Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #6: "Wanderlust"

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #6: "Wanderlust"

Önceki bölümde işi bıraktıktan sonraki ilk günler, haftalar ve aylarda etraftakilerin tepkilerinden, yeni bir disiplin gereğinden, uzun vade hedeflerin riskinden bahsetmiş, gelmişken ayıp olmasın diye kişisel gelişim endüstrisine gereken lafları çakmıştık. Tam bir düzen oluşmuştu ki, uzun zamandır planladığım seyahatler geldi çattı. Bugün bu seyahatlerin niyesine ve nasılına bakacağız...

 

Toprağın Dervişi

Olur olmadık herkesin dilindeki kelimelerden biridir "wanderlust". Halbuki daha şık durduğu için profillerine bunu koyanların çoğunun derdi, bilinmeyeni kovalayıp kendini geliştirmek değil, alıştıkları şeylerin az biraz değişik versiyonunu yaşayıp, çok geçmeden konforuna dönmek. 

Bana da hayallerim sorulduğunda, "e dünyayı gezmeeek" demiştim yıllarca, o zamanlar wanderlust kelimesini bilmediğimden. Her hayal gibi söylemesi yapmasından, düşünmesi planlamasından daha zevkli. O yüzden de bu hayalin altını hiç doldurmamıştım. Hiç düşünmemiştim kaç günden sonra bir yeri gezmiş sayılacağımızı, kaç meşhur binayı gördükten o yeri "bitirmiş" olacağımızı.

Bu soruları, yıllar önce ağırladığım biri sordurmuştu bana. O aralar Couchsurfing'e sardığımdan, ev kelimenin gerçek anlamıyla bir yolgeçen hanıydı, her hafta bir düzine insan kalıyordu. Fakat bu bahsettiğim kişi, diğer yüzlercesinin aksine, yürüyerek gelmişti. Sadece eve değil, şehre yürüyerek gelmişti. Ve yürüyerek başka bir şehre gidecekti. 

Daha önce de aylarca yürüyen, sadece acil durumlarda otostop çeken çılgınlar tanımıştım ama onlar eninde sonunda normal hayatlarına dönüyorlardı. Bu elemanın ise normal hayatı buydu. Geldi, kendini temizledi, tam bir öküz gibi yedi, sonra uyudu. İlk konuşmamız iki gün sonra gerçekleşti. Herkesin ona aynı soruları sorduğunu tahmin ettiğimden, sanki sanayileşmiş bir kıtayı yürüyerek yaşaması çok normalmiş gibi, bambaşka şeylerden konuştuk. Ama sonunda dayanamayıp patladım:

"Ya hacı, allahaşkına senin olayın nedir?"

Adam tam bir fıçısız Diyojen gibi cevap verdi:

"Asıl senin olayın ne allahaşkına, niye senin yaşamının normal olduğunu düşünüyorsun?"

Diyemedim ki "Sistemin içinden beslenip, onun dışındaymış gibi atıp tutmak kolay. Yattın, yıkandın, yedin, içtin. Yarın başka yere gidip aynısını yapacaksın, yine benim gibi birisinin misafirperverliğiyie. Üç kuruşunda gözümüz yok zaten de bari artistik yapma" (Nasıl ukte kalmışsa içimde, yıllar sonra kelimesi kelimesine söylüyorum). 

Tabii bu eleştirim adil değildi. Adam dağa çıkıp, ot yiyerek kendi kendine yetmeyi savunmuyordu, sadece kendi normalimi sorgulamayı tavsiye etmişti. Çok geçmeden ekledi:

"Benim için bir yeri görmek, oranın en meşhur anıtlarını fotoğraflamak değil. Trip Advisor'da gözükmeyen şeyleri istiyorum. Ben insanlardan hikaye alıp, başkalarına satan bir tüccarım aslında. Ve bundan para kazanmadığım için, tüccarların yüzkarasıyım"

Bir başka deyişle, onun asıl sorusu şuydu: "Kaç insan tanıdıktan sonra bir yeri gezmiş sayılırız?"

 

Internet Dervişi


Biraz ileri saralım: Aradan yıllar ve yüzlerce turist geçtikten sonra bir başka gezgine rastladım. Internet sayesinde bu işten para kazananlardan cemiyetinden. Facebook hesabına bakınca kıskanmamak elde değil: Bir gün orada bungee jumping yapıyor, ertesi gün şurada güzel bir binanın önünde...

