Ne Olacak Bu Memleketin Hali 1: Ünü Yurtdışına Taşmış Bir Soru

Ne Olacak Bu Memleketin Hali 1: Ünü Yurtdışına Taşmış Bir Soru

(Uyarı: Ekonomist değilim, çok iyi okonomiyaki pişiririm sadece, parmaklarınızı yersiniz. Veriler Gerçek Türkiye’nin Grafikleri çalışmasından alıntı. Anlatımdaki ufak rakamsal hataları önemli değil ama kavramsal hatalar varsa, doğrusunu yazdığınız sürece benle istediğiniz kadar dalga geçebilirsiniz)

***

Eskiden bu soru rakı masalarında, taksilerde, berberlerde sorulurdu, artık ünü ülke dışına taşmış. Geçenlerde yine arkadaşlarla Himalayalardayız (şaka şaka, arkadaşım yok), çoban bir amca Türk olduğumu öğrenince endişeyle sordu: 

-"Namaste, adun toridas?" (Selam, ne olacak sizin memleketin hali?)

Neredeyse 4000 metredeyiz, ortamda sıcak su yok, adamın evinin önü balçık ve sığır boku dolu, ama TV'de günaşırı gördüğü Türkiye haberleri yüzünden bana üzülüyor. Mümkün olan tek cevabı veriyorum:

-"En taro adun" (Hayırlısı olur inşallah).


Benim gibi milliyetçilikle alakasız birinin bile gururu inciniyor. "Sanki Suriyeli mülteciyiz" diye hayıflandım ama aslında bir nevi mülteciyiz hakikaten. Savaştan değil, aptallıktan, kabalıktan, vizyonsuzluktan, ilkesizlikten kaçan "1. dünya mültecileri". Kafası kesik bir tavuk gibi, nereye iltica edeceğimizi de bilmiyoruz, işte gitmişiz dağın başında Tibetli çobanla memleketi kurtarıyoruz.

Eskiden yurtdışında Türk'üm deyince, en sık duyduğum şeyler Hakan Şükür, kebap ve Ermeni soykırımıydı, şimdiyse bilmediğim dizi isimleri, ekonomik krizler ve türlü türlü terör örgütü kısaltmaları. Bu bir ilerleme mi acaba?


Memlekete Giriş

Memlekete dönüyorum, daha kapıda başlıyor aynı muhabbet:

-"Ya n'olacak bu memleketin hali?".
-"Birader pasaport kuyruğundayız, hele bir gireyim göreyim, söz ilk sana anlatacağım. Ver telefonunu."

Nerdeyse gümrük memuru da soracaktı. "Niye geldin ki" dedi adam bana. İşi icabı soruyor ama işinin icap ettirmediği bir efkarla. "Öylesine" deyince de bozuldu. "Annem zehirlendi, Dünya'daki tek panzehir de bende, epey bir kararsız kaldım ama geldim" desem ancak tatmin olurdu. 

Gümrükten geçtikten sonra, fularsız bir entel olarak otobüse bindim. Otobüsler bize indirimli zaten, eğitim bakanlığının bir projesi kapsamında. Binip kitap okuyoruz, okumayanları da kibirli kibirli süzüyoruz. O gün de tam ne güzel burnumdan kıl aldırmıyordum ki, yanımdakilere bir haller oldu ve bana dertlenmeye başladılar: "Nereden geliyorsun sen? Nasıl görünüyor oralardan memleket? Ne olacak halimiz sence?"

"Bunlar düşünce polisi olmalı" diye düşündüm, sonra korktum, düşünmekten vazgeçtim. Hiçbir şey düşünmemeye çalışınca aklına seks gelen %99'luk kesimdeyim. Örf ve adetlerimize uygun bir pozisyon düşündüm. Fakat adam ısrarcı, tekrarlıyor sorusunu.

İyi cevap veremezsem otobüste gerginlik çıkacak. Havaalanı otobüsü bir de, öyle sonraki durakta inemezsin ki. O yüzden cevabı iyi düşünmek lazım. Mesela "ne varmış canım memleketin halinde", "batırdılar güzelim ülkeyi", "zamanında Atatürk bunları kesmekte haklıymış" gibi cevaplar riskli.

Doğrusu "hayırlısı olur inşallah". Toplumun her kesimini kucaklayan bir cevap. İçinde "hayırlısı" ve "inşallah" geçen bir cümle yüzünden kimse bu ülkede bir şeyini kaybetmemiştir, saygınlığını bile (kaynak: Adnan Oktar).


Apartmana Giriş

Otobüsten inince kapıcıya rastladım. O biraz daha üst rütbeli bir düşünce subayı olduğu için soru faslını geçti, doğrudan cevap kısmından başladı: "bah şimdi, ben saa söyliim ne olacağanı...". Otomatiğe almış adam. Politika üretirken nedenselliğin işlemediği bir ülkede, cevapların da sorulardan önce gelmeleri gayet normal.

