Ne Olacak Bu Memleketin Hali #1: Ünü Yurtdışına Taşmış Bir Soru

Ne Olacak Bu Memleketin Hali #1: Ünü Yurtdışına Taşmış Bir Soru

Serinin Tamamı

  1. Ünü Yurtdışına Taşmış Bir Soru
  2. Ekonomi Özeti
  3. Ekonomi Detayı: Büyüme(me) 
  4. Ekonomi Detayı: Borçlar, Harçlar, İşler, Güçler
  5. Son: Neydi, Ne Olmalıydı, Nedir ve Ne Olacak

(Uyarı: Ekonomist değilim, hiçbir şey değilim. Çok iyi okonomiyaki pişiririm sadece, parmaklarınızı yersiniz. Serideki rakamlar ve grafikler, Gerçek Türkiye’nin Grafikleri çalışmasından alıntı. Anlatımdaki ufak rakamsal hataları önemsemiyorum ama kavramsal hatalar varsa, doğrusunu yazdığınız sürece benle istediğiniz kadar dalga geçebilirsiniz)

***

Eskiden bu soru rakı masalarında, taksilerde, berberlerde sorulurdu, artık ünü ülke dışına taşmış. Geçenlerde yine arkadaşlarla Himalayalardayız (yok ya, ne arkadaşı), çoban mıdır çiftçi midir bilmediğim bir amca, Türk olduğumu öğrenince endişeyle sordu: 

-"Namaste, adun toridas?"

Yemin ediyorum kaldığımız yerde sıcak su yok, adamın evinin önü balçık ve sığır boku dolu, ama TV'de günaşırı gördüğü Türkiye haberleri yüzünden bana üzülüyor: "Selam, ne olacak sizin memleketin hali?". Rakım 4000 metre ve benim diyecek tek bir şeyim var:

-"En taro adun" (Hayırlısı olur inşallah).


Benim gibi milliyetçilikle alakasız birinin bile gururu inciniyor. "Sanki Suriyeli mülteciyiz" diye hayıflandım biraz ama aslında bir nevi mülteciyiz. Savaştan değil, aptallıktan, kabalıktan, vizyonsuzluktan, ilkesizlikten kaçan "1. dünya mültecileri". Kafası kesik bir tavuk gibi, nereye iltica edeceğimizi de bilmiyoruz, işte gitmişiz dağın başında Tibetli çobanla memleketi kurtarıyoruz.

Eskiden yurtdışında Türk'üm deyince, en sık duyduğum şeyler Hakan Şükür, kebap ve Ermeni soykırımıydı, şimdiyse bilmediğim dizi isimleri ve türlü türlü terör örgütü kısaltmaları. Bu bir ilerleme mi acaba?
 



Memlekete dönüyorum, daha kapıda başlıyor:

-"Yav n'olacak bu memleketin hali?".
-"Birader pasaport kuyruğundayız, hele bir gireyim göreyim, söz ilk sana anlatacağım. Ver telefonunu."

Neredeyse gümrük memuru da soracaktı. "Niye geldin ki" dedi adam bana. İşi icabı soruyor ama işinin icap ettirmediği bir efkarla. "Öylesine" deyince de bozuldu. "Annem zehirlendi, Dünya'daki tek panzehir de bende, epey bir kararsız kaldım ama geldim" desem tatmin olurdu ama "öylesine"? 

Gümrükten geçtikten sonra, bir halk enteli olarak otobüse bindim. Otobüsler bize indirimli zaten, eğitim bakanlığının bir projesi kapsamında. Binip kitap okuyoruz, okumayanları da kibirli kibirli süzüyoruz. Fakat sanırım bende bir hormon var, ne kadar kibirli görünsem de, yanımdakilere bir haller oluyor ve bana dertlenmeye başlıyorlar: "Nereden geliyorsun sen? Nasıl görünüyor oralardan memleket? Ne olacak hali sence?"