Binlerce "arkadaşı" gibi onu Facebook'tan takip etmek yerine, bir gün peşine takıldım. TripAdvisor'da çıkan her anıta, saraya, manzara noktasına gittik. Oralarda, işi için gerekli selfielerden ve sponsorlarına yapılan sosyal medya maymunluklarından arta kalan zamanda biraz bakınabildik etrafımıza. Sonra alelacele bir cafe bulup, bir sonraki durağına gidiş lojistiğiyle uğraştık. Senenin hemen her günü böyle yaşadığını düşündükçe benim başım döndü.

Tüm gün beraber olmamıza rağmen belki 10 dakika konuşmuşuzdur. Hikayeleri arasında Instragrama sığdıramadığı hiçbir şey olmadığından, konuştuğumuz o kısa sürede de bana anlatabildiği tek hikaye, yaşam stilinin kendisiydi. Sadece meta-anlamından ibaret bir gezginlik... Bu tüccar da gezginlerin yüzkarası olsa gerek.
 

"Tourists don't know where they've been, travelers don't know where they're going"
--Paul Theroux

(Turistler gittikleri yeri, gezginler gidecekleri yeri bilmezler)
 -- K. Atatürk

 

Doyasıya Zevk


Kariyeri bıraktığımda gün de kafamda seyahat vardı ama artık bunun altı doluydu. Önce neyle dolu olmadığından bahsedeyim. Mesela "Hayatı doyasıya yaşamak" için gezmeyecektim.

Bu istek, hem özgüven eksikliği yüzünden etrafımızdakiler için yaşamaktan kaynaklanıyor (profilleri bezeyen "wanderlust"lar, Internet dervişinin selfieleri, vb) hem de tüketim kültürüyle bağlantılı Hedonist baskıdan:

"Anı yaşa", "maksimum eğlence", "tadını çıkar"...

Vallahi Hedonist olmak antik Yunan'da kolay olmalıydı, evinde yere uzan, üzüm şarap müzik muhabbet, ohhh. Şimdiyse o kadar çok seçenek var ki insan ne yapacağını şaşırıyor. Hepsi de çılgınlar gibi eğlenen genç ve güzel insan imajlarıyla destekli. Bunları aşmak zor. "Kendinize güvenin"in ne kadar boş bir öğüt olduğundan bahsetmiştim. O yüzden gençlere tavsiyem şu:

Ben neyi tavsiye edersem edeyim, sizin derdiniz maksimum seyahat, maksimum selfie ve umarım maksimum seks olacaktır. Dolayısıyla imkan bulur bulmaz gidin gezin, planlı plansız farketmez, hevesinizi alın. Her gördüğünüz şey yeni olacak, her tanıştığınız insan ilginç gelecek zaten. O yaşlarda ucuza da getirirsiniz, iki kuruş vermemek için tren istasyonlarında sabahlamak koymuyor insana. (Bu arada yarın gece bir havaalanında sabahlayacağım).

Ben bu süreci, hızlı hızlı bir sürü ucuz bira içmekten, ağır ağır içilen kaliteli bir biraya geçişe benzetiyorum. 18 yaşındaki birinin derdi çabucak sarhoş olmak ve -özellikle erkekse- etrafına ne kadar içebildiğini göstermek. Bira bu amaçlar için kullanılan bir araçtan ibaret. Hayatın tadını çıkaracağım derken, ertesi sabah midenizde ne varsa çıkarırsınız. Ama insan bu safhadan geçecek ki, sonradan biranın kendi zevki için içilecek bir şey olduğu keşfetsin. Sonuçta dış dünyadan gelen baskıyı insanüstü bir iradeyle yenmek yerine, kontrollü biçimde ona kapılıp, o evreyi kapamak daha iyi. 

 

Hayatın Anlamı Malezya'da


"Hayatın anlamı"nı bulmak amacıyla da seyahat etmeyecektim. Birçok insan, laf çakmaktan yorulmayacağım o ilham endüstrisi yüzünden, umutsuzca, delice bir arayış içinde yola çıkıyor. Şu anda bu satırları yazdığım kutsal şehir, bu şekilde gelip gurulardan babalardan medet umanlarla dolu. İki adım ötesindeki boku temizleyemeyenlerden neyi öğrenecekseler artık?

Eh, her köşe başında aradığın bir şeyi, yeterince köşe sonrası illa ki göreceksin. Yahut gördüğünü sanacaksın. Peki kaçıncı turist kazığını yedikten sonra o peşinde koştuğun egzotik yerin burası da olmadığını anlayacaksın? Kaçıncı bin dolar sonunda para hakkında düşünmek materyalizm değil de bir zorunluluk olacak? "Aradığımı burada da bulamadım" hissini yaşayacaksın ama "ne arıyordum ki" sorusuna cevap veremeden.

