Devekuşu Ahlakı

Devekuşu Ahlakı

Devam serisi ve animasyonları:

  1. Bencillik
  2. Fedakarlık
  3. Empati
  4. Duyarsızlık ve İç çelişkiler (cognitive dissonance)
  5. İçselleştirme (rationalization)

Louis CK'in bir standup gösterisinden:

"Bu Dünya'da açlıktan ölenler var ve ben bir Infinity'e biniyorum. Bu insanların hayatta tecrübe ettikleri tek şey açlıktan ölmek. Doğuyorlar, "çok açım" diyorlar ve ölüyorlar, tüm yapabildikleri bu. Bense arabamda dımtıs dımtıs takılıyorum, sonra da bebekler gibi uyuyorum. Halbuki bu Infinityimi hiç de fena olmayan bir arabayla değiştirebilirim, üstüne aldığım parayla yüzlerce kişiyi açlıktan kurtarabilirim. Ve her gün bunu yapmıyorum. Her gün, arabamla, bir sürü insanı öldürmüş oluyorum."

 

Bu "komedi rutini", filozof Peter Singer'ın 45 sene önce yazdığı meşhur Kıtlık, Zenginlik ve Ahlak yazısındaki fikirlerin bir tekrarı. O zamanlar Bangladeş iç savaşında perişan olan mültecilere yapılan yetersiz yardımları eleştiriyordu, basit bir analoji yoluyla:

Yoldan geçerken, bir çocuğun bir su birikintisinde boğulduğunu görürsem, o çocuğu kurtarmam gerekir. Boğulma tehlikem yok, en fazla üstüm başım çamur olacak ve biraz geç kalacağım. Bunlar ufak fedakarlıklar. Fedakarlıklar, daha büyük bir fayda tarafından (çocuğun kurtulması) dengelendikleri sürece, yardım etmeye zorunluyum. Zengin ülkelerdeki insanların, Bangladeşlilere yardımı da ufak bir fedakarlık ve faydası çok büyük. Bu fayda-maliyet farkı ne kadar büyükse, eylemsizliğimiz de o kadar ahlaksız hale geliyor.

Bu makalenin yankıları başka bir konu (bir tanesi, insanları gelirlerinin %1'ini bağışlamaya zorlayan bu site ) ama 45 sene sonra, günümüzde olanlarla paralellik bariz. Macaristandaki Suriyeli mültecilerle ilgili yazımda belirtmiştim, BM'nin Dünya'daki tüm mülteciler için ihtiyacı olan para alt tarafı 16.4 milyar dolar, yani ABD ekonomisinin binde birinden az. Bu fedakarlık o kadar ufak ki, önceliğin ABD'deki evsizlere verilmesi gerektiği gibi argümanlar manasız kalıyorlar.


Zamanında Save the Children derneğine ayda 30 dolar bağışlıyordum, fakir bir Meksikalı çocuğun sponsoru olarak. Her ay ondan, kendi el yazısıyla yazılmış  bir mektup alıyordum. Bir de fotoğraf. Ortak bir havuza para atmaktansa, seni birebir eşleştiriyorlar ki daha çok sorumluluk duyasın. İşe yarıyor tabii, aylarca ödedim bu parayı. Başka sevdiğim organizasyonlara da yaptığım bağışlar toplamda ayda 100 doları buluyordu. Bu kulağa çok geliyor ama gelirimin %2'si kadardı. Ne bonkörlük!

İşi bırakınca, bağışlar da dahil tüm harcamalarımı kıstım. Kredi kartımda artık o "-$30.00"lar görünmüyordu. Ama hala bir -$7.99 görünmeye devam ediyor: Netflix üyeliğimi kesmedim. Louis CK arabasıyla yüzlerce çocuk öldürürken, ben de film sevd.... pardon, belgesel sevdam ile her ay bir çeyrek çocuk öldürüyorum. 

