Efsane Olmak

Efsane Olmak

Basketbolla Alakasız Bir Basketbol Yazısı (mediumda okumak için)

18.yy'dan beri basketbolu takip ederim,
"Malone" deyince "Karl mı Moses mı" diye soruyorum,
Jordan'ı canlı izledim,
Kobe beni canlı izledi,
ve bence Lebron gelmiş geçmiş en iyi oyuncudur.

Internette binlercesi bulunan tartışmaları tekrarlamak için söylemiyorum bunları. Her sporda olduğu gibi, burada da, özellikle Lebron-Jordan kıyası etrafında tam bir "endüstri" oluştu. Bu geyikleri ısıtıp ısıtıp konuşarak para kazanıyor, GSMH'yı arttırıyorlar. 

Aslında ilginç bir güzelliği var bu işin: Kendi kendinin gerekliliğini yaratmanın yani. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ndeki ayar kurumunu, yahut Oscar Wilde'ın müthiş aforizmalarından birini hatırlatıyor bu:

"The bureaucracy is expanding, to meet the needs of the expanding bureaucracy."

"Büyüyen bir bürokrasinin ihtiyaçlarını karşılamak için, bürokrasi daha da büyüyor."


Benim derdim başka. Lebron'ın üzerinden, basketbolun ötesindeki şeylerden, kahraman yaratımı sürecinden bahsedeceğim. Yoksa Lebron bana para vermedi, "İmmanuel bu aralar PR sıkıntım var, maç başına sadece 38 sayı atıyorum, imajımı anca sen kurtarırsın, al şu yirmiliği" demedi.

(Böyle bir misyon yüklenip, ölümüne spor tartışmaları yapanları görünce, serbest çağrışımla aklıma şu geliyor: Bordro Milliyetçiliği)
 

***
 

Ortalamalar ve Uçlar

Profesyonel sporlar, ortalamanın değil, uç noktadaki azınlığın gelişimine bağlılar. Yani insan ırkının topyekün daha iyiye evrilmesine gerek yok. Hatta tam tersine, sağlık hizmetleri sayesinde, dandik genlere sahip olanlar da ayakta kalıp ırkın ortalamasını düşürebilir (Doğada obez bir ceylan veya aslan görmek zor, insanlarda ise bu norm artık).

Sadece sporla sınırlamayalım konuyu, yemek yapmak veya şarkı bestelemek gibi şeyleri de dahil edelim. Bugünün şeflerinin daha iyi olmaları için, nüfusun yemek kültürünün gelişmesine gerek yok. En obsesif adamlara imkan verildiği sürece, onlar çıtayı yükseltiyorlar.

(Bilerek "adam" diyorum çünkü kadın-erkek eşitliği olan alanlarda dahi, en tepe noktalarda erkekler çoğunlukta. Hem IQ çan eğrisi erkeklerde daha yayvan, hem obsesiflik potansiyeli daha yaygın, hem de ailevi roller yüzünden bu potansiyeli sonuna kadar kullanabileceklerin çoğu erkek. Hiçbir sistemsel ayrımcılık olmasa dahi, herhangi bir alanın en tepe noktasını erkekler işgal edecekler - en alt noktasını işgal ettikleri gibi)

Carl Lewis

9.86 saniyede tabakhaneye koşuyordu

 

Bugün NBA'deki "isimsiz" oyuncular, eskinin yıldızları seviyesindeler. Hem nüfus fazla, hem o nüfusun içinde daha yüksek bir yüzdeye ulaşabiliyorsun (sporda endüstriyelleşmenin artışı ve ırkçılığın azalmasıyla), hem de o havuzdan seçtiklerini daha iyi geliştirebiliyorsun (antrenman teknikleri, diyet, taktikler, vs).

Şöyle düşünün: Zamanında efsane olmuş Carl Lewis, 100 metre rekoru kırdığı derecesiyle bugün finallere dahi kalamayabilir

Başarıların bir kronometreyle kolayca ölçülebildiği her sporda benzer bir gelişme var. Sırf istatistikleri daha karmaşık ve göreceli diye, basketbol gibi alanlar bu trendden muaf olabilirler mi?

John Stockton, muhtemelen bugün All Star seçilemezdi. Aynı pozisyonda oynayanlara bakın: Westbrook, Harden, Curry, Kyrie Irving, John Wall, IT4, Chris Paul, Kyle Lowrie, Kemba Walker, Damien Lillard, Mike Conley... Bu adamların hemen hepsi acayip atletik, hepsi şutör, yarısı her an triple double yapabilir.

