War of the Worlds: Emperyalizm ve İstila Literatürü

War of the Worlds: Emperyalizm ve İstila Literatürü

Bir bilimkurgu romanı, Fransa-Prusya Savaşı, Orson Welles, #fakenews, Evrim Teorisi ve Spielberg arasında ne gibi bir bağ olabilir?

Geçenlerde nihayet, H.G. Wells'in kaleme aldığı, edebiyatın o en meşhur uzaylı istilasını okudum. Bunca yıldır ortamlarda okumuş gibi yapıyor, eve gelince de yastığıma sarılıp ağlıyordum. Artık bu utanç bitti. Bitti ama film uyarlamalarının romandan farklı olmalarına kafayı takınca, ufak bir araştırmayla başlıkta bahsi geçen yolculuğa çıktım.

Hikayeyi biliyorsunuz (çaktırmayın): Marslılar Dünya'yı, pardon, İngiltere'yi fethetmeye gelirler. Hem de ne geliş. 1800'lerin sonunda uzay roketi kavramı yaygın olmadığı için, tıpkı Jules Verne'ün romanlarındaki gibi, bu yolculuğu top atışlarıyla yapıyorlar.

"Namluya uzaylı koyup Dünya'ya doğru ateşleme" fikri bugün komik geldiğinden, Spielberg'ün 2005'teki uyarlaması bir güncelleme yapmıştı (spoiler var ama bu filmi izlemeyin zaten): Meğer vizyon sahibi bazı uzaylılar, milyonlarca yıl önce gezegenimize gelip yeraltına bir sürü savaş aracı gömmüşler, sabırla Tom Cruise'un doğmasını beklemişler, ve şimdi de Marsçı Hareket Partisi’nin “bir gece ansızın 82 Dünya, 83 Venüs” açılımıyla pilotlarını o araçlara ışınlıyorlar. Hem de yıldırımlar içinde.

 War of the Worlds, 2005, birazdan ölecek bir sürü hıyar.

War of the Worlds, 2005, birazdan ölecek bir sürü hıyar.


Pilotlar olayın "şokunu" atlattıktan sonra, kabininde oturdukları antikalara bakıp "şu teknolojiye milyon yıl önce erişmişiz, hala lazerle mazerle gezegen istila etmeye çalışıyoruz, insanlıksa 10 bin senede neredeyse bizle aynı noktaya geldi" diye kıskançlık krizine giriyor ve önlerine çıkan herkesi buharlaştırıyorlar. Dönemin geleneklerine göre normal olan 3 gün 3 gece yağma ve katliamdan sonra sakinleşince asıl görevlerini hatırlıyorlar: “İnsanları buharlaştırmayın, kanları bize lazım”.

Hayda. Şimdi işin yoksa filmin ikinci yarısını, alt tarafı 5 litrelik “Tom Cruise kanı” peşinde koşmakla harca. Evet, Wells'in top atışı fikri çok saçmaymış hakikaten.

 

David vs Goliath

Tabii filmin en çok konuşulan kısmı bunlar değil, sonuydu: Galip uzaylılar....(eşşek gibi spoiler)... kısa bir süre sonra hastalanıp ölüyorlar. Tropikal bölgeleri fetheden İspanyolların, yağmur mevsimi başlayınca sıtmadan sapır sapır dökülmeleri gibi. 

By Malcolm Gladwell

Bir grup kahramanın tüm olasılıklara karşın uzaylıları alt etmesini (Independence Day), yahut karamsar bir sonu (Life) bekleyenler için bir hayalkırıklığı. Madem yendik, bir kahramanın olması lazım, değil mi? 

Güçsüzlerin galibiyetinin tesadüfi veya "masa başında" olmasını kabul edemiyoruz. Sanırım bu hikaye kalıbı, Eski Ahit'teki David ve Goliath hikayesinden beri kafamıza kakılmış, beklentilerimizi şekillendirmiş, şimdi aksi rahatsız ediyor.

(Bu arada Malcolm Gladwell, David and Goliath isimli kitabında, o hikayedeki rollerin aslında ters olduğunu savunur. Bazen dışardan avantajsız görünen, aslında daha güçlüdür. Aşağıdaki videoda bir özeti var)

Bu son, kitabın değil de filmin senaryosu içinde özellikle saçma, çünkü milyonlarca yıldır bu gezegene gidip gelen ve plan yapan üstün bir ırk, gripten ölmez kardeşim. O İspanyol conquistador'ların torunları, bugün Küba'ya tatile gittiklerinden sıtmadan kırılmıyorlar mesela. 500 sene içinde sorunu çözmüşler.