Artık bağışlarımızın transferi maliyetsiz, hayır programlarının verimi gözönünde, geribildirim anlık. Şu anda elimdeki bilgisayarı bir alt modeliyle değiştirip, farkını 5 yıldızlık bir hayır kurumuna bağışlamamam için hiçbir geçerli neden yok. Ama yine de bunu yapmıyorum. Olsa olsa %2 yapıyorum. %10-20 değil. Oysa ben kalan %80'le de yaşayabilirim rahatça.

Her gün su birikintilerinde boğulan çocukların yanından geçiyoruz ve kuru temizleme masrafını düşünerek suya girmiyoruz. Hatta bunu o kadar sık yapıyoruz ki, paradoksal olarak bu sıklığı bahane ediyoruz: "Yardıma muhtaç çok insan var, hangi birini kurtaracaksın ki?"

Hangi birini kurtaracaksın?

Hangi birini kurtaracaksın?


Normalde, sürekli bunları düşünüyor olmamız lazım. Öyle istatistikleri okuyup anlamaktan bahsetmiyorum, tüm benliğimizle bunu tamamen kavramaktan, iş göremeyecek hale gelmekten bahsediyorum. Buhrandan bahsediyorum. Ama her akşam bebekler gibi uyuyoruz. Nasıl? Cevap: Compartmentalization. Yani birbiriyle çelişkili inançları aynı beyinde tutabilme özelliğimiz.

Bir yanda yukarda bahsettiğim duyarsızlığımız ve eylemsizliğimiz var. Diğer yanda da, kendimiz hakkındaki temel inançlarımız: "adilim, zararsızım, normalim... özünde iyi biriyim işte".

Bu çelişkinin çözülmesi için ya bu inançlarımızı değiştireceğiz ("çok yakınımdakiler hariç bencilim, egoistim, devekuşu gibi kafayı kuma gömüyorum") ya da davranışlarımızı ("etrafımdaki acıyı azaltmak için hemen bugün lükslerimden kurtuluyorum"). Ve bu iki değişim de çok zor.

Neden bu kadar zor bilmiyorum. Aklıma gelen bir teori kin selection ile ilgili: Baz halimiz, her organizma gibi bencil. Belki "hep bana hep bana" değil de, "on bana, bir sana" ayarında bir bencillik. Bu sürpriz değil, zira genlerimizi yaymak için bencillik gerekiyorHatta, Dawkins'in The Selfish Gene kitabıyla popülerleştirdiği fikre göre, bencil olan bizzat genin kendisi, bizler sadece aracıyız. Fakat yakınlarımıza karşı bencil değiliz, birçok hayvan türü gibi fedakarlıklar yapıyoruz. Hatta fedakarlıktan zevk bile alıyoruz. Bunun evrimsel açıklaması ne olabilir?

Kin selection burada devreye giriyor: Akrabalarımın genleri, kısmen benim de genlerim. Bencil davranmak genlerimin %100'ünü sonraki nesle aktarma şansımı x birim arttırabilir. Ama bazı durumlarda kendime değil de akrabalarıma yardım etmek, genlerimin %50'sinin sonraki nesle aktarılma şansını 10x birim arttırabilir. Bu durumlardafedakarlık, empati, işbirliği daha iyi bir evrimsel strateji.

Akrabalarımıza gösterdiğimiz yakınlık, arkadaşlarımıza, komşularımıza da sıçrıyor (birine iyilik yapmaktan mutluluk duyarken, aynı nöron yollarını kullanıyoruz sonuçta). İletişimimizin çoğu da yakınımızdakilerle olduğundan, normal halimizin fedakar, uyumlu, adil olduğunu sanıyoruz. Daha doğrusu sanıyorduk. Artık bizden çok uzaktaki, çok alakasız insanlarla iletişimimiz var ve şunu görüyoruz: Ne onlar için empati hissedecek bir duygusal kapasitemiz var, ne de fedakarlık yapacak bir motivasyonumuz. Yani var da, "on bana, bir sana" ayarında var. Haberlerde görünce "vah vah" diyecek ama sonra hayatına kaldığı yerden devam edecek kadar var.

