Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #3: Para Para Para

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #3: Para Para Para

Önceki bölümde...

Kate adanın yakışıklı çocuğu Sawyer'a göz kırpmış, Walter White JR yine kahvaltı etmişti. Biz ise piramidi tırmandıkça değişik tuzaklarla karşılaşıyorduk: Güvence arayışı ve açgözlülük. Rahata batmak ve aşırı tüketim. Statü bağımlılığı ve egonun kendini vazgeçilmez görmesi. En sonunda da, çocuklarımızı bahane edip tüm sorularda o şıkkı işaretleyerek, hayatımızı gerçekten sorgulamayı bırakmak.

(Somuttan soyuta giden bu zincirin herhangi bir halkasında duyulan tatminsizliğin nüanslarını, 3 Nobel almama yetecek kadar analojiyle anlatmaya çalıştım, şimdi de açıkça tekrarlayayım:

Herkes için doğru olan tek bir "aydınlanma yolu" yok. Örneğin, Türkiye'de yaşayan çoğunluk için hayat, %90'ı maddi olan bir mücadele olarak başlayıp öyle bitecek. Bu düzen içinde bir anlam bulmalı insanlar. Onlara "niye bu kadar materyalistsin?", "niye statüye önem veriyorsun?", "niye çocuğunun illa özel okulda okuması lazım?" demenin alemi yok. Kişisel gelişim endüstrisinin çoğundan, bu hayal tacirliği nedeniyle nefret ediyorum.

Ama daha önemlisi, o değişik yolların ulaştığı belli bir "aydınlanma" da yok. Yani hayatı %10 maddi mücadele, %90 felsefi sorgulama olanların da varması gereken bir zirve yok. Varsa da ben bilmiyorum; bu dizinin "tüm bu yollardan geçtim, doğruyu buldum ve şimdi size facebook profilinize koyabileceğiniz bir formatta sunacağım" şeklinde bitmeyeceğini söylemiştim. Nasıl biteceğini de hala bilmiyorum, senaristler alacaklarını bahane edip kaçtılar. İşte materyalizm, işte açgözlülük.)

 

Fiyat Etiketleri Olmadığında İnsan Ne Alır?

Zorunda kalmadığım sürece, yenilenemeyen kaynaklarım olan sağlığımı, zamanımı ve enerjimi bu kadar "ucuza" satmayacaktım. Onları neye harcamam gerektiğini anlamak için basit bir soru sormuştum: 

"10 milyon dolarım olsaydı ne yapardım?"

Şartları zor olanlar için sorunun kendisi, hayatı daha tanımamış gençler içinse cevaplar anlamsız. Fakat kalanlar için pratik değeri olan bir soru. Böyle bir paraya geleceğimizden değil, önceliklerimizi anlamak için.

"Yarısıyla gayrımenkul alır, kalanının 3/5'iyle fındık işine girerdim" gibi yatırım cevapları da bu yüzden asıl soruyu cevaplamıyorlar. "Fındık işinden de 100 milyon dolar kazandın, ne yaparsın?" sorusuna erteleme yapıyorlar sadece. "Annemi tatile çıkarırdım" gibi şirinliklerden de bahsetmiyorum. Ne yani, hayatının kalanını günde 8-10 saat boyunca anneni tatile çıkararak mı geçireceksin? Bunlar bir anda kucağına 10 milyon konan birinden toplumun yapmasını beklediği şeyler.  Ben, kendimle başbaşayken ne yapacağımı merak ediyordum.

Bir süre düşündüm ve sonra kendimle başbaşa olmayı sıkıcı bulup, Sophie Marceau'yu davet etmek için 9 milyon dolarlık bir bütçe ayırdım (bunun yarısı, kızarkadaşıma gidecek bonservis bedeli). Şu kadın konusunu sonsuza kadar ve hesaplı biçimde halletmenin yolu, zirvede bırakıp gitmeyi bilmekten geçiyor olmalı.