Tutarsız ve yavan senaryolar, "bilimkurgu" diye etiketlenince de tutarsız ve yavan olmaya devam ediyorlar.

 

 

Evrim: Güç Değil Uyum

İşin komik tarafı, romandaki son da aynı. Ama orada çok daha etkili kullanılmış, çünkü roman boyunca işlenen evrim temasını, beklenmedik ve gerçekçi bir şekilde noktalamaya yarıyor.

Örneğin Marslılar, beyinleri zamanla büyümüş ve uzuvları zayıflamış olarak tasvir edilir. Gelecekteki halimiz gibiler. Wells, benzer şartlarda evrimleşen canlıların benzer olacağı fikrini veriyor. Ve Marslılar bu sürece çok daha önce başladıklarından, bizi alaşağı etmeleri gayet doğal. Ne de olsa güçlü olan ayakta kalır (sosyal darwinizm).

Biz tam bunları düşünürken, Wells ters köşe yapıyor: O yenilmez görünen Marslıların, ufacık mikroplarımıza kurban gitmesiyle, evrimde esas olanın güç değil uyum kabiliyeti olduğunu görüyoruz. Zira survival of the fittest kalıbında fiziksel fitness kastedilmez, şartlara en uygun üreme kabiliyeti kastedilir. Biz bu gezegende olmayı hakettik, çünkü bedelini milyonlarca yıllık uyum çabasıyla, acıyla, ölümle ödedik.

Wells'in bu kavramlara hakim olması normal. O sırada Darwin'in doğal seçilim teorisi halihazırda 30-40 yaşındaydı. Dahası Wells, teorinin en etkin taraftarı olan Thomas Huxley'nin hayranıydı.

Fakat bazen güç ve uyum elele gider ve evrim güçlüyü ödüllendirir. 1870 yılındaki Fransa - Prusya Savaşı bunun bir örneğiydi, ve ilginç bir şekilde Wells'in de ilham kaynağı olmuştu. Bunu anlamak için istila literatürü denen şeyin başlangıcına bakmamız lazım.

 

İstila Hikayelerinin Kaynağı: Almanlar

1871'de bir İngiliz subayı, The Battle of Dorking isimli bir hikaye yayınlamış. Hikayede Almanlar, sürpriz ve hızlı bir saldırıyla İngiliz donanmasını yokedip adayı işgal ederler. İngiliz askeriyesi her açıdan geridedir ve gerçekçi biçimde aktarılan savaş sahnelerinde ağır yenilgilere uğrar. Kısa sürede savaş biter, imparatorluk parçalanır, uzak kolonileri bağımsızlıklarına kavuşurken ada halkı bir sömürge halkına dönüşür.

Hikaye o kadar popüler olmuş ki, dönemin başbakanı Gladstone mecliste bir açıklama yapmak zorunda kalmış. İngiltere’nin dosta güven düşmana korku verdiğinden, böyle ucuz sansasyonel yazılara prim verilmemesi gerektiğinden filan bahsediyor.

Ama nafile. Talebi gören yazarlar, 1871 ile 1914 arasında, aralarında War of the Worlds’ün de olduğu yaklaşık 60 ayrı romanda İngiltere'nin işgalini konu etmişler. H.G. Wells de bu yazarlardan biri. Tabii Birinci Dünya Savaşı döneminde gerçekler fanteziye fazla yaklaşınca, bu istila literatürü de düşüşe geçmiş. 

  1870-71 Paris Kuşatması, Jean-Louis-Ernest Meissonier, yağlıboya. Sol üstteki figür, genel havayı yansıtıyor.

1870-71 Paris Kuşatması, Jean-Louis-Ernest Meissonier, yağlıboya. Sol üstteki figür, genel havayı yansıtıyor.


The Battle of Dorking'in popülerliğinin nedeni, bizdeki Metal Fırtına'ya benzer biçimde, dönemin bastırılmış korkularını ve komplekslerini yansıtmasıydı. Nitekim önceki sene noktalanan Prusya (Almanlar) ve Fransa arasındaki savaş herkesi şaşırtmıştı: Prusya, beklenenden çok daha kısa sürede ve çok daha kesin bir zafer kazanmıştı.