Eh, madem inançlarımızla davranışlarımız arasındaki çelişki çözülecek gibi değil, o zaman halının altına süpürelim. İşte bunun için kullandığımız süpürge compartmentalization. Çelişkilerimizle yüzleşmeme "yeteğinimize" verdiğimiz afilli bir isim. Bunun sayesinde, bu konular üstünde fazla düşününce dikkatimiz dağılıyor.

Bunu aşağılama maksadıyla söylemiyorum. Yukarda gönderme yaptığım o meşhur deniz yıldızı hikayesi, tembellik yapıp bizi yargılıyor sadece, fakat bu madalyonun iki yüzü var: Uzaktakilere gerektiği kadar yardım etmemiz için, çok daha duyarlı olmamız gerekirdi. Fakat varımızı yoğumuzu satıp yardım etsek dahi, bu problemlerin çözümü çok uzun süreceğinden, bu duyarlılık bizi yıllarca süründürecekti.  Compartmentalization yüzünden sorunları kökten çözecek adımlara cesaret edemiyoruz, ama onun sayesinde de delirmeden yaşayabiliyoruz.  Depresif yardımseverlerle dolu bir toplumun, üretken sosyopatlarla dolu bir toplumdan daha iyi işleyeceğinin garantisi yok.

 


Kompartımanlar, sadece kendimiz hakkındaki görüşlerimizle (adil olmamız gibi) sınırlı değil. Daha meta bir örnek vereyim: Adalet kavramının kendisi. Bunun için dini inançların alanına geçeceğiz; kemerlerinizi bağlayın, koltuğunuzu dik, algınızı açık duruma getirin...

Kendi akrabaları olan genç bir kızın yakılmasını kararlaştıran aşiret heyeti. Hepsi aydınlanma çağının örnek birer temsilcisi.

Kendi akrabaları olan genç bir kızın yakılmasını kararlaştıran aşiret heyeti. Hepsi aydınlanma çağının örnek birer temsilcisi.

Geçenlerde, Pakistan'da 16 yaşında bir kız, namus cinayeti yüzünden diri diri yakılarak öldürüldü. Cinayette namus ne arar zaten de, bu kızın "suçu" biriyle ilişki yaşamak dahi değil, beraber köyden kaçan iki gence yardım etmekti. Aşiretin ihtiyar heyeti toplandı, o çiftin kaçmak için kullandığı minibüse kızı bağlayıp ateşe verdiler.

Bu örnek üstünden duygu sömürüsü yapıp "işte gerçek İslam bu" tartışmalarına girmek kolay olurdu. Ama bu hem dandik bir argüman (İslamla namus cinayeti arasında zayıf bir bağ var çünkü bu illet, İslam olan her yerde yok + İslam olmayan yerlerde de var) hem de sıkıcı. İlginç olan, İslam'a değil, bu olaydan tiksinti duyan inançlı insanlara odaklanmaktan geçiyor.

Mesela size. İnançlısınız. Dualarınızı dinleyen ve müdahale eden bir tanrıya, bir güce, bir Joe Pesci'ye inanıyorsunuz. Para kısmet, sağlık, staj mülakatı, at yarışı, çeyrek final, ihale, doktora tezi, gebelik...yaratıcının değerlendirmeye aldığı duaların haddi hesabı yok. 

Muhtemelen bu zavallı kız da bir inanandı. 16 yıllık kısa ömründe, dualarının bazısı kabul olundu, bazısı olunmadı. Ama tek bir tanesi gerçekten önemliydi: Sonuncusu. Kimbilir ne kadar yalvarmıştır o yaratıcıya son saatlerinde. Kimbilir ne pazarlıklara girişmiştir kafasında: "buradan kurtulursam, söz veriyorum...". 

Ne duydu cevaben?