Isiah Thomas'ın üçlük yüzdesi %25 altındaydı. Bugünün uzunları için bile rezalet bir yüzde. Favori adamım Scottie Pippen, bugün en iyi çok yönlü oyuncusu sayılabilir miydi, Lebron, Antony Davis, Giannis, Durant, Kahwi dururken? Draymond Green'in olduğu bir ligde, Dennis Rodman gibi oyunun sadece tek yarısını oynayan bir "ufak uzun", senelerce bir şampiyonluk takımının yıldızı olabilir mi?

Elbette eskileri üçlük atamadıkları için yargılamak haksızlık olur, o zamanlar oyun başka türlü oynanıyordu. Ama bugünün oyuncularının sadece farklı değil, daha komple olduklarını söylemek, eskileri suçlamak değil zaten. Güçten çok az ödün vererek, çok daha fazla silaha sahip oldular.

Sözün özü, ortalama oyuncular da yıldız oyuncular da, eskiye göre daha iyiler. Ve bu yetenek yığının tepesinde de Lebron var. Hem de tam 10 senedir. Bu derece bir istikrarı sanırım bir tek Roger Federer kurabildi kendi alanında.

Milyonların oynadığı bir sporda, aralıksız 10 sene boyunca en iyi olabilmek müthiş bir şey. Sadece rakiplerinin arasında değil, kendi geçmiş versiyonlarının da en iyisi olabilmek iyice müthiş bir şey. Ama en müthişi, yukarda anlattığım sebepler yüzünden, bu başarıyı 1970'ler veya 80'ler yerine, 2017'de gerçekleştirebilmek. 

lebron3.jpg

 

Toplumun Aynası

Bunun ötesinde, etik bir argüman da var:

En iyi olmak, çoğu zaman en obsesif olmakla özdeşleştiği için, Jordan veya Kobe gibi alfa erkek örnekleri, insanların kafalarında belli bir "en iyi" kalıbı oluşturdu. İşin açıkçası Jordan tam bir göt oğlanıydı. Bunu herkes söylüyor. Yanında oynasan, aynı anda hayran olup nefret edeceğin biri (Kobe de öyle ama o en azından maç bittiğinde obsesif kişiliğini bırakıyordu).

O tip bir liderlik şekli, çok belli karakter tiplerine ve takımlara uygun. Birçok başka kombinasyonda işe yaramaz. Zaten Pippen'ın dengeleyici liderliği olmadığı zamanlarda, Jordan'ın yüzü playoff görmedi. Eski Bulls oyuncuları ve Phil Jackson da, röportajlarında hep Pippen'ın liderliğini överlerdi.

Lebron bu bakımdan tarihin en iyisi olabilir. Herhangi bir takıma koy, onu ertesi sene playofflara taşır, sonraki sene şampiyonluğa oynar. Nitekim Cavs'ı ve Miami'yi bıraktığında, ikisi de ertesi sene .500 altı takımlara döndüler. Şimdiki Cavs'ın da farkı yok: Tarihin en pahalı takımı olmasına rağmen, Lebron'ın oynamadığı maçlardaki kazanma oranı Nets seviyesinde. 

Bunları nasıl yapıyor? Sadece her pozisyonda etkili olabildiği için değil, her türlü kişiliğe liderlik edebildiği, yanındakileri daha iyi yaptığı, diğer yetenekleri de daha sonra yanına çekebildiği için. 

Bence bu tip bir rasyonel ve çokyönlü liderlik anlayışının övülmesi lazım, Jordan'ın veya Kobe'nin sahip olduğu o takıntılı ve tek yönlü liderlik stili yerine. Bir toplum, kahramanlarındaki hangi özelliklere değer veriyor? Kahramanlar, toplumun değerlerini yansıtmıyorlar mı?


u vasıfların bir uzantısı olarak, Lebron'ın tüm bunları, daha önce kimsenin görmediği bir baskı altında gerçekleştirebilmesi de epey etkileyici. Belki de tüm profesyonel spor tarihinde kimse, bu kadar uzun süre boyunca, bu kadar büyük beklentiler altında bırakılmadı. Jordan gibi bir marka bile, o zamanki medya ve piyasa koşullarında, bu baskının beşte birini yaşamadı.

17 yaşından beri her Allahın günü, saha içinde de saha dışında da, ettiği her laf kaydediliyor, yaptığı her hareket inceleniyor. Görev süresi uzatılmış bir başkan hayatı yaşıyor yani. Ve neredeyse hiç falso vermedi. Böyle başka kim var?

(Yine belki Roger Federer sadece. Her sorunun gizli cevabı Federer!)

federer-min.jpg

Lanet Olası Federerler

 

En İyi ve En Büyük

Lebron'u da, günümüz NBA oyuncularını da, İran sinemasını da yeterince övdük arkadaşlar. Gelelim niye "en büyük" olmadığına.

En iyi olmak, yetenek ve başarıyla ölçülüyor. Efsane olmak için ise, kendi kontrolünde olmayan başka şeyler lazım. 