Örneğin, Alman demiryolları planlaması askeriye ile birlikte yapılmış olduğundan, sadece 1-2 hafta içinde 300-400 bin kişiyi cepheye sevk edebilmişler. Fransız demiryolları ise değişik şirketlerin kontrolünde, askeri bir planlama yok, cepheye sevk uzun sürüyor. (O dönem Osmanlı'da demiryolu yok).

Ayrıca Almanlar modern Genelkurmay yapısını iyi oturttukları için, komuta daha etkili olmuş. Genelkurmay hem daha meritokratik hem de Savaş Bakanlığı'ndan ayrı. Tıpkı Merkez Bankası'nın Ekonomi Bakanlığı'ndan ayrı olması -gerektiği- gibi. Bu sayede siyasi baskılardan bağımsız bir uzman yönetimi mümkün.

(Bu arada yanlış okumadınız, o zamanlar tüm ülkelerde Savaş Bakanlığı var. Sonradan herkes ismini Savunma Bakanlığı'na çevirdi, ellerindeki silahlar daha da öldürücü hale gelmesine rağmen. Son 50 yıldır her savaş, "sadece kendini savunan" devletler arasında.  Bu evrensel kelime oyunları, o dönemde demokratikleşen toplumlardaki anlatıların, yani güncel mitlerin, aynı yönde değişmiş olmasına güzel bir örnek)

  Kendilerini çok mühim gören bir Versailles dolusu Alman erkeği

Kendilerini çok mühim gören bir Versailles dolusu Alman erkeği


Sonuçta Almanların zaferi o kadar tam oldu ki, Paris kuşatma altındayken, bugün oradan metroyla zart diye gidebildiğiniz Versailles Sarayı'nda, 1. Wilhelm Alman İmparatoru olarak taç giyiyordu. Kısa süre içinde de Paris düştü. Bu yüzden, demin bahsettiğim o 60 istila kitabının çoğundaki "kötü adam" Almanlardır.

Wells'in getirdiği yenilik, bu korkuları bir üst seviyeye çıkarıp, gerçekten de yenemeyeceğimiz, hatta çizik bile atamayacağımız bir düşman hayal etmekti. Üstelik, teslim olma şansımız bile yok. En azından Almanlar, Paris Kuşatması sırasında Paris'i uzun bir süre boyunca bombalamadılar "insani olmaz" diyerek. Aylar sonra bombalayınca da bilerek kültürel önem taşıyan yerleri hedef almadılar. Wells'in hayal ettiği düşmanı iyice korkunç yapan şey, böyle endişeleri olmaması.

Böyle bir işgalin yaratacağı çaresizliğin en meşhur "simülasyonu", 40 sene sonra, yine Almanlara karşı benzer bir korku içindeki insanların dinlediği bir radyo programında yapılacaktı...

 

Orson Welles ve Meta-Yalanlar

Welles'in (Wells değil) radyo programının hikayesini muhtemelen duymuşsunuzdur: 1938 yılında, War of the Worlds'ün bir radyo uyarlamasını yapar ama koskoca Welles tabii, öyle mikrofona romanı okuyacak hali yok. Onun yerine, sahte bir radyo programı arasına giren flaş haber bülteni şeklinde anlatır uzaylı istilasını. Bu rolü o kadar iyi oynar ki, millet hakikaten de uzaylı istilası olduğunu sanıp sokaklara dökülür, ABD genelinde müthiş bir panik olur.

Tabii bu efsanenin kendisi de, Welles'in uyarlaması kadar sahte. Ve bu sefer gerçekler, efsaneden de ilginç...

  Canlı radyo programından bir kare. Welles kendini rolüne kaptırmış, yardımcı oyuncular repliklerine bakıyorlar, orkestra da bahşiş bekliyor.

Canlı radyo programından bir kare. Welles kendini rolüne kaptırmış, yardımcı oyuncular repliklerine bakıyorlar, orkestra da bahşiş bekliyor.