Geriye kaldı 1 milyon dolar. Dünya'yı değiştiremeyecek ama kendinizi özgürleştirecek kadar bir zenginlik. Bununla 24 saatimi nasıl dolduracağımı düşünürken, aklıma gelenler gayet rutin şeylerdi: Resmen belgesel izlemek ve podcast dinlemek ilk sırada, bu kadar klişe olunur. Fazla fularlarımdan kurtulmak için biraz daha çabaladım: Spor yapmak, iyi yemek yapmasını öğrenmek, doğada vakit geçirmek, şu Fransızca eziyetini bir zevke dönüştürmek, eskiden okuduğum kadar kitap okumak, hiç yazmadığım kadar yazmak. Gönüllülük yapmak, seyahat etmek...gönüllülük yaparak ve yazarak sehayat etmek? Dahiyane fikirlerin ardı arkası kesilmiyordu.

(Bir amaç bulma konusuna daha sonraki bir bölümde değineceğim. Spoiler alert: spor yapmak değil. Yani yazmak da ne yazmak ve niye yazmak, gezmek de nereleri ne için gezmek.. Bunlar önemli sorular ama şimdilik sadece işten boşalan o saatleri, yani 24 saatin en az 10'unu, doldurabilir miyim onu merak ediyordum)

Listesini yaptığım şeylerde sabit bir tema vardı: Ağır yaşamak. "Şu yürüyüşü yapana kadar kaç tane email cevaplar, yeni telefon bakar, düğün davetiyesi hazırlar, çocuk yuvası araştırır, tatil rezervasyonu yapar" gibi şeyler düşünmeden ağır ağır yürüyebilmek, ağır okuyup, ağır gezebilmek. En büyük lüks, acele etmemek olsa gerek.

(Bilimkurgunun güzel bir yanı var, dandik hikayelerde bile bir iki güzel fikir oluyor. Epey dandik bir film olan Out of Time'ın bence en iyi sahnesi, zenginlerin şehrine gelen kahramanımızın, herkesin ne kadar ağır yemek yediğine şaşırmasıydı) 

 

Özgürlük Muhasebesi

Listeme bakınca basit bir şey farkettim. Konumuz için bir belgesel niteliğinde olan muhteşem Office Space filminden gelsin: "Bunları yapmak için 1 milyon dolara ihtiyacın yok ki". 

Peki tam olarak ne kadara ihtiyacım var? Şu para konusuna bir el atalım, zira en müthiş felsefeler ve en baba sözler dahi, basit matematiği eğip bükemez. Zaten bir mühendis olarak illa rakam görmem, bütçe yapmam lazım.

O son otel kahvaltısı üzerinden en fazla birkaç şehir ve birkaç başka otel geçmişti ki, bir müşteri toplantısı sırasında konuşulanları dinlermiş gibi yaparken, hesap kitaba dalmıştım:

  • ABD'nin pahalı bir şehrinde ne kadar harcıyordum? 1000 dolar kira, ayda toplam 2000-2500. Ama standardımı düşürebilirdim.
  • İstanbulda yaşasam ne kadar harcarım? 1000 lira kira, ayda toplam 2000-2500 tl? Ne bileyim, konforuna bağlı.
  • Peki seyahat edersem? Hiçbir fikrim yok, 250 euro da olabilir 2500 euro da. Tamamen rahatlığa bağlı.
  • Mars? Oksijen yüzdesine, nefes alma rahatlığına bağlı.


Anlaşıldı, ilk yapılacak iş, bir minimum hayat standardı belirlem....

-"İmmanuel bey, siz ne düşünüyorsunuz bu proje takvimi hakkında?"

Bu bey lafına hala alışamadım. Sanırım kadın olduğum için. Şaka şaka, şimdi yavaşça o mesaj butonunu yere bırak. Türkiye'de "bilmemne bey"den "enseye parmak, göte şaplak" moduna geçiş, eğer izin verirsen, en fazla 3 gün alıyor, o yüzden Amerikalılık yapıp "senli benli konuşalım" diyemiyorsun, cıvıyan cıvıyor, kalan da alınıyor.

-"İmmanuel bey?"
-"Benim üstünde düşündüğüm en son takvim, Pirelli takvimiydi. Çok güzel şeyler düşündüm onun hakkında".
-"Efendim, anlamadım"
-"Diyorum ki deveyi pireyi yakmak için, yorganı ayağımıza göre uzatmak...şey..benim midem bozuk da biraz, bir tuvalete gideyim.

Bozuk değil ama olabilirdi de, her gün 50 bardak çay dayıyorsunuz misafirperverlik adı altında. "Teaboarding" diye bir işkence çeşidi olmalı. Neyse, tuvalette hesaplara devam.