Yukarı çıkıyorum. Annemi babamı ne zamandır görmemişim. Önce her zamanki "iyice uzamışsın", "zayıflamış mısın", "ay bu kız sana bakmıyor mu" muhabbetleri. İkinci Meşrutiyetten beri aynı boy ve kilodayım ama haksız da değiller, kendileri kısalıyorlar yaşlandıkça. Her şey perspektif meselesi.

TV karşısına geçer geçmez başladığımız memleket muhabbetinde de bu belli oluyor. Pederin perspektifinden memleket dün battı, anneminkinden ise "Ay bıktım bu konulardan, NatGeo Wild'ı açsanıza, kaplanlar var". Biri felaket tellallığına, diğeri de kaplanlara doyamadı yıllardır. İstikrarlı bir evliliğin sırrı aşk veya saygı değil, biraz alkol ve biraz daha fazla tahammül olmalı.


Haber İzlememek

TV karşısındaki bu muhabbet devam ettikçe, yıllar önce Nature'da çıkan biyoloji makalemi hatırlıyorum: "Türk televizyonları insanı kanser ediyor". 

Geçen ABD başkanlık seçimleriyle ilgili tartışmalarda, Clinton'ı destekleyen gazeteleri bizim havuz medyasına benzetenleri görüyordum da, vallahi bu hıyarların Dünya'dan haberi yok. Bırak New York Times veya Economist'i, yılların sağcı borazanı Fox News bizim iktidar ile medya ilişkisini görse, "hani marjinal bizdik?" der.

Tarafsız kalmak zaten her yerde imkansız (bir medya kuruluşu en iyi ihtimalle çoksesli olabilir, tarafsız değil) ama bu baskı ortamında, tarafsızmış gibi yapmak dahi imkansız. Dolayısıyla muhalif medyanın da asli görevi insanı bilgilendirmek değil, cephe oluşturup hayatta kalmak oluyor.

Nihayetinde, Türkiye epey alternatif bir gerçeklikte yaşıyor. Bir muhalif gazeticinin tutuklanma ihtimali (ve tutuklanınca habeas corpus gibi temel haklarının ihlal edilme ihtimali) sıradan bir tecavüzcününkine kıyasla yüksek. Bu ölüm kalım atmosferinde "doğrusu şu kanalı izlemek, şunu okumak" diye tavsiye vermenin manası yok. Onun yerine TV'nizi atın, gazete almayın, sosyal medyada da Neil De Grasse Tyson dışında kimseyi takip etmeyin. Hayat kaliteniz anında ve sıfır masrafla artacaktır.

("Kalıp savaşın" muhabbeti yapan biri değilim -bunun çok nedeni var- ama bu kafada olanlar varsa diye ekleyeyim: Medyadan bu şekilde kaçmak, siyasetten kaçmak ile eş değil. 

Zaten bu ülkede istesen de apolitik olmak zor, politika yakanı bırakmıyor ki. Amerikalılarda bir laf vardır, "ölümden ve vergiden kaçılmaz" diye. Bizde kaçılamayacak şeylerin listesi daha uzundur, en kaçılamayacak olanı da "Uzun Birader". Her panoda, her ekranda, her profilde. Castro'nun bile toplam yayın süresi bu kadar değildi. Bu hengamede, 24 saatlik medyanın zehrini içince insan, ya Dünya'yı olduğundan da kötü görüp umutsuzluğa kapılacak ya da kısıtlı enerjisini bu mecralardaki kavgalarda harcayarak, "bugünlük de 1500 kalorilik aktivizmimizi yaptık" sanacak. İki kapı da gerçek apolitizme ve kaçışa çıkıyor.)


Kötümserlik Satar

"Dünya'yı olduğundan da kötü görme" mevzusu önemli. Mesela ABD'liler için, 2008'den beri "en ileri ekonomi" Çin.

  Son 10 senedir, Amerikalıların sadece üçte biri ABD'nin lider ekonomi olduğunu düşünüyor

Son 10 senedir, Amerikalıların sadece üçte biri ABD'nin lider ekonomi olduğunu düşünüyor


Çin-ABD ekonomik kıyasında bu konuyu slaytlarla anlatmıştım, burada kısa keseyim: GSMH kıyasında kafa kafaya olsalar bile, ABD'nin yaşam standardını, hemen her sektörde kuvvetli oluşunu, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardaki etkinliğini, doların hakimiyetini, askeri üstünlüğünü ve halkın genel iyimserliğini düşününce insan bu sonuca inanamıyor.

Ta ki politize olmuş medya ile "medyaya uyumlu" hale gelmiş politikanın birbirini beslemesinin etkisini hesaba katana kadar. Haberleri izleyen her iki kişiden birinin, ülkenin en kötü günlerini yaşadığını, Obama'nın en kötü başkan olduğunu düşünmesi o kadar normal ki. 