Gerçekte, programın başında ve sonunda bunun bir uyarlama olduğuna dair uyarılar var. Dinleyen insan sayısı zaten az, o uyarıları kaçıranlar daha da az, uyarıları kaçırıp korkuya kapılanlar ise iyice az. Ama işin komik yanı, Radio Project'in yaptığı araştırmaya göre, korkuya kapılan bu insanların sadece üçte biri istilacıların uzaylı olduğunu anlamış. Çoğunluksa bir Alman istilasını dinlediklerini sanmışlar.

Niye Almanlar? Niye hep Almanlar?

Sene 1938. Biz hep "İkinci Dünya Savaşı 1939'da başladı" diye öğreniriz ama bu savaş, uzun bir sessizlik sonrası aniden kopan tek bir fırtına değildi, halihazırda devam eden bir sürü ufak fırtınanın bileşimiydi. 1938'de hem Uzakdoğu'da savaşlar var, hem de Naziler komşularını ilhaka başlamışlardı (Münih Tatsızlığı). Ve bu krizler, radyodan her gün duyuruluyordu. Bu psikolojideki insanların, tetiklenmeleri ve bir okyanus ötesindeki Hitler'den korkmaları doğal.

***

Fakat işin asıl ilginç yanı şu: Tüm bunlar, geleneksel gazetecilik ile yeni radyo arasındaki mücadelenin bir parçası. Ve Welles efsanesini yayan da, aslında radyoyu kötülemek isteyen gazetelerin ta kendileri.

Nitekim gazeteler, programın etkisini abartarak, radyonun genel olarak ne kadar yanıltıcı ve sansasyonel olabileceğini, hükümet tarafından sıkıca denetlenmesi gerektiğini göstermeye çalışmışlar. Yani sansasyonla başetmek için, sansasyon yaratmışlar. Bakın, sektörün önemli bir yayın organında, olay şu şekilde özetlenmiş:  

"The nation as a whole continues to face the danger of incomplete, misunderstood news over a medium which has yet to prove that it is competent to perform the news job" --Editor & Publisher

Tam da günümüzdeki muhabbetler değil mi? Radyonun rolünü sosyal medya oynuyor, karşısında da NYT gibi iş modeli tehlikede olan gazeteler ve 24 saatlik haber kanalları var. Tek fark, artık pek kimse “daha sıkı devlet kontrolü” tavsiye etmiyor, özellikle ABD’de. Sadece bir ticaret ve algı savaşı olarak sürüyor bu çekişme.

orson3.jpg


Orson Welles, önce özür diliyor ve her şeyin abartıldığını söylüyor. Bir müddet sonra, kariyerini kısmen bu olaya borçlu olduğunu farkettiğinden olsa gerek, efsaneyi sahipleniyor ve hatta üzerine eklemeye başlıyor. 

Ona paralel olarak, radyo networkleri de olayı dramatize edip, kendi efsanelerinin kahramanları oluyorlar. Yani gazeteciler, radyoyu sansasyonel olmakla suçlarken, radyo bu suçlamayı açık açık kutluyor. Mit, kendi kendini büyütüyor.

Yine, tıpkı günümüzde shock jockey denen bazı Internet medyası figürlerinin, suçlanınca uzlaşmayı veya makul olmayı seçmek yerine, kendi balonlarını daha da şişirmeleri gibi.

 

Anti-Emperyalizm

Orson Welles'in uyarlaması, sadece istila anındaki şoka odaklanıyordu. Sonraki filmler de bu trendi devam ettirdiler. Spielberg'ün uyarlamasının, bir Michael Bay filminden çok farkı yok.

Halbuki H.G. Welles'in romanının ikinci yarısı savaş sonrasındaki sömürge düzenine ayrılmıştı. Bu kısım, rollerin değiştiği ve bu sefer İngiltere'nin "ilkel" olduğu bir emperyalizm eleştiri olarak okunsun diye Wells açık açık yazmış:

And before we judge the Martians too harshly, we must remember what ruthless and utter destruction our own species has wrought, not only upon animals, but upon its own inferior races. The Tasmanians, in spite of their human likeness, were entirely swept out of existence in a war of extermination waged by European immigrants, in the space of fifty years. Are we such apostles of mercy as to complain if the Martians warred in the same spirit?

— Chapter I, "The Eve of the War"


Kısaca şunu diyor: "Marslıları suçlamadan önce kendimize bakalım. Hem bir sürü hayvanın soyunu kuruttuk, hem de kendi aşağı ırklarımızın soyunu. Bir şefkat timsali değiliz ki, aynı şeyi yapan Marslılardan şikayet edelim".