Minimum konfor seviyemi anlamak için tüm fazlalıklardan kurtulmam lazım. Şanslıyım: Borç yok, hastalık yok, ailenin bir ihtiyacı yok. Çoğu insan daha bu noktada batıyor, hayata negatiften başladıklarından. Ev yok, araba yok, mobilya yok. E zaten epey hafifmişim. Mücevher yok, kıyafet yok... Ulan hiçbir şeyim yokmuş benim, çıplak mıyım yoksa? O yüzden mi toplantıda sürekli büyümeden konuşuyoruz? 

Ana giderlerim kira, yiyecek ve sigorta olacak. Son ikisi fazla değişmiyor ama ilkini azaltmak için ucuz bir şehre taşınmalı. Bu şehirden beklentilerim ne? Sophie Marceau gibi kadınlar. Hayır, unut onu artık, seninle sadece paran için birlikte oldu, üstelik o da hayalindeydi. Bana gereken şeyler Internet, sıcak su, toplu taşıma, zengin kültürel miras, doğaya yakınlık. Arada sırada halka açık festivaller, galeriler, müzeler. Mümkünse dini sektler arası savaş olmasın. Evet paket olacak.

Bu kriterlere uyan yerlerde, sıfır lüks içeren ama rahat bir hayatın etiketini aylık 500-1000 dolar olarak tahmin ettim. Tabii geleceği de düşünmek lazım, zira yaşlandıkça konfor isteği artıyor. Her sene giderleri %10 arttırdım bunun için. Belki bir çocuk? "Benim çocuğum en iyisine layık" kafasında olursam, giderlerim %500000 artacak, aksi halde %50. Excel tablom şimdi birşeylere benzemeye başladı. Şu köşeye mutlu bir pivot table koyalım, şu kolonun da net present value'sunu aldık mıı....

-"İmmanuel bey, daha uzun sürecekse toplantıyı yeniden set edeyim"
-(Hay settir git ulan) "Ya kusura bakmayın, bitti işim, şimdi geliyorum".

Acele sifon. Bu sifona "yalan rüzgarı" diyorum. Her türlü yalan dolan iş için girilen tuvalette, şüphe çekmemek için basılır. Hele endüstriyel güçteyse, o su akıntısının yarattığı hafif bir rüzgar olur, nereleri serinlettiğini tahmin edebilirsiniz.

 

Zenginlik ve Birikim Hakkında

Giderleri biraz anladık, peki gelir tablosu nasıl olacak? Daha boş olacağı kesin. Ben "minimalist" diyorum, o zaman sanki kendi seçimimmiş gibi duruyor. 

Birikim kesin gerekli. Bu olmadan, değil kariyerinizi tümden bırakmayı, bir iş değiştirmeyi düşünmek bile stresli. İnsan anında evrim çizelgesinde 2 milyon yıl geriye, Maslow piramidinde de en alt kata dönüp, "yarın karnım doyacak mı?" moduna giriyor. Hadi o olmasın, "ailem halime üzülüp verem olacak mı?".

Bu seviyedeki sorunlar, hayata bakışınızla ilgili değil, objektif gerçeklikle ilgili sorunlar. Çözüm de kitaplarda değil, banka hesaplarında saklı. Evet bu romantik bir görüş değil ama Hint fakiri gibi yaşamayı göze alamayacaksanız, özgürleşeceğim diye daha da büyük bir esarete, baz endişelerin esaretine girmiş olursunuz. 

18 yaşındayken bu tip değişimlerin riski az elbette. Hem sefalet çekebilirsin, hem gelecek kaygın yok. Bir başka deyişle, cesaretinin ve cehaletinin çarpımı, varacağı en yüksek noktada. Batsan da maliyeti az. Öte yandan kariyerinin ortasındaki bir insanın böyle bir rahatlığı yok: 20'sinde sefil olana toplum "maceracı" der, 30'unda 40'ında sefil olandan ise uzaklaşır.

Ben birikimimi sihirli bir yoldan elde etmedim. İyi maaşlı işlerde yıllarca çalıştım ve aptal gibi para harcamadım, o kadar. Bu "maaş biriktirme" ve "aptal gibi harcama" kısımları önemli:

İlkin, birikim dediğim şey zenginlik değil, zira zenginlikle ilgili basit bir kural vardır: Kimse maaşla zengin olmaz. Avukatlar maaşla değil ortaklıkla zengin olurlar, doktorlar özel muayeneleriyle, yöneticiler hissedarlıkla, mühendisler start-uplarla, sanatçılar prodüksiyonla, öğretmenler dersanelerle, politikacılar rüşvetle ve kalan herkes de gayrımenkul spekülasyonuyla.