"Bunlar düşünce polisi olmalı" diye düşündüm, sonra korktum, düşünmekten vazgeçtim. Hiçbir şey düşünmemeye çalışınca aklına seks gelen %99'luk kesimdeyim. Örf ve adetlerimize uygun bir pozisyon düşündüm. Fakat adam ısrarcı, tekrarlıyor sorusunu. İyi cevap veremezsem otobüste gerginlik olabilir. Havaalanı otobüsü bir de, öyle sonraki durakta inemezsin ki, 500 dakka yol gideceğiz yanyana.

Mesela "ne varmış canım memleketin halinde", "batırdılar güzelim ülkeyi", "zamanında Atatürk bunları kesmekte haklıymış" gibi cevaplar riskli. Doğrusu "hayırlısı olur inşallah". Toplumun her kesimini kucaklayan bir cevap. İçinde "hayırlısı" ve "inşallah" geçen bir cümle yüzünden, kimse bu ülkede bir şeyini kaybetmemiştir, saygınlığını bile (kaynak: Adnan Oktar).
 



Apartmana girerken kapıcıya rastladım. O biraz daha üst rütbeli bir düşünce subayı olduğu için, soru faslını geçti, doğrudan cevap kısmından başladı: "bah şimdi, ben saa söyliim ne olacaanı...". Otomatiğe almış adam. Politika üretirken nedenselliğin işlemediği bir ülkede, cevapların da sorulardan önce gelmeleri gayet normal.

Yukarı çıkıyorum. Annemi babamı ne zamandır görmemişim. Önce her zamanki "iyice uzamışsın", "zayıflamış mısın", "ay bu kız sana bakmıyor mu" muhabbetleri. İkinci Meşrutiyetten beri aynı boy ve kilodayım ama haksız da değiller, kendileri kısalıyorlar yaşlandıkça. Her şey perspektif meselesi.

TV karşısına geçer geçmez başladığımız memleket muhabbetinde de bu belli oluyor. Pederin perspektifinden memleket dün battı, anneminkinden ise "Ay bıktım bu dolardan, NatGeo Wild'ı açsanıza, kaplanlar var". Biri felaket tellallığına, diğeri de kaplanlara doyamadı yıllardır. İstikrarlı bir evliliğin sırrı aşk veya saygı değil, az miktarda alkol ve aşırı derecede tahammül olmalı.
 


 

TV karşısındaki bu muhabbetin onuncu dakikasında, yıllar önce Nature'da çıkan biyoloji makalemi hatırlıyorum: "Türk televizyonları insanı kanser ediyor". Her gün içinde yaşadığınızın değişimini anlamak zor ama dışardan baktığınızın değişimi bariz oluyor. 

Geçen ABD başkanlık seçimleriyle ilgili tartışmalarda, Clinton'ı destekleyen gazeteleri bizim havuz medyasına benzetenleri görüyordum da, vallahi bu hıyarların Dünya'dan haberi yok. Bırak New York Times veya Economist'i, yılların sağcı borazanı Fox News bizim iktidar ile medya "ilişkisini" görse, diyeceği şey belli: "Hani marjinal bizdik?"

Tarafsız kalmak zaten imkansız (bir medya kuruluşu en iyi ihtimalle çoksesli olabilir, tarafsız değil) ama bu baskı ortamında, tarafsızmış gibi yapmak dahi imkansız. Dolayısıyla muhalif medyanın da asli görevi insanı bilgilendirmek değil, cephe oluşturup hayatta kalmak oluyor.

Başka ne olabilir ki? Nihayetinde, Türkiye epey alternatif bir gerçeklikte yaşıyor. Eskiden bir muhalif gazeticinin tutuklanma ihtimali, sıradışı bir hırsıza veya sıradışı bir tecavüzcüye ("bu milletin .mına koyacağız" diyenler) kıyasla daha fazlaydı. Medeniyet baremimiz buydu. Şimdiyse bir muhalif gazetecinin tutuklanma ihtimali (ve tutuklanınca habeas corpus gibi temel haklarının ihlal edilme ihtimali) gayet sıradan bir hırsıza, sıradan bir tecavüzcüye kıyasla dahi yüksek. 