Mesela bol bol drama lazım. İnsanlar, işini düzgünce yapanı değil, dramatik anlarda kahraman olanları hatırlıyorlar. Hele biraz da zaman geçerse, hataları unutuluyor, zafer sahneleriyle sahnelerle mitleşiyorlar.

Kıyas olarak, dünkü Celtics maçına bakın. Ya da bakmayın, 45 sayı farkla bitti Lebron sağolsun. Maç sonunda, yıllardır spor yorumculuğu yapan Ernie Johnson, ilk defa ikinci yarı highlightlarını tamamen es geçti. İronik değil mi? Lebron o kadar iyi oynadı ki, kendini efsaneleştirecek sahneleri engelledi.

***

Dramatik anlar tek başlarına yeterli değiller, genel bir hikayeye oturmaları lazım. Filmlerdeki "character arc" gibi.

Mesela Lebron'ın hikayesi ne? Fakirken keşfedilmesi, inanılmaz büyük beklentilerle sahneye çıkması, bunu tam yerine getirememesi, kolay yolu seçip Miami'ye gitmesi, orada kazandığı başarıların görece anlamsızlığı, sonra kendini affettirmek için evine dönüp, neredeyse imkansızı başarması, şu anda da açık ara en tepede olması...Gayet iyi.

Fakat Jordan'ın hikayesi daha da iyi: Gelecek vaadeden bir yetenek, yıllarca daha güçlü rakiplere karşı mücadele ve yenilgi, trajik bir figür olma tehlikesi, şeytanın belini kırıp yükseliş (hem de ne yükseliş), babanın ölümü ile çöküş, geri dönüş ve kimsenin ummadığı bir zafer (ikinci threepeat), mutlu son.


Bu hikayelerin varlığı da yetmiyor, onları pazarlayacak bir makine lazım. Şimdilerde pazarlamanın kralı var ama aşırı yükleme yüzünden duyarsızlaştık. Yeni Lebron ayakkabısı reklamı için kimse ofiste veya sokak köşelerinde muhabbet açmıyor. Halbuki belli bir yaşın üstündeki herkes Air Jordan reklamlarını veya Bird ile Jordan'ın McDonalds reklamlarını hatırlar. Yahut Space Jam'in ne kadar büyük bir olay olduğunu. Yahut orijinal Dream Team'in popüleritesini.

Bazı şeyler bir kereliğine mahsus oluyor, sonradan daha iyisini yapsan bile o sihri tekrarlayamıyorsun.

Tabii asıl pazarlanan şey, bir üründen ziyade bir hissiyat. Şimdiki ekosistemde eksik olan da bu. Bu hissiyat konusuna Nerede O Eski All-Starlar'da değinmiştim. Eskinin rekabeti, günümüz merceğinden daha gerçek gözüküyor demiştim. 

Oyuncuların, paraları yetmediğinden ikinci bir işte çalıştıkları zamanı görmedik, iyice Küçük Emrah moduna girmeyelim. Ama takımın parası yetmediği için, deplasmanlara otobüsle veya normal tarifeli uçakla gittikleri zamanları gördük. Jordan'la Barkley'nin poker masalarında sabaha kadar vakit geçirdiklerini, maç günü de sahada kavga ettiklerini, hakemlerin buna müsaade ettiklerini gördük.

Daha az hesaplanmış, daha az "steril" idi her şey. Yıldızların, şampiyonluk şansı ne olursa olsun, 10-20 sene boyunca bir takımı taşıdıkları günleri gördüğümüz için, "The Decision" veya "My Next Chapter" şaklabanlıklarını hazmetmek zor.

rod2-min.jpg

Dennis Rodman

Yatmadan önce bu resmine bakıyorum, kabuslarım bitti.


Tabii bunların hepsi oyuncuların suçu değil, değişen şartların sonucu. Katlanarak artan para + sosyal medya = marka değeri konusunda artan hassasiyet. Bu piyasa koşullarında Barkley gibi, Laimbeer gibi, Rodman gibi spontane karakterler yeşeremez.

Yahut şunu düşünün: 90'dan önce "free agency" diye bir şey yoktu. Oyuncuların takas dışında bir seçenekleri olmadığından, 10-20 sene aynı takımda kalıyorlardı. Yeni hareket kabiliyeti, "franchise oyuncusu" fikrini baltaladı.

Biz bu karmaşık etkenleri çözmektense, her şeyi basitleştirip, birer karakter özelliği olarak görmeye programlıyız. "Eskiler daha onurluydular" diyoruz, "daha delikanlıydılar" diyoruz. Evet öyleydiler, çünkü öyle olmak zorundaydılar.