Eskiden, ABD'de orta direk bir erkek, 4 kişilik ailesini geçindirir ve çocuklarını okuturken, bir yandan da ev sahibi olabiliyordu. Veya Türkiye'de emekli ikramiyesi ile mütevazi bir daire alınabiliyordu. Aradan geçen zamanda, paradoksal biçimde, çoğunluğun yaşam standardı yükseldi ama orta direk için bu tip bir finansal özgürleşme zorlaştı. Ücret karşılığı emeğini satan biri, ancak yakasının rengini değiştirebilir. 

(Bunun bir istisnası, entelcede arbitraj denen şey. Yani Dubai'de çalışıp biriktirdiğin parayla Pakistan'da zengin olabilirsin. Anneni tatile çıkaramasan bile evinin önündeki mayınları temizletebilirsin mesela doğumgünü hediyesi olarak.)

İkincisi, artan maaşın çoğu, genelde işin kendisiyle birlikte değişen hayat stilini finanse etmeye gider. Bunu sadece, bir terfi sonucu taşınılan büyük şehirde artan kira gideri yüzeyselliğinde düşünmeyin. "Hayat stili finansmanı" ile kastettiğim asıl şey, kaliteli boş zamanın çok ender oluşu. Ellerimin ve kafamın işle meşgul olmadığı ve bana bir şeyler katacak aktivitelere ayrılan zamandan bahsediyorum. Bu ender olduğundan ve paranın aksine, yenisi yaratılacak bir kaynak olmadığından, temel arz-talep mekaniği işliyor. Yani insan doğal olarak bu zamandan maksimum fayda sağlamaya bakıyor ve bunu da bildiği tek yolla, o zaman dilimlerine büyük paralar gömerek yapıyor.

Haftada ancak iki saat mi zevkine araba kullanabiliyorum? O zaman en güzelinden bir Audi çekeyim altıma da değsin. Arkadaşlarla yemeğe mi çıkacağız? O zaman en baba yerde yiyelim. Kültürümüz kaldırmayabilir ama cüzdanımız kaldırıyor. 

Çevrendeki herkes aptal gibi para harcayınca, sen de bundan etkileniyorsun. Onlar iyi bir restorana giderken, sen evde oturup, masada adına konulan sandalyedeki tablete skyple'la bağlanacak değilsin. Sana iyi bir doğumgünü hediyesi alanların doğumgünü gelince "ben bu işleri fazla materyalist buluyorum" diyecek değilsin. 

Bir süre sonra, bu kollektif aşırılık, başlarda bahsettiğim "hakedilmiş lüks ve statü sanrısı" ile elele veriyor: "Pahalı şarap seçemeyeceksem ne diye o kadar çalışıyorum. Madem o kadar çalışıyorum ve haftada bir gece eşimle dışarı çıkabilmişim, o zaman en iyi şaraba layık değil miyim?". 

O şaraptan zevk almanı sağlayacak kültürü yeşertmek için gereken zamanı ve enerjiyi satın alamazsın, onun bir kısayolu yok. Kültür ve zevk, zaman ile edinilir, para ile sadece tüketilirler. Çok zamanda kazanılan parayı, az zamanda harcayarak hayatı "hacklemek" ve kaliteli yaşamak mümkün değil.

 

Piyasayı Yenemezsiniz

Yavaş yavaş edindiğim bu birikimi iyi değerlendirmem gerekiyordu. Finansal yatırımın mantrası "diversify"dır, yani tüm yumurtaları aynı sepete koymamak. Benim yumurtalar da değişik fonlarda, görünürde farklı sepetlerdeydiler. Ama bir gece ansızın, tüm o sepetlerin üstünde durduğu masa çöktü.

Modern insan altın, gümüş değil rakam biriktiriyor. Çalışma hayatımdan arda kalanlar, bilgisayardan gerçek zamanlı izlediğimiz bu sanal rakamlar. Ve hepsi saatbaşı eriyordu. Kimsenin önceden tahmin edemediği ama olduktan sonra herkesin uzman kesildiği (hindsight 20/20) piyasa krizlerinden biri daha.

