Ulusal Mitler, Uluslararası Sermayeler

Ulusal Mitler, Uluslararası Sermayeler

Aklımda basit bir soru var: Milliyetçiler neden daha solcu değiller?

Bu iki kavramın elele yürüdükleri sistemler var elbet (yani solcu milliyetçilik, nasyonel sosyalizmden farklı olarak). Ama kasettiğim şey, Brexit, Trump, AFD gibi yeni milliyetçi refleksler. Ekonomik kaygılardan beslenmesine rağmen eninde sonunda kimlik siyasetine ve sağa kayan refleksler yani.

İlginç kısımlara geçmeden önce, sırasıyla üç kavramdan bahsedeceğim: serbest ticaret, işgücünün serbest dolaşımı ve serbest sermaye. İlk ikisi bazen seçim malzemesi olurken, sonuncusu neden pek konuşulmuyor?

***
 

"They terk er jerrb!"


Milliyetçilik ile protectionism, yani ticarette dış rekabetten korumacılık, elele giden kavramlar. "Kendi kendimize yetelim" dersin, "yerli üreticiyi koruyalım" dersin, kötü ekonomiden yabancıları sorumlu tutabilirsin ve acil durumlarda da camı kırıp, "Yahudi komplosu" düğmesine basabilirsin.

Serbest ticaret ideolojisinin lideri ABD'de, şimdiki iktidar NAFTA'ya veya TPP'ye karşı çıkabiliyor bugün, çünkü sağcı tabanı bu retoriğe baştan yatkın. Yoksa oturup bu anlaşmaların fayda-maliyet ananalizini yaptıklarından değil.

***

İşgücünün serbest dolaşımı da sağ cenahla organik olarak alakalı, çünkü göçmenlikle yanyana giden bir konu: "Polonyalılar gelip işlerimizi çalıyorlar" söyleminden, "Pakistanlılar gelip kızlarımıza tecavüz ediyorlar" söylemine geçiş çok kolay ve bu şekilde İngilizleri AB'den soğutmak mümkün. Bunun bir de yasadışı göçmenlik versiyonunu düşünün, ABD'deki Meksikalıları yani. Aynı grup için hem "işlerimizi çalıyorlar", hem "uyuşturucu satıyorlar", hem de "ülkenin sınır bütünlüğünü yokediyorlar" denilebilir.

Bunların da gerçekliği çok önemli değil. Mesela yasadışı göçmenlerin suça bulaşma oranının, normal vatandaşlardan daha düşük olduğunu kanıtlayan araştırmalar ortaya çıkmıştı ama kimse fikrini değiştirmedi.

(Suriyeli göçmenler konusu biraz farklı. Bir solcu veya liberal de "işlerimizi çalıyorlar, kızlarımıza tecavüz ediyorlar" diye oy toplayabiliyor Türkiye'de. Diğer örnekler uzun yıllara yayılmış süreçler iken, Türkiye'deki durum çok ani oldu ve tamamen iktidarla özdeşleşmiş vaziyette. İktidara olan mevcut bakış, ezici faktör diye tahmin ediyorum). 

***


Sermayenin Milliyeti

İşgücü ve ticaret konularından kimlik siyasetine geçiş çok kolay olduğu için, ekonomi tartışmaları da bunlara yoğunlaşıyor. Sermaye konusu ise farklı. Eğer dışardan geliyorsa "yahudi sermayesi" filan diyerek insanları gaza getirmek mümkün ama bu sınırlı kalıyor, zira kimse cebine girecek paradan vazgeçmek istemiyor.

Hele hele, dışarıya çıkacak sermaye için hiçbir ideolojik tepki yok.Halbuki Alman malı alarak dış ticaret açığını arttırmakla, yahut üretimini Çin'de yaptırıp onlara istihdam sağlamakla, yerliden kazandığın sermayeni İsviçredeki bankaya taşımak arasında, "millilik" açısından ne kadar fark var?

***

Ticarette olsun, işgücünde olsun, sermayede olsun, bunca serbestliğin meyvesini yiyen elitleri "Türk" diye, "Alman" diye, "Yahudi" diye ayırmak manasız. O seviyedeki insanlar ayrı bir türler. Birbirleriyle olan ortak noktaları, kendi milletlerinden ortalama bir insanla olan ortak noktalarından katbekat daha fazla. Benim ilginç bulduğum da, milliyetçilerin bu madalyonun arka yüzünü görmemeleri:

Ülkesinde aşırı bir gelir ve servet adaletsizliği olan bir milliyetçi için, piramidin tepesindekiler "senin zenginin" değiller. Onların parası da "senin paran" değil. O zenginlik bugün vardır, ertesi gün tek bir tuşa basarak okyanusun ötesine taşınır. Özel sermayenin "milli"si yok artık.