Tabii o dönemde bu mesajları herkes aynı şekilde okumuyor. Mesela ertesi sene çıkan Edison's Conquest of Mars, War of the Worlds'ün gayrıresmi devam kitaplarından biri (fanfiction bir nevi, başkaları tarafından yazılmış). Fakat bu bir intikam hikayesinden ötesi değil. Şiddeti ve istilayı kutluyor. Wells bunları okurken ne düşünmüştür acaba?

***
 

Nedense, Wells'in yaptığı savaş/sömürge eleştirisini, bu sefer de insanları işgalci rolüne koyarak yapmak için tam 50 sene beklemek gerekmiş. Bugün Avatar veya Ender's Game gibi örneklerden bu temaya aşinayız. Hatta, işgal olmasa da sömürge konusuna yakınlığından ötürü District 9. Ama 1950'den önce bu kalıp yok gibi. Bu işin babası, Ray Bradbury'nin 1950'de yazdığı The Martian Chronicles olsa gerek.

O hikayelerde de bakteriler önemli bir rol oynuyorlar. Mars'ı kolonize eden insanlar, yerlilere hastalık bulaştırıp büyük yıkıma yolaçıyorlar. Bu ölümlerin ertesinde de gerilim devam ediyor. Gayet bariz biçimde, Amerikan yerlilerinin hikayesi bu. Hatta bir noktada, kendisi de kızılderili soyundan gelen bir işgalcinin diyaloğu şöyle:

-"How would you feel if you were a Martian and people came to your land and started tearing it up?”

-“I know exactly how I'd feel,” Said Cheroke. “I've got some Cherokee blood in me. My grandfather told me lots of things about Oklahoma Territory. If there's a Martian around, I'm all for him.”

***


Sınır Edebiyatı ve Yerliler

Wells, Viktorya Dönemi İngiltere'sinin bir ürünüydü. Bradbury ise Western ve sınır (frontier) hikayeleriyle büyümüş bir Amerikalı. Dolayısıyla onun eleştirisi, İngiliz tipi bir sömürgeciliği hedef almaktansa, frontier edebiyatının bir örneği. Yani keşfedilmemiş topraklar, yerlilerle ilk temas ve akabinde yerel kültüre nasıl yaklaşılmalı sorusu hakkında.

Çok değil 15 sene sonra, Star Trek bu soruya cevabını prime directive fikriyle vermişti. Yani gemidekilerin en önemli prensibi, belli bir teknoloji seviyesinin altındaki uygarlıklara karışmamak, iletişim dahi kurmamak (tabii kağıt üstünde bu, yoksa dizide drama yaratmak için bu kuralı bolca çiğnediler).

Bu açıdan Star Trek'teki "Federasyon", Amerikan İmparatorluğu'nun ideal bir versiyonu gibi. İdeal derken, Amerikalıların gözünden, inandıkları Amerika'nın bir tezahürü:

  • Sadece nefsi müdafa yüzünden savaşan,
  • içindeki öğelere özerklik veren,
  • "ilkelleri" asimile etmek yerine koruyan,
  • ırkçılığın bittiği,
  • bilime ve gelişmeye önem veren bir emperyal güç.

Bu tasvir hem bir günah çıkarma (Kızılderililer) hem de o günün gelişmelerine bir tepki. Nitekim Star Trek'in ilk senesi, ABD'nin Vietnam Savaşı'na geniş çapta asker gönderdiği ve savaşın "resmiyet" kazandığı ilk seneydi.

Zaten yıllandıkça tatlanmış çoğu bilimkurgu, uzak diyarlar ve yarınlar hakkındaymış gibi görünseler de, aslında o günün endişeleri ve dünün yargılanması hakkındadırlar. O endişeler de üç aşağı beş yukarı aynı kaldıkları için, gerek Bradbury'nin, gerekse Wells'in hikayeleri hala taze. 

Önce Odanızı Toplayın, Dünya'yı Sonra Düzeltirsiniz

Önce Odanızı Toplayın, Dünya'yı Sonra Düzeltirsiniz

Altered Carbon: Eğlenceli Bir Hayalkırıklığı

Altered Carbon: Eğlenceli Bir Hayalkırıklığı