleri cevaplar:

  1. "Evet ya, ihtiyacım vardı. Bir ay yatarım artık." 
  2. "Ne güzel olurdu ama Pazartesi yeni iş başlıyor."
  3. "Bunun şerefine herkese benden birer içki." 

Birkaç saniye sonra devamı gelir:

"Eee, şimdi nereye gideceksin?"

Yine beklenen cevaplar:

  1. "Dubai'ye".
  2. "Babamın durumu kötü, biraz bizimkilere yardımcı olmam lazım"
  3. "Bilmem bakıyorum, var mı tanıdığın birileri?"

Bu parametrelerin dışına çıktığınız an huzursuzluk başlıyor. Ben işi değil de kariyeri bıraktığım için, hem de "alternatif" bir alternatif uğruna, diyalog daha baştan şarampole yuvarlandı:

- "Kariyeri bıraktım arkadaşlar"
- "Aaa süper, tam da yapmak istediğim şey, ne şanslısın. Ne yapacaksın?"
-  "Bundan sonra başka biri olacağım".
- "Sen mühendis adamsın, başka ne iş bilirsin ki?"
- "Ama öğreneceğim... Kumarbazlığı, itliği, hergeliliği öğreneceğim" 
- (panik başlar) "Yaa yeme bizi hocam, sen ayarlamışsındır birşeyler. Vallaha mı? Oğlum deli misin, nolacak onca iş tecrübene? Bizim patrona sorayım?"

 

Belirsizlik, insanlar için o kadar rahatsız edici ki, bırak kendilerini, başkalarının bile bu durumda olmasından rahatsız oluyorlar. Belki, öyle de yaşanabileceğini kabul ederlerse, kendi seçimleri daha bir lüzumsuz gözükecek. Fakat bu analizi çok da ciddiye almak istemiyorum, çünkü benim gibi biri de etrafındakileri korkak, kendini Matrix'ten uyanmış Neo gibi görme yanlısı olacak. Kısacası bu muhabbette iki tarafın da psikolojik çıkarı ters yönde. 

Sanırım, büyük bir karar ertesinde, insan kendi sesi dahil pek kimseninkine kulak vermemeli. Bir "tavsiye diyeti"ne girmeli. Eşek yükü paraya plazma TV alan birinin, onu sürekli arkadaşlarına gösterip, "aa süpermiş, iyi de fiyata almışsın" demelerini beklemesine benzer bir duruma düşmemek lazım. 

 

İlk Hafta

En başta da farketmiştim ama ikinci gün etkisi iyice vurdu: Email kutum bomboştu. Yıllar boyunca her gün yüzlerce email aldıktan ve tatil günleri dahi bunları okuduktan sonra, email kutusunun boş olduğunu görmek, bir Cumartesi akşamı İstiklale çıkıp kimsenin olmadığını görmeye eş bir his: Rahatlamadan ziyade "bir şeyler yanlış, bad trip oldu sanırım, bir daha o şerefsizden mal almayacağım" hissi. Hayatındaki sabitlerden biri, bir gece ansızın gitmiş.

Bunun şokuyla, tam bir Pavlov köpeği gibi, yıllardır yaptığım gibi işle alakalı tüm sitelere gidip şifrelerimi denedim. Tabii ki çalışmıyorlar. Her başarısızlıkta daha da şaşırıyorum, bir yandan da kendi aptallığıma gülüyorum. Bugün ne toplantılarım vardı acaba? Artık kimsenin bana ihtiyacı yok, buna alışmam lazım. Dünya bensiz de aynı hızla dönüyor işte.

(Flashback: Bir Amerikan şirketi, federal hükümet için proje yapıyorsa, o projedeki mühendisten tut çaycısına kadar herkesin "clearance"ı olması lazım, yani "bu adam temizdir" raporu. Bazen bu rapor "top secret" seviyesine kadar çıkmak zorunda. Tabii baba tarafından soyu Mete Han'a giden Türkoğlutürk biri olarak, bu projelerden uzak tutuluyordum. Ama IT bölümüne girmek için bir clearance gerekmiyor, orası zaten BM gibi, her milletten insan oluyor. Ve çoğumuzun o projelerin her türlü verisine erişimi vardı arka taraftaki veritabanları üzerinden. CIA'den gelen proje emailini okuyabiliyordum mesela. Para eder birşey yoktu ne yazık ki, varsa yoksa Türkiye'yi bölmek, Erdoğan'ı durdurmak. Şimdiyse şirketin dandik takvim uygulamasına bile ulaşamıyordum. Kör olmuş bir "Big Brother" gibiydim.)


