Ahlak ve Toplum 5: İçselleştirme

Ahlak ve Toplum 5: İçselleştirme

Ahlakın temelleri ve hayatın karmaşıklığı hakkında, 5 günde 5 görsel

Önceki bölüm: Duyarsızlık

 

 

5. İçselleştirme
 

Artık sadece 10 milyonluk şehirlerde yaşayan ve ana haber bültenlerinde ülkesini tanıyan birer yurttaş değiliz. Gezegen çapındaki milyarlık networklerde, sürekli açık olan "node"larız.

Internetin yarattığı bu değişim, bazı durumlarda empati ve fedakarlığımızı arttırıyor. Zira medyanın aksine, uzaktaki yabancılarla çift yönlü ve zengin bağlar kuruyoruz.

  • Couchsurfing sayesinde "bir yabancı" bana kapısını açıyor karşılık beklemeden.
  • Skype üzerinden bedava terapi gruplarına, ucuz müzik derslerine katılıyor insanlar. 
  • Patreon sağolsun, sevdiğim bir amatörün podcastine sponsor oluyor, o kişi ilerde başarılı olursa müthiş bir tatmin duyuyorum. 
  • Uber gibi kar amacı güden sistemler bile, en azından bir komünite hissi yaratıyorlar, klasik müşteri-şirket anlayışının steril duvarlarını kırarak.

Fakat ilişki ağındaki bu son 10-20 senelik geometrik artış, eninde sonunda, hala 100-200 "anlamlı ilişki" limitine takılmış, 100-200 bin senelik bir organ tarafından işlenmeye çalışılıyor. Fiber internet bağlantısı olan abaküsler gibiyiz. Kısacası, Internet'in insani ilişkilerimizi zenginleştirmesinde bir üst limit var.

Oysa, bu teknolojinin bize akıttığı ham bilgide bir üst limit yok. Youtube'a her saniye, yüzlerce saatlik video yüklendiği bu dünyadaki her fırtınadan, her düşen uçaktan, her terör olayından, her kuraklıktan, her darbeden, her borsa çöküşünden anında haberim oluyor. Bununla kalsa iyi, aynı haberi gün içinde düzinelerce farklı kaynaktan alıyorum. Sonra bloggerlar reblog ediyor, tweetler birbilerini yankılıyor, akşama da meme\caps\gif sağanağı. Daha gün bitmeden haberin posası çıkmış oluyor ve biz, yani kudurmuştan beter olan alışmışlar, dünyanın her geçen gün daha da kötüye gittiğine bir kez daha ikna oluyoruz.

Bunun yarattığı rahatsızlık, zihnin çelişkileri farklı bölmelerde tutabilme yeteneğinin çok ötesinde. Rahatlamak için ikinci ve daha kuvvetli bir mekanizmaya ihtiyacımız var: Rasyonalize etmek (rationalization).


Bu noktada biraz dilbilgisi ilginç olacaktır:

"Rational", mantıklı demek. Halbuki "rationalization",  mantık yürütmek anlamına gelmiyor. Daha negatif bir anlamı var, bahane üretmek gibi. Mantık yürütmenin karşılığı ise "reasoning".

Reasoning ve Rationalization arasındaki fark şöyle özetlenebilir: İlki eldeki verilerden yola çıkarak, bir sonuca ulaşmaktır. İkincisiyse istediğimiz bir sonuca ulaşmak için verileri kalıbına uydurmak.

Örneğin, param olmasına rağmen sussuzluktan ölen çocuklara yardım etmiyorum ama bu beni kötü biri yapmıyor. Neden?

  •  "Yardım edersem o yardım bir diktatörün cebine girecek" 

(Detaylı veriler bu yolsuzluk oranının sadece %10 olduğunu gösterebilir, ama istediğim sonucu onaylamadığı için, bu veriyi gözardı ediyorum, yani confirmation bias)

  • "Her toplum hakettiği gibi yönetilir, onlar da bunu hakettiler"

(Bu bir doğa kanunu değil, bir dogma, fakat işime geldiği için ona doğa kanunuymuş gibi davranıyorum. Halbuki güçlünün zayıfı ezdiği ve ezilenin bunu haketmediği örnekler bol. Zaten, kendimi iyi bir insan olarak görmemin nedenlerinden biri, zayıfın güçlü tarafından ezilmemesi gerekliliğine inancım değil miydi? Yasaların amacı bu. Dinlerin de. İsa "and the meek shall inherit the earth" demiyor mu? İsa'nın ahlaki normlarında kalmak uğruna, o normları yıkmak isteyen Nietzsche'nin ağzından konuşuyoruz)