İddaa kuponlarımızı önemseyen bir yaratıcı fikriyle (egomuzun, bencilliğimizin, çaresizliğimizin bir yansıması), adil ve merhametli bir yaratıcı fikri (işbirliğine dayalı kısmımızın bir yansıması) normalde birbiriyle uyumlu gözüken fikirler. Fakat bu kızın yalvarmalarına karşı kayıtsızlık işin içine girince, çelişkileri ortaya çıkıyor. Biz bunu da halının altına süpürmeye meyilliyiz ama Dünya'daki adaletsizlik ve acı o kadar fazla ki -ve bu haberlere erişim o kadar kolay ki- eninde sonunda bir yüzleşmeye gitmemiz gerekiyor. "O kız ne duydu cevaben" sorusuna cevaplar üretmemiz gerekiyor:

 

  • Belki bunu hakettiğini söyledi tanrısı ona: "Önceki hayatlarında ne haltlar yedin, ama borcunu ödeyince Dünyaya mutlu bir tavuk olarak geleceksin"

Mutlak bir adalete inancımız var ama etrafımızda adalet yok. Öyleyse inancımızı değiştirmek yerine, bu adaletin erişemediğin bir zaman-mekanda tecelli ettiğini umuyoruz. En güzelinden bir wishful thinking.

 

  • Belki de son saniyede, göklerden bir güvence geldi: "Rabbin seni terketmedi, sana darılmadı da. Şu anda olan bitene karışmıyor ama öldükten sonra seni saraylarda yaşatacak".

Burada da adalet umuduna bel bağladık ama umduğumuz şey iyi bile değil (be careful what you wish for, you just might get it). Ceza hukukumuzun böyle işlediğini farzedin: "Yaz kızım. Sanık masum olduğu halde 50 sene hüküm giyecek ama hapisten çıkınca ona 1 milyar dolar vereceğiz".

Mahkemeler bazen yanlış kişiyi hapsediyor ve bu anlaşılınca tazminat ödeniyor (Innocence Project şu ana kadar 341 masum insanı DNA testleri sonucu hapisten kurtarmış) fakat hiçbirimiz bu tazminatların yapılan hatayı telafi ettiğini düşünmeyiz. İnancımızı kurtarmak için, kendimize yakıştıramadığımız bir adalet anlayışını yaratıcıya atfediyoruz.

Hatta daha kötüsünü. Zira wishful thinkingi dahil edince, ceza hukuku analojisi şu oluyor: "Yaz kızım. Masum olduğu halde sanığın idamına karar verildi ama infaz sonrası ailesine 1 milyar dolar vereceğiz. Bunu da gizli yapacağız, kimse tescil edemeyecek". 

 

  • Belki de olan bitene neden karışmadığını anlattı: "İnsanın özgür iradesini engelleyemem, seni yakanların seçimi bu, kurallar böyle"

Kötülük Problemine verilen bu standart cevabı biraz eşeleyince, temelinde o kadar çok çürük çıkıyor ki:

Kim koydu bu kuralları? Gerçekten de herkesin iradesi özgür mü? Herhangi bir duayı cevaplamak, mesela bir sınav sonucuna etki etmek de, eninde sonunda diğer insanların seçimlerine müdahale değil miydi?

Sadece yaratıcının yaptığı değil, bizden istediği de diğer insanların seçimlerine müdahale değil mi? Ne de olsa özgür iradeli bir başkasının yaptığı haksızlıklara karşı çıkmazsak, ahlaksız veya korkak olarak görülüyoruz. Yanından geçtiğimiz su birikintilerinde, bazen çocuklar kendi kendilerine boğulmuyorlar, bir başkası tarafından boğuluyorlar. Bizden büyük, güçlü, belki de silahlı biri tarafından. Yine de bizden istenen korkularımızı yenip, bu yanlışı durdurmak. Oysa yaratıcımız, korkudan ve tehlikeden tamamen muaf olmasına rağmen, aynı kayıtsızlığı her gün milyarlarca kez gösteriyor.