Milli boyutu olan şey sermayenin coğrafyası değil, dağılımı: Eğer bir milliyetçi için kimlik siyaseti önemliyse, bunun üzerinden empati kuruyor ve organize oluyorsa, ilk yapacağı şey o piramidin geri kalanıyla dayanışmak olmalı. İlla alttakilerle de değil, tepesi dışında her yerinde oturanlarla. Hepsiyle ortak noktaları görece çok daha fazla.

Ama bırak piramidin altını üstünü, piramidin varlığı bile sorgulanmıyor. Ya da en azından, neden bu kadar dik olması gerektiği. Bu adaletsizliğin, milliyetçi söylemdeki yeri niye bu kadar ufak? Çinli diye Koreli döven insanlar, neden milyonlarca Türk'ü düdükleyen o "pasaportsuzlara" saldırmıyorlar. Bakın vergi affına:


Bu vergi "uzlaşmasına" milliyetçi bir tepki yok. Yani MHP üyesi bir insan da buna tepki gösterebilir elbette, ama bu tepki milliyetçi kimliğinin bir parçası olarak ortaya çıkmıyor. Bu tepki, MHP benzeri partilerin platformunun, ideolojilerinin bir parçası da olmuyor. Bana garip gelen bu.
 

Kimlik siyasetinin bu kadar eğilip bükülmesinin, ve insanları kendi çıkarlarına ters olan şeyleri savunacak noktaya getirmesinin başka örneklerine bakalım şimdi...

***


"Türkiye Türklerindir"


Yaklaşık 5 sene önce bu reklamı izledikten sonra şunları yazmışım:

"Türk Telekom" derken ses bas baritona kayıyor, 30-40 desibel ekleniyor. Güya göğsüm kabaracak, elalemin ar-ge'sini yapıp döşediği kabloyu satın aldık diye. Bakıyorsun, Türk Telekom'un %55'i Suudi sirketin. Kim olduğu belli olmayan özel yatırımcıların hissesi de %15. Elde kaldı %30. Her zamanki "Türk'e Türk propagandası" ama bu sefer masraflar Riyad'dan.


Genel tablo şimdi de pek farklı değil. İstanbul borsasının üçte ikisi yabancıların elinde. Insanların kaçta kaçı THY'yi hala bir kamu şirketi sanıyordur acaba? Ama sırf içinde "Türk" kelimesi geçiyor diye böbürleneceklerdir.

***

Bizimkisi fetihler ve bayraklar çağı değil. Patentler çağı, telif hakları çağı, vergi cennetleri çağı. Casus belli ne demek kimse bilmiyor artık ama outsourcing, venture capital, offshore, hedge fund gibi terimleri hepimiz biliyoruz.

Dün kanla aldığını, bugün dış ticaret açığını kapamak için satıyorsun. Bu değişimden rahatsız olanlar veya yeni düzende yer bulamayanlar için, "Türkiye Türklerindir" güzel bir fantezi. Ne de olsa Türk olmak için çalışıp didinmeye gerek yok, herkesin ulaşabileceği bir başarı kıstası. "Köylü milletin efendisidir" gibi. Ama en azından ona köylüler inanmıyordu.


***
 

Yüzyıllık Aşağılanma

Halka açık girişimleri bir yana bırakıp, daha basit bir soru sorayım: %100 taze sıkılmış ve yerli bir girişimle gururlanmak tam olarak ne demek?

Kapitalizmin geliştiği ama serbest pazarın emeklediği dönemlerde, devlet şirketleri epey yaygındı. Bir nesil önce, Çin'deki her girişim kamu malıydı mesela. Şu anda sadece belli sektörlerde böyle örnekler kaldı, petrol gibi, posta gibi. Biz petrole bakalım:

Bir Çinli'nin, PetroChina'nın başarışıyla gururlanmasını düşünün. Belki kıçında giyecek donu yok, belki parti üyelerinin yolsuzluklarını görüyor her gün, ama Afrika'da alınan ihalelerin haberleriyle gözü doyuyor, egosu şişiyor. İnandığı mitler o kadar kuvvetli ki, somut ekonomik gerçekler tamamen çerçevenin dışında kalabiliyor. Ne bu mitler?