***

Malezya'nın adalarından birinde, sahil boyunca uzanan kalabalık otoyolun bir noktasında, ağaçların 20 metre içine girince, karşınıza ayrı bir dünya çıkar: Ahşap bir kulübe, muhteşem bir bahçe ve adanın en güzel koyu. Zamanında burası da her yer gibi tropik ağaçlarla kaplıymış ama tek bir adam ortalığı temizlemiş, o bahçeyi ve kulübeyi yapmış.

O adamla tanıştık. Güneşten yanmış ve buruşmuş bir derinin altında, epey sıkı bir vücut ve yaşını gizleyen bir zindelik vardı. Koydaki kulübe onun evi. Kulübeden geldiğimiz yöne doğru bakıyorum, hemen otoyolun diğer tarafında 30 katlı lüks binalar gözüküyor. Medeniyetin ortasında görünmez kalabilmiş bir cennetteyiz.

Evsahibimiz olan Robinson Crusoe, aslen Avrupalı bir biyolog. Patentlerinden büyük paralar kazanınca, hayatın gerçek anlamını bulacağım diye buralara gelmiş, yıllarca dolanmış, tık yok. Sonra pes edip bir yere çökmüş, evlenmiş, çoluk çocuk. Para da bitmiş, elinde bir tek ev kalmış: Koydan gördüğüm o 30 katlı binadaki bir daire. Zamanla dalışa merak sarmış ve bu koya taşınmış, biraz karısından bıktığı için, biraz da denizle içiçe olmak için. Bazen adanın yerlileri, buna acıyıp yemek veya kıyafet bile getiriyorlarmış, bizimki de hiç çaktırmıyor evsiz olmadığını. Ve bu haldeyken bile, yeni rolüne bu kadar adanmışken bile, bana dediği şuydu: "Ben bu dalış işiyle, hep kaderimde olan bir mutlu sonu keşfetmedim, hele hayatın anlamını filan hiç bulmadım. Bir sürü çıkmaz yola saptıktan sonra kendime bir anlam yarattım, şimdi yeterince mutluyum". 

Önceki bölümde, yazmanın bir hedef değil, bir yol olduğunu söylemiştim. Elbette yol üstünde ufak hedefler var (Altın Kalem ödülü, Bordo klavye madalyası, vb) ama sonunda 30 dile çevrilecek bir başyapıt yaratma hedefiyle, ne idüğü belirsiz bazı "gerekli şartlar"ın oluşmasını yıllarca beklememeli kimse. Seyahat için de fikrim benzer:

Sonunda ulaşacağınız bir hayat iksiri, paketlenmiş bekleyen bir adet "hayatın anlamı" yok, yolculuğun kendisi için yoldasınız ve bu süreçte bazı anlamlı şeyler yapabilirsiniz.

 

Gönüllülük

Ben de yıllarca başkaları için veya "carpe diem" için geze geze, sonunda kendim için anlamlı bir amaç buldum: Toprağın dervişinin, insan hikayelerine olan yaklaşımı hoşuma gitmişti ama kendisi sürekli yolda olduğu için, bu hikayeleri dışardan gözlemliyordu. Ben o hikayelerin yeşerdiği hayatların da için de olmayı sevdim, en azından geçici bir süreliğine. Bu yüzden gönüllülük yaparak seyahat ediyorum. Yani Rahibe Teresa olduğum için değil, merak ettiğim hayat kesitlerine ulaşmak için gönüllülük yapıyorum.

Bunu yapmanın tek bir yolu yok elbet. Örneğin bu vesileyle, bazen eski hayatımdaki benle karşılaşıyorum. Yani işi gücü parası bol, zamanı az olan insanlarla. Değişik bir şeyler yapmak için, kendilerini zorlayarak "voluntourism"i bulmuşlar. En fazla 1-2 haftaları olduğundan, her şeylerini organize eden şirketler aracılığıyla gelip, bir köy okulu inşasına yardımcı oluyorlar, sonra bir sürü fotoğrafla yüklenmiş ve birkaç bin dolar hafiflemiş şekilde eve dönüyorlar. Kendilerini çok ciddiye almadıkları sürece sıkıntı yok, üstelik verdikleri paralar da o programları desteklemeye gidiyor. 

Zamanı parasından ve hırsından bol olanlarsa, bunun daha az endüstriyelleşmiş bir şeklini yapabilirler. Bazı yerlerde STÖ'leri sizi yönlendiriyor, bazı yerlerde ise sistem torrent ağıymışçasına "peer-to-peer" işliyor, yani kişiler birbirlerini buluyorlar (örn: workaway, helpx, wwoof). Genelde işler part time oluyor ve ortada pek para dönmüyor. İşten kalan zamanınızda turistlik yapmazsanız, Hindistan'daki masrafınızla, Japonya'daki masrafınız hemen hemen aynı olacak, yani günde bir kaç dolar.