O yüzden, bu ölüm kalım atmosferinde "doğrusu şu kanalı izlemek, şunu okumak" diye tavsiye vermenin manası yok. Onun yerine TV'nizi atın, gazete almayın, sosyal medyada da Neil De Grasse Tyson dışında kimseyi takip etmeyin. Hayat kaliteniz anında ve sıfır masrafla artacaktır.

("Kalıp savaşın" muhabbeti yapan biri değilim -bunun çok nedeni var, sonra konuşuruz- ama bu kafada olanlar varsa diye ekleyeyim: Medyadan bu şekilde kaçmak, siyasetten kaçmak ile eş değil. Zaten bu ülkede istesen de apolitik olmak zor, politika yakanı bırakmıyor ki. Amerikalılarda bir laf vardır, "ölümden ve vergiden kaçılmaz" diye. Bizde kaçılamayacak şeylerin listesi daha uzundur, en kaçılamayacak olanı da "Uzun Birader". Her panoda, her ekranda, her profilde. Castro'nun bile toplam yayın süresi bu kadar değildi. Bu hengamede, 24 saatlik medyanın zehrini içince insan, ya Dünya'yı olduğundan da kötü görerek iyice umutsuzluğa kapılacak ya da kısıtlı enerjisini bu mecralardaki kavgalarda harcayarak, "bugünlük de 1500 kalorilik aktivizmimizi yaptık" sanacak. İki kapı da gerçek apolitizme ve kaçışa çıkan kapılar.)



"Dünya'yı olduğundan da kötü görme" mevzusu önemli. Mesela ABD'liler için, 2008'den beri "en ileri ekonomi" Çin. Çin-ABD ekonomik kıyasında bu konuyu slaytlarla anlatmıştım, burada kısa keseyim: GSMH kıyasında kafa kafaya olsalar bile, yaşam standardını, ABD'nin her sektörde kuvvetli oluşunu, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardaki etkinliğini, doların uluslararası ticaretteki hakimiyetini ve tabii askeri üstünlüğü düşününce, son 10 senedir Amerikalıların sadece üçte birlik kısmının, lider ekonomi olduklarına inanmaları ilginç.

Ta ki politize olmuş medya ile "medyalize olmuş" politikanın birbirini beslemesinin yarattığı algıyı hesaba katana kadar. O haberleri izleyen her iki kişiden birinin, ülkenin en kötü günlerini yaşadığını, Obama'nın en kötü başkan olduğunu düşünmesi o kadar normal ki. 

Halbuki şirket karları, üretkenlik, yaşam süresi ve alım gücüne oranlı GSMH tarihin en üst seviyesinde, suç oranlarıysa en düşük seviyede. Dışardan gelen varoluşsal bir tehlike yok (İngiliz İmparatorluğu, Nazi Almanyası, Sovyetler, vb). İşsizlik %5 civarı. Eğer tüm başkanların en kötüsü Obama ise, bu ülkenin çoktan Mars'a koloni kurmuş olması lazımdı. Trump'ın o çok tutan "Make America Great Again" sloganı, algıyla gerçeklik arasında giderek açılan makasın sembolü adeta. ABD'nin kötüleşen sorunları olsa da genel açıdan hiçbir zaman bu kadar "great" olmamıştı ki.
 

 

Bu trend Dünya genelinde de böyle. Matthiue Ricard'ın yardımlaşma ve fedakarlık hakkında yazdığı kitapta bahsediliyor (kendi hayat hikayesi de ilginç, en azından şu TED konuşmasına bir bakın), artan nüfusa rağmen yoksulluk oranı düşüyor, okuma yazma artıyor, üreme ve suç azalıyor. Oysa yeni medyanın etkisi tam ters yönde: Eskiden 1000 tane kötü haber oluyorsa, biz bunun 10'unu öğreniyorduk. Şimdi 500 kötü haber oluyorsa biz hepsini, hatta uydurmalarla birlikte fazlasını öğreniyoruz. Zaten bir şey "öğrendiğimiz" de yok, sadece bombardımana tutuluyor, şartlandırılıyoruz. 