Çinli generaller, Japon istilacılara boyun eğiyorlar. Çin Komünist Partisi, bu tip betimlemeleri yasaklamak yerine körükledi ki, "bir daha bu duruma düşmemek için" gereken her türlü fedakarlık yapılsın.

Çinli generaller, Japon istilacılara boyun eğiyorlar. Çin Komünist Partisi, bu tip betimlemeleri yasaklamak yerine körükledi ki, "bir daha bu duruma düşmemek için" gereken her türlü fedakarlık yapılsın.

***

Century of humiliation, Çin'in 19.yy'da Batılı kuvvetler tarafından küçük düşürülmesini özetleyen bir terim. Afyon Savaşları'nı, hatta Japonlara karşı kaybedilen mücadeleleri de kapsıyor. Anahtar nokta şu: Bu terim, o dönem içinde kullanılmıyordu. Daha önemlisi, o dönem içinde yaşayanların çoğu böyle bir aşağılanma hissetmiyorlardı. Zaten nüfusun hemen hepsi köylü, hayatlarında yabancı görmemişler, günlük rutinleri aynı devam ediyor. İşgale uğrayan yerlerdekiler dahi, bu olayı genel bir tarihi çerçeveye oturtmuyorlar, hele bunu "Çin tarihi" boyutunda düşünmüyorlar.  

Oysa bugün yaşayan bir Çinli'nin bilincinde bu aşağılanmışlık hissi capcanlı. Onları birbirine bağlıyor ve bugünkü "büyük Çin'in yeniden uyanışı" anlatısına taban oluşturuyor. 1.5 milyar insanı bir merkezi iktidarın çevresinde organize etmek için böyle bir anlatı şart. Süpergüç olup kendi dileklerini başkalarına empoze edebilmeyi, "adaletin tecelli etmesi" yahut "doğal dengelere dönülmesi" olarak satabilmen lazım.

***
 

#MAGA

maga.jpg

Ronald Reagan, bu aşağılanmışlık tiyatrosunun ufak bir versiyonunu, Carter dönemini betimlemek için kurgulamıştı, o meşhur malaise muhabbetiyle. Yani uyuzlaşan ABD'nin silkinip kendine gelmesini, doğuştan hakettiği rolünü tekrar üstlenmesini temsil ediyordu Reagan. Çin gibi, "kadim imparatorluğumuzun şanına yaraşalım" muhabbeti yapmasına imkan yoktu elbette, ama ABD'nin kuruluş mitlerinden olan Manifest Destiny fikri bu boşluğu dolduruyordu yeterince ("doğuştan hakettiği rolü" kısmıyla ilgili bu kavram. "Kaderimiz yayılmak". Aslında kuruluştan ziyade bir büyüme mitidir ve emperyalist politikalarının de ahlaki tabanıdır.).

Bugün de Trump tayfası, Obama dönemini "Carterlaştırmaya" çalışıyor. Her fırsatta, abartı tasvirlerle, ABD'nin ne kadar kötü bir durumda olduğundan bahsediyorlardı. Bu, bizdeki "enkaz devraldık" muhabbetinden epey farklı. İktidarlar arası değil, dünya görüşleri arasında bir mücadele çünkü. Pragmatik değil, ideolojik. Ve en önemli unsuru da, özellikle uluslararası alanda ABD'nin etkinliğini kaybetmesine, "aşağılanmışlığına" yapılan vurgu.

Make America Great Again sloganı bunun özeti. Halbuki, ABD ne zaman great değildi ki, yahut bakış açısına göre, ne zaman great idi? Bu yazının kapağındaki fotoğraf, o "again" nostaljisini yerle bir ediyor tek başına. 

Genelde, bir sürü objektif ölçütle, ABD'nin o kadar da değişmediğini iddia edebiliriz ama bu ölçütler, "düşüş ve yeniden yükseliş" hikayesinin çekiciliği ile başedemez. O hikayelerin, Amerikan ruhundaki, yani ethos'taki karşılığı çok kuvvetli.

***


Kendi Çıkarına Karşı

İşin ironik yanı, ABD'de kötüye gittiği tartışmasız olan bir şey varsa, o da orta sınıfın durumu ve gelir adaletsizliği. Bunun ayrıntılarına daha önceki ekonomi yazılarında değinmiştim, tekrar olmasın. Ama bu bölümle alakalı kısmı şu: Bu trendleri kötüleştirecek ne kadar fikir varsa, hepsi şu anki iktidarın gündeminde:

  • Daha düzleştirilmiş vergi yapısı
  • Wall Street regulasyonlarının azaltılması
  • Sirket ve yatırım vergilerinin azaltılması
  • Denizaşırı vergilerin kaldırılması
  • Sigortalı sayısını azalatacak yeni sağlık reformu
  • Sosyal programların, bilim ve sanat fonlarının kuruması

Bunlara kim destek veriyor? Ülkede o kadar oy atacak milyarder yok. Çoğu zar zor geçinen, sadece 500 dolarlık beklenmedik bir harcamayı dahi karşılayamayacak insanlar veriyor. Bu hızlı ve karmaşık düzenin dişlileri altında ezilenler.

