Sokratik Yöntem Hakkında

Sokratik Yöntem Hakkında

Çoğumuza en doğal gelen iletişim senaryosu, teke tek veya ufak gruplar halinde tartışmak olmalı. Bu senaryoda dinleyiciler aynı zamanda katılımcı olduklarından, anında araya girip itiraz etmeleri veya bir karışıklığı açıklamaları mümkün.

Sokrates, tam da bu yüzden hiçbir şeyi yazıya dökmemişti. Tam da bu yüzden, bir peygamber gibi toplu vaaz vermek yerine, birebir diyalogları tercih etmişti. Yazının icadı hakkındaki bir Mısır efsanesinden bahsederken, tarihin en fantastik “şimdiki gençler...” serzenişinde bulunur:

“Yazı insanların hafızalarını köreltti, onları tembelleştirdi...Gençler artık çok şey duyuyor ama hiçbir şey öğrenmiyorlar. Görünürde bilgili olsalar da temelleri boş.”

(“Yazı” kelimesini “İnternet” ile değiştirirsek, bizi de iki bin sene sonra böyle alıntılayan çıkar mı acaba?)

Diyalog dinamik olduğundan, iddiamızın gerekçelerini karşımızdakine göre ayarlayabiliriz. Ama yazılmış bir şeyi kimin okuyacağını önceden bilemediğimizden, yazı okuyanların bir kısmı için anlaşılmaz kalmaya -veya daha kötüsü, tamamen yanlış anlaşılmaya- mahkumdur.

***

Peki Sokrates’in bunları düşündüğünü nereden biliyoruz? İronik olarak, öğrencilerinin yazıları sayesinde tabii ki. Xenophone ve Platon, hocalarının davasına “ihanet” etmeselerdi, muhtemelen Sokratik yöntem, bugün tarihçiler dışında kimse tarafından bilinmezdi.

Yine de yeterince sadık kalmışlar ve bunları diyalog formatında yazıya geçirmişler. Özellikle Platon’un diyaloglarında, Sokrates karakteri “yaşlı bilge” arketipine uygun bir roldedir. Popüler bir görüşten konu açar, hiçbir iddiası bulunmayan meraklı biri gibi davranarak karşısındakilerin gardını düşürür, gerekçelerini dinler ve giderek zorlaşan sorularla bu gerekçelerdeki çelişkileri açığa çıkarır. Yani tek bir kusursuz bir argümanla haklılığını ispatlamak yerine, insanları her soruda biraz daha yanına çeker ve argümanına ortak eder. Bunu yöntemi de ancak diyalog ile gerçekleştirmek mümkün.

Zaten sonunda “işin doğrusunu” anlatmaz Sokrates. Bunu bildiğini bile iddia etmez. Onunkisi bir nevi negatif bilgelik idi. “Cesaret nedir”in cevabını didaktik bir şekilde vermek yerine, cesaret sandığımız şeyin neden cesaret olmadığını gösterirdi.

Arkadaşı Chaerephon, kahinlerin en meşhuru olan Delfi kahinine gidip “Sokrates’ten daha bilge biri var mıdır?” diye sorduğunda, “(yav ne bileyim ben kardeşim, bunun için mi geldin ta Atina’dan) YOKTUR” cevabı almasının nedeni buydu. Sokrates de inatçı bir keçi gibi buna inanmamış, hayatını bu cevabı test etmeye adamış ve sonunda “hiçbir şey bilmediğini bilen” tek kişi olduğunu görerek, kahini anlamıştı.

***

Lakin karşılıklı konuşmayı avantajlı kılan dinamizm, aynı zamanda onun zayıf noktası da. Kaç defa şöyle bir tartışmaya tanık oldunuz ki?

  1. iddia ve gerekçe

  2. itiraz üzerine bir safsatanın fark edilmesi

  3. tekrar dene > gerekçe 2.0

  4. herkesin fikrinin değişmesi ve mutlu son

Bu lineer akış, sadece ders kitaplarında ve gökkuşaklarının altında mevcut. Platon’un o epey cilalanmış ve Sokrates’in anısına idealize edilmiş diyaloglarının, gerçekte epey farklı bir şekilde ilerlemiş olduklarından emin olabilirsiniz:


1: iddia ve gerekç…

2: (biri araya girer) “Bak şimdi, sen yanlış biliyorsun”

(aynı anda herkes)

3: bambaşka iddialar > bambaşka gerekçeler ve safsatalar

4: 10 sene öncesinden kalma bir kişisel anlaşmazlığın tekrar yüzeye çıkması

5: kandaki alkol oranına göre çeşitli hakaretler

25-50: yapılan el kol hareketleri hakkında uzunca bir tartışma

.

99: “Acıktık be, bir şeyler söyleyelim” ve mutlu son

***

Karşılıklı iletişimde konudan sapmamak için, iyi niyetin yanında müthiş bir zihinsel disiplin de lazım. Yoksa sonunda bırak hangi gerekçede ne safsatası olduğunun, kimin neyi iddia ettiğinin hesabını tutmak bile imkansızlaşıyor. Zaten iletişim sürecinde kişinin iddialarını çaktırmadan değiştirmesi ve sanki başından beri hep aynı şeyi savunuyormuş gibi davranması, epey yaygın bir safsata.

İşin kötüsü, yazılı ve kalıcı bir kayıt sunan sosyal medya diyaloglarında dahi, tartışmanın raydan çıktığı noktaya dönüp tekrar başlamaya enerjimiz olmuyor. Yani asıl düşman, bir tarafın yaptığı dev bir safsata değil, tarafların birbirini tetikleyerek yaptıkları bir sürü ufak tefek hatanın toplam etkisi.

Dereyi geçtik mi bilemiyorum ama çayda boğulduğumuz kesin.

[Safsatalar Ansiklopedisi kitabımdan bir alıntıdır. Kitap sonunda bitti, fakat basım penceresini kaçırdığım için yazdan sonra basılacak. O zamana kadar, bir yandan devamı üstünde çalışırken -üç bölümlük bir seri planladık- bir yandan da böyle bölümler koyacağım. Böylece tavsiye ve eleştirilere göre düzeltmeler yapabilirim. Mesajların ve yorumların hepsini cevaplayamasam da hepsini okuyorum, epey yardımcı olacaktır, lafınızı esirgemeyin.]

Sokrates’e doyamadım, daha fazlasını istiyorum

Podcast: Kafama Düşen Tavanlar

Podcast: Kafama Düşen Tavanlar

     İki İneğiniz Var

İki İneğiniz Var