Kariyerimi bırakma planlarım somutlaştığından beri, birikimimi dolar cinsinden değil, özgürlük cinsinden hesaplamayı alışkanlık haline getirmiştim. Ne kadar param vardı? Kusursuz omlet yapmasını öğrenene kadar mı, Fransızca'yı sökene kadar mı, bir türlü bitiremediğim kitabımı yazana kadar mı? Gözümün önünde azalan şeyler boş rakamlar değil, rahat ve üretken biçimde geçireceğim bu günlerdi. Bilmemne fonu %10 düşmüş, 6 ay daha gitti.

Bu saçma sanal strese yenilip, panikleyerek kalan varlığımı düşen fiyattan satmamamın ana nedeni, müthiş ekonomi bilgim filan değil, elde kalan son single malt viskimle gelen "hayırlısı" hissidir. Huzur viskide. Satmadım fonlarımı, birkaç haftaya da herşey eski haline döndü. O arada voliyi vuran vurdu, olan da viski sevmeyen veya piyasayı yenebileceğini sanan* ufak yatırımcılara oldu.

(*): "beating the markets", "staying ahead of the curve" gibi kavramlar birer seraptır. Wall Street'te doğup büyümüş kodamanların milyarlar kaybettiği bir dünyada, senin benim gibilerin piyasa ortalamasını yenmeye çalışmaları aptalca. 

Bu çalkalanma, temel ekonomik gerçekleri değiştirmedi ama bana, ananemin bile bildiği bir şeyi öğretti: Elinle dokunabileceğin bir şeyin olsun. Uzun vadede daha fazla getirisi olduğu için değil, kısa vadedeki bu spekülatif strese değmeyeceğinden. En azından benim bünyem kaldırmıyor, single malt viski de yeni hayatımda olmayacak lükslerden.

Arbitraj denen adaletsizlik sağolsun, gidip ucuz bir şehirden bir daire aldım. Kirası, öngördüğüm giderlerin yarısını karşılıyordu. Kalan fonların çoğunu nakte çevirip bankaya koydum. 0.0001% faizi var ama sigortalı. Tüm sistem çökmediği sürece kafam rahat. Tüm sistem çökse de kafam rahat, zira öyle bir Mad Max dünyasında zaten yaşamak istemem. Artık, hiç baskı yapmasa da, annem dışında kimse almasa da, bir değil, belki iki üç kitap yazacak kadar zengindim. Tabii kıdem tazminatını alabilirsem

 

Doğru Yer, Yanlış Zaman

Tüm bu hesapları, tazminat varsayımıyla yapıyordum. Sürekli ülke ve departman değiştirdiğimden, tam olarak hangi kanunlara göre ne kadar tazminat alacağım tam bir bilmeceydi. En iyisi bir Excel tabı daha açay...

-"İmmanuel Bey, 3 haftadır o tuvalettesiniz, şirketi sattık bitti gitti herşey, çıkın artık"
-"Tamam, bu arada artık senli benli konuşalım"


Evet, cevap buydu. Şirketin satılması. Böyle bir dedikodu vardı. Eğer resmi satış tarihine kadar kovulmamışsan, normalde yıllar sonra hak kazanacağın hisselere anında hak kazanıyordun. Bu rakam, kovulma tazminatından daha yüksek olduğu için, birikimim artmış olacaktı. Dördüncü bir kitap? Vallahi hiç acımaz, hiç utanmaz, direkt bilimkurgu yazardım. Neyse, hayallere dalmayayım. Şu anda yapmamam gereken tek şey, patronun kapısına tekmeyi basıp girerek "siz kovmuyorsunuz, ben gidiyorum" demek. Zira o zaman ne tazminat, ne de hisse.

Fakat tabii ki müthiş bir zamanlamayla, dedikodulardan önceki hafta tam olarak bunu yapmıştım:

"Siz kovmuyorsunuz, ben gidiyorum. Bennn Yaşar Usta, onca yıldan sonra çekip gidiyorum". 

 

Bunu geri almanın bir yolu olmalıydı...

(arkası yarın, bilemedin Pazartesi)

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #4: İstifa Macerası

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #4: İstifa Macerası

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #2: Bullshit ve Dönüm Noktası

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi #2: Bullshit ve Dönüm Noktası