Halbuki şirket karları, üretkenlik, yaşam süresi ve alım gücü tarihin en üst seviyesinde, suç oranlarıysa en düşük seviyede. Dışardan gelen varoluşsal bir tehlike yok. İşsizlik %5 civarı. Eğer tüm başkanların en kötüsü Obama ise, bu ülkenin çoktan Mars'a koloni kurmuş olması lazımdı.

Trump'ın o çok tutan "Make America Great Again" sloganı, algıyla gerçeklik arasında giderek açılan makasın sembolü adeta. ABD'nin kötüleşen sorunları olsa da, genel açıdan hiçbir zaman bu kadar "great" olmamıştı ki.
 

 

Bu trend Dünya genelinde de böyle. Matthiue Ricard'ın yardımlaşma ve fedakarlık hakkında yazdığı kitapta bahsediliyor (kendi hayat hikayesi de ilginç, en azından şu TED konuşmasına bir bakın), artan nüfusa rağmen yoksulluk oranı düşüyor, okuma yazma artıyor, üreme ve suç azalıyor. Oysa yeni medyanın etkisi tam ters yönde: Eskiden 1000 tane kötü haber oluyorsa, biz bunun 10'unu öğreniyorduk. Şimdi 500 kötü haber oluyorsa biz hepsini, hatta uydurmalarla birlikte fazlasını öğreniyoruz. Zaten bir şey "öğrendiğimiz" de yok, sadece bombardımana tutuluyor, şartlandırılıyoruz. 

Kimden duyduğumu hatırlamıyorum, bu işin çözümü olarak, ulusal çaptaki haberleri daha az takip etmeyi, yerel haberlere ise daha çok odaklanmayı öneriyorlardı. Hem yerel seviyede etkimiz daha fazla, hem de o olayların bize etkisi fazla. Dahası, yakın konuların bağlamını daha iyi bileceğimizden ve rakipleri bizzat tanıyacağımızdan, kutuplaşmamız daha zor.

Demokrasiyi, birkaç senede bir sandığa gidip tepedeki en az kötüleri (lesser of two evils) seçmekle sınırlamak yerine, aşağıdan yukarı, yerelden genele uzanan bir hareket olarak görmeye çalışmalı. Bu genel bir tavsiye ama Türkiye o kadar merkeziyetçi ki (vesayet rejiminin bir mirası) ve kültür o kadar biatçı ki (bunun İslam'la da, sınıf bilinci olmamasıyla da alakası olmalı) böyle aşağıdan yukarı değişim zor.


Aileyle TV sefalarından sonra, akraba ziyaretleri başlıyor. Buralarda sorulan soru biraz farklı. Bunu anlamak için bu ziyaretlerin bir protokolü olduğunu, önceliğin "her an pat diye gidebilecek" olanlarda bulunduğunu anlamak lazım. Bunların bir kısmı 20 senedir bu listedeler.

(İlk üç sene ben de destekledim, içimden geldiği için onları görmeye gidiyordum, ama artık iş rutine bindi, sonradan vicdan azabı duymamak için yapıyorum bu ziyaretleri. Yarın öbürgün pat diye giderlerse de, bu sefer "keşke daha fazla vakit geçirip hikayelerini dinleseymişim" diyeceğim. Hep aynı döngü. Listedeki herkes ölene kadar bu dersi öğrenemeyeceğim. O noktada da, ben birilerinin listesinde olacağım zaten. Ayak sürüye sürüye bana gelenlere sorarım artık, "ne olacak bu memleketin hali?" diye.)

Ölümün beklendiği, neredeyse yolunun gözlendiği bu akraba evlerinde, gelecek zaman kipi pek revaçta değil. O yüzden "ne olacak" değil, "neydi ne olduk" açısından yaklaşılıyor olaya.

Ne oldu bu memleketin haline? 

Hal, kötü bir ekonomik yapı üstüne binen totaliter ve -bence daha kötüsü- irrasyonel bir rejim halidir. Bunun detaylarına devam yazısında değineceğim. Daha bu muhabbetlerin taksisi var, berberi var sonuçtaFakat gitmeden ufak bir dolar notu:

Türkiye, kısa vadede 160 milyar dolar borç ödeyecek. Vatandaşın mevduatlarındaki döviz ise bu rakamdan az. Merkez Bankası rezervleri 100 milyar doların altında. Hesap belli.

Bugün yanan kuru ot yığını cari açık,
kibriti çakan ABD kaynaklı gelişmeler,
yangına körükle giden de Erdoğan.

Hem de ne körük! Söylenmeyecek ne varsa söyledikten sonra halka dönüp, son kalan tükürükleriyle yangını söndürmelerini istiyor (dolar seferberliği). Ama hamaset, matematiği yenemez.

 

Serinin Tamamı

Ne Olacak Bu Memleketin Hali 2: Ekonomi Özeti

Ne Olacak Bu Memleketin Hali 2: Ekonomi Özeti

Arrival: Sahalarda Görmek İstediğimiz Türden Bilimkurgu

Arrival: Sahalarda Görmek İstediğimiz Türden Bilimkurgu