***

2008 finansal krizi bağlamında, o hız ve karmaşıklık hakkında yazmıştım daha önce:

Amerikalı evini mortgagelıyor, bankanın merkezi İrlanda, sahibi Almanlar. Banka o mortgageları sepetleyip Wall Street'e satıyor, onlar da daha büyük sepetlere koyup Japon yatırımcıya, İngiliz sendikaya, Libyalı devrik diktatöre satıyorlar. Amerika'lının "evim" dediği şeyin sahibi kim belli değil. Ödemelerini yapamayınca, Dünya'nın dört bir yanında, birbirlerini tanımayan bir sürü insan para kaybediyor. Japon borsası çökünce, Kanadalı itfaiyecilerin emeklilik fonları eriyor.


İşin saçma yanı şu: Dünya zaten böyle bir yer iken, bir de üstüne yukardaki maddeleri hormon gibi ekledin mi, hangi cenah daha önce iflas edecek acaba? Son seçimlerde oy dağılımını belirleyen ana faktör, gelirden ziyade eğitim seviyesiydi. Ama uzun vadede, eğitim, gelir seviyesiyle pozitif ilişkilidir. Ve genel olarak, sağcı eyaletler fakirdir, liberal eyaletler tarafından finanse edilirler. Kısacası, bu iktidarın istediği olursa, ilk kurban onlara oy veren milliyetçiler olacak. Ama kavalın sesi o kadar güzel ki, uçurumdan düşerken bile gözlerini kapatıp dinlemeye devam ediyorlar.

(Bu arada Amerikalı sağcılar kendilerine milliyetçi (nationalist) değil, vatansever (patriot) derler. Ama bizdeki karşılığı milliyetçi olduğundan bu terimi kullanıyorum)

***

Brexit Ertesi ve Ertelemesi

may.jpg

"Evet, bence de Merkel'den daha güzelim"


Geçenlerde İngiltere başbakanı Theresa May, Brexit'i 2 yıl geciktirme teklifi verdi, geçiş dönemindeki belirsizlik yüzünden. Tabii bu belirsizlik çok önceden belliydi. AB'ye göbeğinden bağlı insanlara "canını sıkma koçum, ikili anlaşmalarla filan hallederiz bir şekilde" demek başka neye yolaçacaksa artık.

Ama May'in kişisel durumu daha ilginç bir konu. Şimdi ben İngiltere siyasetini yakından takip etmiyorum, en son Oliver Cromwell'de bıraktım, o yüzden yanlışım olabilir. Bildiğim kadarıyla May, bu Brexit'e baştan karşıydı ekonomik nedenlerden ötürü. Fakat tam bir çakal siyasetçi gibi, fazla da sesini çıkarmadı, olaylara göre konum almak istedi. Referandum geçince ve kendisi başbakan olunca da, Brexit'i destekleme sözü vermekle kalmadı, göçmenlik ve mülteci konusuna öncelik vereceğini açıkladı. Yani asıl belirsizliği yaratan ve ülkeye en çok etkisi olan ekonomik-ticari konulara değil, haberlere en çok etkisi olan konulara. 

***

Fakat May bir Trump değil. Kendini Reagan'ın çağdaşı Thatcher'la özdeşleştirmedi. Kontrolsüz serbest piyasa kapitalizmini eleştirdi, işçi sınıfına yönelik popülist bir söylem üretti. Brexit desteğinin altında, yeni Dünya ekonomisinin gidişatından duyulan endişenin yattığını anladığından sanırım.

May aslında, yazının başında bahsettiğim solcu milliyetçi-muhafazakarlığa bir örnek. 150 sene önceki meslektaşı Disraeli'nin "biri fakir biri zengin, iki ayrı millet haline geliyoruz" uyarısını ciddiye alıyor. O yüzden kendine tek millet muhafazakarı, yani one nation conservative diyor. Yoksa bu terimin, üniter devlet ile alakası yok.