Sadece bireysel sorumluluğumuz değil, tüm toplumumuz birbirimizin özgür iradesine karışmak üzerine kurulu. Köşedeki dükkandan ekmek çalmıyorsam, bunun nedeni "özümde iyi biri" olmam mı, toplumun yıllar boyunca bana aşıladığı değerler + hapis korkusu mu? Polis teşkilatlarımız, mahkemelerimiz, okullarımız, örf ve adetlerimiz, ilahi adaletin terazisine çaktırmadan ağırlık eklemiyorlar mı?

Bunların hepsininin ötesinde, Dünya'daki acının çoğu insanın seçimlerinden bağımsız. Balta girmemiş ormanlarda, milyonlarca yıldır birbirini yiyen hayvanların acısında hiçbir insanın payı yok. Merhametli bir yaratıcı, neden sadece canlıların etini yiyerek ve onlara tarifsiz acılarak vererek yaşayabilen bir virüsü yaratsın? Doğal afetlerde soykırıma uğrayan türlerin, iklim değişince açlıktan kırılan trilyonlarca canlının da  "hesabı" sonradan mı ödenecek?


Bu üstünkörü cevaplara getirdiğim eleştirilerin amacı dinlerin yanlışlığını kanıtlamak değil. İnsanlar dinlere duygusal ve sosyal nedenlerden ötürü bağlılar, bu ihtiyaçlarına alternatif getirmeden dinlerin tutarsızlıklarına odaklanmak kimseyi ikna etmeye yeterli olmuyor. Dini dogmadaki "dua kabul eden merhametli yaratıcı" vs "acılara izin veren yaratıcı" çelişkisi, çözülmesi gereken asıl çelişki değil.

Dini inançlar yüzeydeki sıyrıklar sadece. Asıl yara derinde. Bu yara müslümanda da var, hinduda da, The Secret okuyup "evren istediğim şeyleri bana verecek" diyende de, kendi konforuna sahip olmayanlara bakıp "her toplum hakettiği gibi yönetilir" diyen ateistte de. Bu yara Louis CK'in komedisinde de var, Peter Singer'ın makalesinde de, benim bağış çeklerimde de.

Bizler, ev içinde yardımsever bir hemşire makyajıyla gülümsüyor, mahalle içinde adil bir hakim kostümüyle dolaşıyor, mezartaşında aziz gibi hatırlanıyoruz, ama hiçbir zaman çıplakken aynaya bakmıyoruz, yara bere kaplı o bencil yaratığı görmemek için.

İlahi adalet kusurlu, çünkü bizim adaletimizin ve devekuşu ahlakımızın bir yansıması. Tanrılarımız kusurlu, çünkü erdemler kılığına girmiş komplekslerimizin idealize edilmiş halleri.

Normalde kimse mezartaşlarında yazanları, resimlerdeki makyajları sorgulamaz. Ama bu yakılma olayı gibi uç örneklerin şok dalgaları, kompartımanlar arasındaki dev surlarını aşıyor, rahatımızı bozuyor. Dandik dertlerimiz için dua etmek zor geliyor, hastanede çaresizce bekleyen hasta yakınlarını gördükçe. Kendimizi borçlu hissediyoruz, sırf bugün içinde oğlunu gömen annelerin sayısını düşündükçe. Komşumuz açken, halimize şükretmek yerine tokluğumuzdan rahatsız olmasını öğreniyoruz.

Bu ilk adım. Eylemlerimizi değiştirmek, kendimizi sorgulamaktan da zor. Ama belki hala bir umut var bu yaratık için.


Devam serisi ve animasyonları:

  1. Bencillik
  2. Fedakarlık
  3. Empati
  4. Duyarsızlık ve İç çelişkiler (cognitive dissonance)
  5. İçselleştirme (rationalization)

 

 

Ahlak ve Toplum 1: Bencillik

Ahlak ve Toplum 1: Bencillik

Beşinci Senfoni Eşliğinde bir Avrupa Yürüyüşü

Beşinci Senfoni Eşliğinde bir Avrupa Yürüyüşü