***

Analitik devrimi de (ileri istatistik kullanımı) değişen şartlardan biri. Bu sayede, zamanında Spurs ve Tim Duncan'ın başlattığı o yıldız oyuncuları dinlendirme işinin, uzun vadede ne kadar yararlı olduğu kanıtlandı. Bakın, John Stockton ligdeki 19 sezonunun 16'sında, o sezondaki 82 maçın hepsinde oynamış. Hele ufak bir guard için, inanılmaz bir istikrar bu. Zaten o yüzden bir efsane. Lebron'ınsa 82 maç oynadığı tek bir sezonu yok kariyerinde. Ama kısmen bu sayede de sakatlanmıyor, 14. senesinde bile harika oynuyor.

Bu sene Westbrook'un bu kadar ilgi çekmesi, bu analitik/optimizasyon trendine karşı bir sembol oluşundandı biraz da. Westbrook sezon boyunca tek bir maç kaçırdı ve oynadığı her dakikayı canını dişine takarak oynadı. Analitik açıdan tam bir intihardı yaptığı, istatiki açıdan da verimsizdi, herkes sonunda eleneceğini biliyordu, ama insanlar bu ruhu özlüyorlar, eskileri görmemiş olanlar da içgüdüsel olarak bunu arıyorlar.
 

***


Son Altın Çağ

NBA'in "altın çağı" neden altındı? En hızlı koşanlar, en iyi şutörler, en yükseğe sıçrayanlar o zaman oynadıkları için değil. Onlar şimdi oynuyorlar. NBA tarihinde Durant gibi, Lebron gibi, Curry gibi birileri olmadı ve şu an hepsi aynı anda oynuyor. Böyle bir lüks var.

NBA'in altın çağı, mücadeleler, hikayeler ve spontane karakterler bakımından altındı. Biz bunlara değer veren varlıklarız, istatistikleri optimize eden algoritmalar değiliz.

Lebron, tıpkı Jordan gibi, kağıt üstündeki başarılarının yanına, efsane olmak için gerekli olacak o dramatik anları (the block), o sürükleyici karakter hikayesini (Warriors'ın süpertakımına karşı bir şampiyonluk), o pazarlama kuvvetini (Space Jam 2?) katlayarak ekleyebilir. Daha zamanı var. Nostaljinin o başdöndürü kokusuyla, zamanla gözümüzde daha da büyüyecektir de. Fakat nihayetinde, herkes gibi o da içinde doğduğu çağın mahkumu. Altın çağın dışında doğmuş bir platin çocuk.

Keşke bu adamı daha gerçek bir rekabetin olduğu, daha az paranın döndüğü, daha çok küfrün edildiği, daha fazla dirseğin atıldığı zamanlarda izleseydik. Şüphem yok ki her şart altında bir numara olmakla kalmaz, takımını da bir numara yapardı.

Fakat burada daha derin bir şeyden bahsediyorum: Sadece altın çağın dışında olmaktan değil, özellikle de bizim çağımıza has bir mahkumiyetten. Basketbolun ötesinde, her alanda ortak mitlerin bitişinden...

 

Jordan'ı da, Muhammed Ali'yi de, diğer büyüklerin ötesine taşıyan ve efsaneleştiren şey, alanlarını aşıp, kendi çağlarını tanımlayan birer ikon haline gelmeleriydi. Yukarda saydığım etmenlerin (yetenek, başarı, hikaye, pazarlama, zamanlama) tam ayarında bir karışımıyla bunu becerebildiler. Şanslıydılar. Tekrarlanamayacak bir deneyin başarılarıydılar.

Bizim zamanımızı tanımlayan belli birileri niye yok?

Hepimizi birlikte heyecanlandıran şeyler yaşanmıyor, çünkü hepimiz kendi ufak evrenimizde, bambaşka hikayeleri takip ediyoruz. Bu sporda da böyle, sanatta da, siyasette de. Önce radyonun, sonra da televizyonun birleştirdiği kültür, artık yüzbinlerce ufak parçaya ayrıldı. En basit gerçekler üzerinde bile uzlaşamayacak kadar ayrıldı hem de.

Demokrasinin, anti-elitizmin, ifade özgürlüğünün ve milyonlarca Youtube kanalının olduğu bir zamanda, herkesin beraber dinlediği hikayeler olmayınca, o hikayelerin kahramanlarını beraberce yüceltmek de imkansızlaşıyor. Efsanelerimiz var, ama ortak bir efsanemiz yok. O çağ kapandı artık. Geçmiş olsun.

 

"Tüm ülke, radyo sayesinde bir bütün olmuştu. Hepimiz aynı kahramanları, komedyenleri ve şarkıcıları tecrübe ediyorduk. Onlar birer devdi"

Diplomaside Delikanlılığın Yeri ve Önemi

Diplomaside Delikanlılığın Yeri ve Önemi

Post-Referandum Stres Bozukluğu

Post-Referandum Stres Bozukluğu