İşin trajik yanı şu: May, görece merkezi bir konum edinmeyi ve hem tabanını mutlu etmeyi, hem de solcu Corbyn'in gazını almayı düşündü. Beceremedi. Şimdi de ters istikamete gidip, serbest pazarı övüyor. Sanırım herkesin ona bakıp gördüğü şey şu: "too little, too late".

***


Osmanlı Sendromu 

Bu örneklerin altında hep bir imparatorluk sendromu yatıyor: 

  • Kadim bir imparatorluk olan Çin, iki tane zırhlı gemiyi durduramayan, nüfusunun üçte biri afyon bağımlısı olan bir hale dönmüştü..
  • İngiltere 50 sene içinde bir süpergüçten, işgalden zar zor kurtulmuş bir mini-ABD'ye gerilemişti. Şimdi, Avrupa'nın bile lideri değil, o savaşta yendikleri Almanya kendilerini politika dikte ettirebiliyor.
  • ABD halen bir süpergüç ama insanları süpergüçmüş gibi yaşamıyorlar ve bu uyumsuzluğu "demek ki eskisi kadar kuvvetli değiliz, nerede o eski günler" nostaljisiyle açıklamaya çalışıyorlar.

***

Türkiye'de de benzer bir milli anlatı var: "Eskiden şanlı bir imparatorluktuk, türlü şerefsizlikler sonucu düştük, haysiyetimiz ayaklar altına alındı, şimdiyse başımız dik, yeniden yükseliyoruz".

Ama anlatı ile gerçeklik arasındaki uçurum daha büyük. Zira bir Çin milliyetçisi rahatlıkla şunları diyebilir: "GSMH'miz ABD'yi geçti, hayvan gibi ticaret fazlamız var, askeri sanayimiz şahane, görünmez uçak bile üretebiliyoruz, Dünya'ya gerçek gücümüzü göstereceğiz". Bu ezilmişlik kompleksine karşı, "e ama kıçında don yok" diyerek mücadele edebilirsin. Bir Türk'e ne diyebilirsin peki? "Kıçında don olmadığı gibi, olmayan donun vergisini veriyorsun ama ne görünmez uçağın var, ne de görünürde başka bir şeyin".

Yaşam kalitesi gibi ölçütler yerine, devletin gücü üzerinden kendi değerini ölçmek zaten yanlış da, bizde devletin gücü filan da artmıyor. Mit içinde mit yaşıyoruz. Milli Inception.

***

"Geçmiş Tahmin Edilemezdir"

varga.jpg

"The past is unpredictable"

-VM Varga

Liberalizm fikrinin altında, insanın kendi çıkarını gözeten ve bu uğurda rasyonel davranan bir aktör olduğu varsayımı yatar. Bu yüzden ekonomik ve siyasi özgürlüğü savunur. Serbest bırakın ki millet kendince doğru kararı versin, ve o kararların toplamı, sistemi topyekün yukarı taşısın.

Oysa insan bazen kendi çıkarını düşünmez, çoğu zaman da rasyonel davranmaz. Normal halimiz bu iken, üstüne kuvvetli bir dizi mit ekledin mi, tamamen saçmalayabiliyoruz. 

Manifest Destiny dönemi Amerikasında veya 2002 öncesi Türkiye'sinde gerçekte ne olup bittiğinin önemi pek yok. 1850-1950 arasındaki o aşağılanma yüzyılını yaşayan Çin'de de. Komünist Parti'nin büyüttüğü bu eziklik mitine yeterince insan inanırsa, o eziklik gerçekten daha gerçek olur. Ve insanları, hem kendi çıkarlarına, hem de toplumsal çıkarlara ters davranmaya iterler. Hizmet ettikleri şey, gerçek iktidarın, yani piramidin tepesindekilerin çıkarları olur.

Fargo'nun üçüncü sezonu tam da bu konu hakkındaydı. Sezonun ilk sahnesi de, son sahnesi de, boyutları tıpatıp aynı bir sorgu odasında geçiyor. İki sorgu da geçmişle alakalı. İlki bireysel hafızayla ilgili, ikincisi toplumsal hafıza ile. İkisinin de elastikiyeti ve sürekli yeniden yaratıldıkları fikri, mükemmel bir Rus deyimiyle özetleniyor: 

"Geçmiş, tahmin edilemezdir"
Harcamalar ve Karar Süreleri Arasındaki Garip İlişki

Harcamalar ve Karar Süreleri Arasındaki Garip İlişki

Buğday, Tavuk ve Bakteri Tarafından Evcilleştirilen Tek Tür

Buğday, Tavuk ve Bakteri Tarafından Evcilleştirilen Tek Tür