Kimden duyduğumu hatırlamıyorum, bu işin çözümü olarak, ulusal çaptaki haberleri daha az takip etmeyi, yerel haberlere ise daha çok odaklanmayı öneriyorlardı. Hem yerel seviyede etkimiz daha fazla, hem de o olayların bize etkisi fazla. Dahası, yakın konuların bağlamını daha iyi bileceğimizden ve rakipleri bizzat tanıyacağımızdan, kutuplaşmamız daha zor. Demokrasiyi, birkaç senede bir sandığa gidip tepedeki en az kötüleri (lesser of two evils) seçmekle sınırlamak yerine, aşağıdan yukarı, yerelden genele uzanan bir hareket olarak görmeye çalışmalı. Bu genel bir tavsiye ama Türkiye o kadar merkeziyetçi ki (vesayet rejiminin bir mirası) ve kültür o kadar biatçı ki (bunun İslam'la da, sınıf bilinci olmamasıyla da alakası olmalı) böyle aşağıdan yukarı değişim zor.
 


 

Aileyle TV sefalarından sonra, akraba ziyaretleri başlıyor. Bu ziyaretlerin bir protokolü var. Öncelik, "her an pat diye gidebilecek" olanların. Bunların bir kısmı 20 senedir bu listedeler. İlk üç sene ben de destekledim, içimden geldiği için onları görmeye gidiyordum, ama artık iş rutine bindi, sonradan vicdan azabı duymamak için görüyorum. Yarın öbürgün pat diye giderlerse de, bu sefer "keşke daha fazla vakit geçirip hikayelerini dinleseymişim" diyeceğim. Hep aynı döngü. Listedeki herkes ölene kadar bu dersi öğrenemeyeceğim. O noktada da, ben birilerinin listesinde olacağım zaten. Ayak sürüye sürüye bana gelenlere sorarım artık, "ne olacak bu memleketin hali?"

Ölümün beklendiği, neredeyse yolunun gözlendiği bu akraba evlerinde, gelecek zaman kipi pek revaçta değil. O yüzden "ne olacak" değil, "neydi ne oldu" açısından yaklaşılıyor olaya. Nedir bu memleketin hali? 

Hal, kötü bir ekonomik yapı üstüne binen totaliter ve -bence daha kötüsü- irrasyonel bir rejim halidir.

Ekonomiye de, totaliter yapıya da, irrasyonel yönetime de devam yazısında değineceğim. Daha bu muhabbetlerin taksisi var, berberi var sonuçta.... 

(Gitmeden ufak bir dolar notu: Türkiye, kısa vadede 160 milyar dolar borç ödeyecek. Vatandaşın mevduatlarındaki döviz ise bu rakamdan az. Merkez Bankası rezervleri 100 milyar doların altında. Hesap belli. Bu yangının temelindeki kuru otlar cari açık, kibriti çakan ABD kaynaklı gelişmeler, yangına körükle giden de Erdoğan. Hem de ne körük! Söylenmeyecek ne varsa söyledikten sonra, ağzı kurumuş insanlardan son kalan tükürükleriyle yangını söndürmelerini istiyor. "Uzun Birader"imiz 2+2=5 diyor ama hamaset matematiği yenemez, sadece yendiğini iddia eder.)

***

 

Serinin Tamamı

  1. Ünü Yurtdışına Taşmış Bir Soru
  2. Ekonomi Özeti
  3. Ekonomi Detayı: Büyüme(me) 
  4. Ekonomi Detayı: Borçlar, Harçlar, İşler, Güçler
  5. Son: Neydi, Ne Olmalıydı, Nedir ve Ne Olacak
  1.  
Ne Olacak Bu Memleketin Hali #2: Ekonomi Özeti

Ne Olacak Bu Memleketin Hali #2: Ekonomi Özeti

Arrival: Sahalarda Görmek İstediğimiz Türden Bilimkurgu

Arrival: Sahalarda Görmek İstediğimiz Türden Bilimkurgu