İlk iş, elbette ailemle vakit geçirmek oldu. 18 yaşından beri yemek, çamaşır, bulaşık, fatura, iş, vergi gibi işlerle kendi uğraşan biri olarak, ana evinde geçen birkaç gün tüm o disiplini yıktı. Yere attığım kıyafetlerin mucivezi biçim temizlenip ütülenmeleri, her öğün yoktan beliren yemekler...Sanki bu evde fizik kanunları işlemiyordu. Öğünler arasında girdiğim şeker komasında, suçluluk hissiyle kendime tekrarlıyordum: "Unutma Sezar, bunlar geçici, sen de bir ölümlüsün ve bulaşıklar kendi kendilerini yıkamazlar". 

Tabii annem sayesinde fizik kanunları işlemese de, babam sağolsun doğa kanunları yerli yerindeydi. Yuvadan uçan bir erkek kuş, yıllar sonra geri dönerse, o yuva herkesi kaldırmaz:

-"Hey adamım, bu ev iki erkek için fazla küçük, tamam mı"
-"Noluyo baba ya, saat sabahın 6'sı"
-"Sabahın 7'sinde de fazla küçük olmaya devam edecek, zaman seni kurtaramaz. Birimizin gitmesi gerekiyor"

"E sen git, ne zamandır buradasın, bak ihtiyar Eskimolar zamanı gelince bir sala binip denize açılırlarmış" demedim tabii. Sürtüşme illa ki yaşanacak, bunu kısa ve tatlı tutmak için başka bir yuva lazım...

 

İlk Ay

Hemen kendimi doğanın içindeki bir köye atmadım, önce ucuz ve yaşanılabilir bir şehre gittim (Koordinatları vermiyorum, Interpolun "sıkılmayalım diye aranacaklar" listesindeyim). O ana kadar epeydir seyyar olduğum için kalıcı adresim diye bir şey yoktu, değişik şehirlerdeki "safe house"larda, kıyafet dolu ufak çantalar duruyordu. Fakat bu yeni yere bir desktop bilgisayar götürünce otomatikman orası evim oldu. 

"Motherland, motherboard'un olduğu yerdir" --Machine Manifesto, AI 2.01 beta 


Eğer tek başıma olsaydım, eminim ki o bilgisayar ve bu kadar boş zaman benim sonum olurdu. Normalde günü 8 saat uyku, 8 saat iş, 8 saat de iş emailleri şeklinde ayırırken, şimdi günü 8 saat içki, 8 saat Europa Universalis'le Avrupa tarihini baştan yazma, 8 saat de Netflix eşliğinde bir kova dondurma bitirme şeklinde ayırmak işten bile değildi. Fakat hatun durumu kurtardı.

Nasıl ki maddenin doğal hali düşük enerjiye geçmek (entropinin artması) ve ancak sisteme dışardan enerji girince (Güneş) bir şeyler kuruluyor (hayat, insan, medeniyet, bu yazı dizisi)... Çoğu erkeğin de doğal hali hayatındaki düzensizliğin sürekli artması. Kadınlar, dışardan sisteme giren enerji görevi görüyorlar. Onlar başka "sistemlere" gitmesinler diye resmen entropiyi yeniyoruz, insan bir teşekkür eder.

Sonuçta hiçbir kadın, işten eve geldiğinde, daha yeni uyanmış ve TV başında pizza yiyen bir erkek görmeyi istemez. Arada sırada olur ama düzenli biçimde 2 saat gün ışığı ve 20 dilim pizzayla yaşayan bir göbekli vampir, gurur duyulacak bir eş değil.

Kadının elinde halihazırda gurur duyabileceği bir erkek yoksa, eldeki malzemeyi yontmaya çalışır. Bizimki de beni şöyle bir hileyle yontmaya çalıştı: Madem iradem, gecenin davetkarlığı kadar kuvvetli değildi, kendimi "hacklemek" için basit kurallar gerekliydi: Mesela, her sabah sanki bir işim varmış gibi bir çanta hazırlayıp, kendi işine giden hatunla beraber evden çıkmak. Alt tarafı bir kafeye veya kütüphaneye gidip, projelerimle uğraşacağım, evden de yapabilirdim bunları. Ama bu ritüel sayesinde, irade denklemden çıkarılmış oldu.

Kendinizi yenecek kadar kuvvetli değilseniz, kendinizi kandıracak kadar zeki olun. Korkmayın, ne yazık ki bu o kadar zor değil.