Bazen düşünüyorum, önceki hayatımda şirketim beni bir yere danışmanlığa gönderdiğinde, günlüğümü 1500 dolar üzerinden faturalandırıyordu. Şimdiki hayatımda ise, pek yer değiştirmezsem, bu parayla yarım sene yaşayabilirim sefalet çekmeden. Daha gerçekçi bir senaryonun da çok farkı yok: Vizeler, sigortalar, biletler, biraz turistlik, yani herşeyi işin içine katınca aylık 500 dolar masrafımız var. Hiç işime yaramayan dandik bir takım toplantısı için, Bahreyn'de 3 gün kaldığım otele şirketin 1500 dolar verdiğini hatırlayınca dellenmemek elde değil. 

***

Para kısmını bunlardan hiç haberi olmayanlar için yazıyorum, yoksa asıl meselenin o olmadığı bariz. Bugün 10 milyon dolarım olsaydı da otelde kalmazdım (belki ayda bir gider, minibardaki içkilerin içini suyla doldurup çıkardım). Zira bazen en beklenmedik yerde öyle bir şey oluyor ki...Bilgisayar kullanmasını öğrettiğim köylü kızın, ertesi hafta annesinin arkadaşlarını etrafına toplayıp onlara Internetten şarkı dinlemesini öğretmesini, kadınların yarı şaka, yarı ciddi bu kıza kulak kesilmelerini görmek gibi. Bana eski bir yemek yapmasını öğreten yaşlı kadının, ertesi ay cenazesine gidip konuşma yapmak gibi. Bir Japon köy pazarında meyve sebze satarken tanıştığım teyzelerin, ertesi gün bana kurabiye yapıp getirmeleri gibi... Bunlar parayla alınacak şeyler değiller.

Bazen bu gönüllülük tecrübelerinin yüzeysel kaldığı da oluyor. Mesela bir çiftlikte alt tarafı bir haftalığına çalışan düzinelerce turistten birisin, yerel hayatla kaynaşamıyorsun, ev sahibini zar zor görüyorsun. Bu tip durumlarda benim büyük bir şansım var, o da yazarlığın ve gönüllülük bazlı seyahatin, birbirlerini tamamlamaları. İlki uzun dönem bir amaç getiriyor, ikincisi ise gündelik hayatı anlamlı kılıyor, ayrıca hikayeleriyle belki ilerde yapacağım bir projeye malzeme oluyor.

Eğer 20 yaşında, enerji, hırs ve fikir dolu biri olarak, haritaların unuttuğu bir köyde çalıssaydım, günün kalan saatleri bana bir vakit israfı gibi gelebilirdi. Belki ilk ay değil ama üçüncü beşinci ay, bu histen kaçmak iyice zorlaşabilirdi. Şimdiyse deliye her gün bayram, bana her yer ofis. (İşin komik tarafı, asıl 20 yaşındayken zamanınız bol ve muhtemelen zaten onu israf edeceksiniz, yani her halükarda korkacak pek bir şey yok)

 

Ahlaksız Teklif

Genel çerçeveyi anladık, seyahat isteğinin altını üstünü doldurduk. Bu seyahatlerin detayından bahsetmeyeceğim, oralara girersek bu dizi bitmez, ama senaryoda son bir sürpriz var, onu anlatmam lazım.

Yolculuğumun ilk durağı bir düğündü (benimkisi değil, bir arkadaşınkine bakıp çıkacaktım). Yani ironik olarak düzenin, yerel hayatın simgesi olan bir tören. Oradaki görece konfordan sonra, sıcak suyun lüks sayıldığı ve hamamböceklerine isim vermenin adet olduğu (o kadar büyük olunca "aaayyyyy bu neeee!" diye hitap etmek ayıp oluyor, alındığını görüyorsun) bir hayata geçiş, sandığımdan çok daha kolay oldu. 

Tam bunun rahatlığın ve yeni şeyler öğrenmenin heyecanının zevkini çıkarıyordum ki, yakın geçmişten bir yankı duydum: Eski müşterilerim cazip bir teklifle, onlar için serbest çalışmamı istiyorlardı. Yeni alıştıgım hayattaki sıfırlardan daha şişman sıfırlar öneriyorlardı. Ve ben hayır diyemedim.

(Dizinin son bölümü, bu viraj ve sonrasında Himalayalara giden son düzlük hakkında. Arkası yarın...vallahi yarın)

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #7 (Son): Dağlar Dağlar

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #7 (Son): Dağlar Dağlar

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #5: İ.S. 1

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #5: İ.S. 1