  •  "Para vermiyorum ama onlar için dua ediyorum"

(Hem confirmation bias var -duanın uzaktan bir etkisi olmadığına dair verileri yok sayıyorum- hem de elmayla armutu kıyaslıyorum: Bağış somut bir fedakarlıkken, dua etmek maliyetsiz)

  • "Önce kendi ailemi düşünmem gerek"

(Bir nevi straw man hatası. Kimse çocuğumuzu aç bırakma pahasına başkasına yardım etmemizi beklemiyor. İç çelişkimizin kaynağı bu değil. Çocuğumuza araba alırken, bir alt modeli seçmediğimiz ve akşam internette perişan insanların hallerini gördüğümüz için çelişkideyiz)

 

Bahaneleri çoğaltmak mümkün.

Neredeyse her an, ihtiyacı olan birilerine yardım etmiyoruz. Ve hiçbir zaman bu yardımsızlık eylemini, düşünüp taşınıp bir karar sonucu gerçekleştirmedik. Bilincimizin yüzeyine çıkmayan süreçlerle (bencillik, duyarsızlık, vs) bu yola girmiş, öyle devam ediyorduk. Ancak dışardan gelen verilerin artışı yüzünden beynin rasyonel tarafı bununla yüzleşmek zorunda kalınca, süregelen tutumumuzu haklı çıkarabilecek her dala tutunmaya çalışıyoruz. Yukarda örneklediğimiz mantık hataları (logical fallacy), o dallara tutunmak için attığımız kancalar gibiler.

Ve bence işin en ilginç tarafı, beyin bunu geriye dönük biçimde yapıyor: Bu bahanelerin sanki hep bilincindeymişiz, bu yola sanki hep mantıklı bir seçim sonucu girmişiz gibi. Sadece o anki çelişkimizi değil, tüm çelişki tarihçesini siliyoruz. Beyin, bir diktatör gibi, kendi propagandasını yalanlama ihtimali olan arşivleri temizliyor. 


Compartmentalization'ın aksine, rasyonalize etmenin zehirli bir etkisi var:  Uzaklarda olan bitene kayıtsızlığımızı bu şekilde kendimize açıklayınca, yani içselleştirince, yanıbaşımızda olan bitene de rahatça kayıtsız kalmaya başlıyoruz. Belki normalde yardım edeceğimiz kadar yakınımızda olanlara da (Dunbar'ın o 150 kişilik listesi mesela) yardım etmiyoruz: "önce kendi ailemi düşünmem gerek", "dua ediyoruz ya işte", "haketmiştir hıyar", "yardım etsem de gidip aynı yanlışı tekrar yapar herhalde"...

Statü sahibi ve zenginlerin, başkalarının acılarına karşı, görece daha kayıtsız kaldıklarından bahsetmiştim önceki bölümde. Bu kayıtsızlık, beyin taramasıyla ölçülebilir bir şey. Hasta veya acı çeken ama alt statüde olan insanların resimleri ve videoları gösterildiğinde, beynin empatiyle ilişkili kısmında daha az aktivite oluyor. Hem kendimizi suçlu veya sorumlu hissetmeyip, hem de hala iyi birisi olduğumuz inancını sürdürebilmek için yaptığımız mental cimnastik o kadar kuvvetli ki, fizyolojik olarak beyni etkiliyor (nöroplastisite). Bir başka deyişle, içselleştirme, sadece soyut bir psikolojik kavram değil, nöron patikalarını etkileyen bir davranış. O nöronları, yanıbaşımızda boğulan birini, oturduğumuz apartmanın altına sığınan dilenciyi, borca düşen aile bireylerini gördüğümüzde de kullanıyoruz....daha doğrusu, artık kullanamıyoruz.

Buna çare nedir? 

Bilmiyorum ama zeki olmak değil. Yüksek IQ, ne yazık ki daha iyi akıl yürütmeyi (reasoning) değil, daha iyi rasyonalize etmeyi sağlıyor. Yani zeki insan kendini daha yaratıcı yollardan kandırabildiğinden, basit argümanlarla kendi çelişkisini ona göstermek daha zor.

Eleştirel düşünme yetisi ise (critical thinking) daha etkili bir silah. Zeki olsun olmasın, herkesin öğrenebileceği ve akıl yürütmeyi geliştiren bir araç. Yukarda anlattığım dinamikleri dengeleyemese de, sorunu kökünden çözemese de, en azından en bariz ve tehlikeli kandırmacalarımızı önleyebilir. 

Kefil Olduğum 49 Podcast

Kefil Olduğum 49 Podcast

Ahlak ve Toplum 4: Duyarsızlık

Ahlak ve Toplum 4: Duyarsızlık