 

İlk Sene

Etrafımdaki ufak sistemin entropisine iyice hakim olduktan sonra, yapmak istediklerimi üç gruba ayırdım:

  1. Uzun dönem hedeflerime yardımcı olacaklar (kitap araştırması, seyahat planlaması gibi)
  2. O hedeflerle alakası olmayan ama bana birşey katacaklar (dil öğrenmek, spor yapmak gibi)
  3. Kumarbazlık, itlik, hergelelik (arkadaşlarla buluşup laflamak gibi)


Bunlar benim diyetim ve dengeli beslenmem gerekli. Onlara belli yüzdeler atadım, zamanımı o yüzdelere göre harcayacaktım. Tabii gerçek yüzdeleri hatırlamıyorum, bunlara ne kadar uydum onu da bilmiyorum, çünkü bunun hesabını tutacak ruh hastalarından değilim (Kişisel gelişimin de fazlası zarar). Ama gayet güzel bir fikirdi. Zaten eyleme dönüşmeyen fikirler bazında değerlendirirsek, kendimi çok başarılı buluyorum.

Her halükarda, iş hayatımda olduğumdan daha disiplinli, daha üretken bir hale gelmiştim. Bırak hatunla beraber evden çıkmayı, ondan önce uyanıp spor yapıyor, duştayken eski aşkım The History of Rome'u dinliyordum yeniden. Kalan "iş günüm" zaman bolluğunun altında ezilmesin diye, ona ufaktan bir iskelet kazandırdım: Şu saatte dil kursu, şu saatte ingilizce öğretmenliği, boks antremanı, simya... Tüm günü doldurmaktansa, bu "omurların" arasını verimli biçimde doldurmak çok daha kolaydı.

Akşam eve döndüğümde, yorgunluğu ve stresi atmak için tek başıma viski içmiyordum artık. Bu bile yalandı gerçi, stres atmak dediğim şey stresi ertelemekti sadece. Şimdiyse arkadaşlarla şarap içiyordum, sudan ucuz ve huzur kadar lezzetli. (Haha dayanamadım pardon, o kadar da dramatik değil değişim. Ama Piano Man haklı: "...but it's better than drinking alone")

Bunları, herkes için üretkenliği ve tatmini arttıracak bir formül olarak sunmuyorum. Kimisinin işi, zaten kendi uydurabileceği herhangi bir sistemden daha üretken, daha manalı. İlla kansere çare arayan genetikçi olmanıza da gerek yok, atıyorum fırın açmışsın, şehirdeki en güzel ekmeği yapmaya çalışıyorsun ("genetikçi olmadı, fırıncı oldu, o da olumlu"). Hatta işinden tam olarak tatmin olmana bile gerek yok, başta da kısaca değinmiştim, iş-hayat dengesini yeterince tutturabilmiş bir sürü insan var. Ben onu beceremediğim için sisteme reset atıp alternatif bir yola saptım.

Bu yolun başındaki virajlara tek gözümü karartıp girmiştim, çünkü diğeriyle uzak düzlükteki asıl hedefe odaklanıyordum: yazmak.

 

Sen de Yaz Yaz Yaz

Aslında yazmak bir hedef değil, yolun kendisi. Eğer hayalinizde, günün birinde bir dağ evine kapanıp, günde 20 saat çalışarak hayatınızın romanını yazmak varsa, o hayali unutun. Zaten o bir hayal değil, bir film karakteri. "Acı çeken deha", pazarlaması kolay bir tip ama gerçek hayatta, başarılı yazarların çoğunun paylaştığı tek "olağanüstü" özellik, her gün yazmaları. Dehalar gerçekten seyrekler ve her zaman da daha iyi değiller.

Zaten kariyeri bunun bilinciyle bırakmıştım, yani sadece boş zamanında hobi olarak yazdığı için o kritik eşiği geçemeyen, bir başka sıradan trajedi olmamak için. Zaman, iyi olmanın garantisi değil (iyi olmak da başarılı olmanın). Ama "belki biraz daha çabalasaydım, kim bilir..." pişmanlığı, "enayi gibi güzelim işimi bıraktım şimdi tezek karıyorum" pişmanlığından daha korkunç olsa gerek.

Şimdi çok önemli bir şey söyleyeceğim, belki de vereceğim en önemli tavsiye:

Babanızı bir sala koyup denize salmayın. Yaşı ne olursa olsun.

İkinci önemli tavsiyem de şu: Farkında olmadığınız riskleri almak cesaret değil aptallıktır. Ben bu yola, büyük ihtimalle başarısız olacağımı bilerek girdim.

Kişisel gelişim hikayelerinin çoğunun vardığı nokta, "eğer gerçekten inanırsanız başarırsınız"dır. (New age versiyonu: Evren size gerçekten istediklerinizi verecektir, Alpha Centauri'ye doğru domalın ve chakralarınızı açın).

Üzgünüm, evren hiçbirimize bir şey borçlu değil. Sırf sen inandın diye, etrafındaki tüm sistemin sana göre kendini ayarlaması nasıl bir benmerkezciliktir. 21. yy dinleri bunlar.

Her başarılı insan, kendisine mikrofon uzatıldığında "sonuna kadar inandığını" söyleyebilir ama o sahnelerde duyamayacağımız her başarısızlık hikayesi de inançlı insanlarla dolu. Ve evrende başarısızlık hikayeleri, başarı hikayelerinden daha bol. Çocukluğunda astronot olmak isteyenlerin kaçı astronot acaba? Ya da tersten sorayım: Muhasebecilerin kaçı çocukluğunda muhasebeci olmayı hayal ettiler? New York'taki garsonların kaçta kaçı oraya aktör, senarist, yönetmen olmak için gitti, kaçta kaçı garson olmak için?

 

İlham Endüstrisi

İnsanın hayalindeki işi yapabileceği fikri, epey modern bir kavram aslında. Önceleri kimse işinden mutluluk beklemiyordu, sadece güvence ve karın tokluğu bekliyordu. Tıpkı evlilikten de mükemmel bir uyum yerine, aynı temel şeyleri, yani güvence ve karın tokluğu beklemeleri gibi. Biz 20.yy'da inandık, hayattan ideal eşi ve işi beklemenin makul olduğuna. 21.yy'da da, ideal işimizden, maksimum başarıyı beklemenin makul olduğuna inanıyoruz. 

Bir final maçının son dakikasında, penaltıyı atacak oyuncu da kaleci de sezon boyu aynı motivasyonla çalışmış, aynı özgüvenle oraya gelmiş, şimdi de aynı imanla kendi tanrılarına dua ediyorlar. Evren sadece birine istediğini verecek ve istatistikler kaleciden yana değil. Benim de yeteneğim, disiplinim ve inancım kaderimde oynamalar yaratabilir elbet ama istatistikler yazarlardan yana değil. "İlham endüstrisi"nin şarlatanları, hayatta almayacakları riskleri başkalarından bekleyip, üstüne bu şahane tavsiyeler için para istiyorlar. Siz siz olun, risk alacaksanız gerçekten cesur bir şekilde, yani hesaplayarak alın.

(Gattaca, NASA içinde yapılan bir ankette, yakın zamanda gerçekleşmesi en olası bilimkurgu seçilmişti. Bilim tarafını ben de seviyorum ama kalan kısmı biraz sakat. Ethan Hawke, kendisinden daha üstün olan kardeşini yüzmede nasıl yendiğini anlatırken, "geri dönüş için enerji bırakmamıştım" diyor. Ethan Hawke gibi risk hesabı yapmayın. Gattaca 100 kere çekilse 99'unda boğulurdu. Verilmiş sadakası varmış, haberi yok)

Bu noktada, neden geçen bölümlerde birikimin öneminden bahsetmiş olduğum iyice anlaşılmıştır: Seçeneklerden biri "boğulmak", yani sefalet olmamalı.

Bakın benim yazı için seçtiğim konu, kritik düşünceyle, düşünmenin ve inancın psikolojisiyle alakalı. Bunları yeterince seviyorum ve yeterince önemli buluyorum. Ama yeterince iyi yazsam bile, yeterince başarılı olmam zor. Sonuçta konu futbol, kadın veya komplo teorileri olmayınca, arz-talep eğrileri boğazına dolanıp sıkıyor. Bu yüzden kendime uzunca bir "başarısızlık süresi" koydum. Eğer 3 sene değil de 3 ay olsaydı bu süre, size 3 bölüm öncesinden penis büyütme pili reklamlarını dayamıştım. Hem bu süre sonunda tam bir hüsrana uğrasam bile, en kötü ihtimalle ne olabilir ki? American Beauty'deki Kevin Spacey gibi bir fast food restoranına müdür olur, tüm gün ot çekerim. Hayalkırıklığı evet, ama dünyanın sonu değil.

 

Bu açılardan bakınca, seçimim eskisi kadar dramatik gözükmüyor, ilham endüstrisinin istediği seksi ölçülere girmiyordu. Ama çok geçmedi, gerekenden fazla dramaya bulaştım. Zira ilk sene dolmadan seyahat planlarım bitmiş, aksiyon safhasına geçilmişti. Günlük rutinimi, yeni dostları, şarapları ve en önemlisi desktop bilgisayarımı bırakıp, tekrar evsiz biri olarak yollara düştüm. İstikamet: Japonya'nın köyleri, Endonezyanın ormanları, Nepal'in dağları... Kitapları oralardan da yazabilirdim. Zaten maymunlar, daktilo ve Shakespeare hakkındaki meşhur lafı biliyorsunuzdur.

(Gelecek bölüm bu seyahatlerin nedeni, nasılıyla ilgili. Arkası yarın, bilemedin sonraki gün)

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #6: "Wanderlust"

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #6: "Wanderlust"

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #4: İstifa Macerası

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #4: İstifa Macerası