Özgür İrade 10 (Seri Finali): Suç ve Ceza

Özgür İrade 10 (Seri Finali): Suç ve Ceza

Bu içeriğin orijinali 12 Aralık 2021’de podcast olarak yayınlandı. Yukardaki uzantıdan veya podcast uygulamanızdan aratıp dinleyebilirsiniz. Yazı dizisi için: Önceki bölüm


Farklı farklı Libet Deneyleri ile devam ediyoruz, hipnoz, içgörü, noise, irade skoru gibi kavramlara takılıyoruz ve de benim seri boyunca biraz değişmiş olan fikirlerimle noktalıyoruz.

İki Gerçek Hikaye: Tümör ve Pedofili

İki tane rahatsız edici ama kısa hikayeyle başlayayım bugün. İlkini geçenlerde okumuşsunuzdur. Türkiye'de kayıp bir kız vakası vardı. 3 yaşındaki kızın bedeni bulununca, dedesini tecavüz ve cinayet şüphesiyle tutukladılar. Sonrasındaki DNA testi gösterdi ki aslında çocuk, adamın öz kızıymış, tıpkı çocuğun ablası gibi. Senelerce geliniyle birlikte olmuş, yahut belki ona da tecavüz etmiş, yayın yasağı geldiği için ayrıntılar bilinmiyor. Fakat o ayrıntıları da beklemeye pek sabrı yoktu kimsenin, olay anında gündem oldu, bolca küfür ettik. Ben bu tip haberleri okumak istemiyorum, elimden gelen bir şey yok, boş yere sinirimi bozuyor ama bazen dayanamayıp bakıyorum ve anında "sallandıracaksın 3-5 tanesini Taksim'de bak bir daha yapıyorlar mı" moduna geçiyorum. Bu sefer de öyle oldu.

Şimdi ABD'ye, 2000 senesine gidelim. 40 yaşlarında bir adam düşünün. Mutlu bir evliliği var, ikinci karısı ve üvey kızıyla beraber yaşıyorlar. Fiziken sağlıklı. Eğitimli, master derecesi bulunuyor, bir okulda öğretmenlik yapıyor. Yıllardır böyle yaşayıp giderken, yavaş yavaş bir şeyler değişiyor ve genelev ziyaretlerine başlıyor. Bunun yanlış olduğunu düşünüyor ama kendini durduramıyor. İş bununla kalmıyor, eskiden beri süregelen porno alışkanlığı, kısa süre içinde bir saplantıya ve dev bir koleksiyona dönüşüyor. Esas sorunsa, artık içeriğin pedofiliye kaymış olması. Çok geçmeden, daha ergenliğe girmemiş olan üvey kızına sarkmaya başlıyor. Kız annesine şikayet edince adam evden kovuluyor ve davalık oluyorlar.

Hakim adamı haksız buluyor ama sabıkasız olduğu için ve henüz tecavüze yeltenmemiş olduğu için, bir tedavi programı öneriyor. Eğer programı tamamlamazsa otomatikman hapis. Adam bu şartları anlıyor, programa da gidiyor gitmesine ama çalışanlara ve diğer hastalara sarkıntılık edince oradan da kovuluyor. Hapse gireceği artık kesin. Özgürlüğünün son gününde, akut baş ağrısı şikayetiyle acile kaldırılıyor. Doktorlara intiharı düşündüğünü anlatınca onu psikiyatrik denetim altına alıyorlar. Orada ne yapıyor dersiniz? Hemşirelere sarkıyor, para teklif ediyor seks için, durmuyor bir türlü.

Normal bir insan, durduk yere iflah olmaz bir sapığa mı dönüştü?

Fakat iş azgınlıkla sınırlı kalmıyor, altına işemeye de başlıyor ve çeşitli tikler geliştiriyor. Şüphelenen doktorlar tarama sonuçlarında golf topu büyüklüğünde bir beyin tümörü görüyorlar. Bu arada evrensel tümör ölçüm sistemini biliyoruz di mi? Toplu iğne ucu diye başlıyor, bozuk para, golf topu, yumurta, yumruk diye gidiyor.

Tümör ameliyatla aldıktan sonra adam eski haline dönüyor. Ne işemeler kalıyor, ne pedofili, ne porno bağımlılığı. Değişimi o kadar ikna edici ki, kovulduğu eve bile geri kabul ediliyor eşi tarafından.

Bu noktada ne düşünürsünüz? Belki de esas hali hep bu tacizci sapık haliydi diyebilirsiniz. Yıllardır yakalanmamıştı, sonra özgüveni coştuğu için yakalandı. Bu ameliyat işi de iyi bir tesadüf oldu. Ahlaksızlığının sorumluluğunu yıkabileceği bir kamuflaj. Kendini bile kandırmış olabilir tedavi olduğuna.

Evet, bu makul bir açıklama. Bir tümör tesadüf olabilir. Peki ya iki tümör?

Nitekim adamın sapkın arzuları bir süre sonra geri dönüyor, baş ağrıları eşliğinde. Korkup tekrar hastaneye gittiğinde, aynı yerde yeni bir tümör bulunuyor ve yine ameliyat sonrası davranışları normale dönüyor.

İsmini bilmediğim bu adam, son bölümde bahsettiğimiz Phineas Gage kadar olmasa da yine de epey ünlü bir vaka oldu, konferanslarda anlatıldı, oradan da popüler bilim yayınları aracılığıyla genel kültüre yayıldı. Pedofili gibi karmaşık bir davranış ile tümör gibi fiziksel bir cisim arasındaki ilk bilinen direkt ilişki. Hem de maşallah, tek başına kontrollü deney düzeneği gibi adam, iki kere tümör ekleniyor ve çıkarılıyor. Etkiyi bundan daha temiz test edecek bir senaryo düşünmek zor.

Bu hikayeleri bilerek seçtim. Pedofili, herhalde en az tahammül edebildiğimiz kişisel suç. Fakat iki hikayeye aynı tepkiyi vermiyorsunuzdur herhalde. İkincisinde hem yasalar adamı aklıyor, hem eşi ve üvey kızı onu affediyor, hem de olaya dışardan bakan bizler kişiyi değil, dış bir etmen olarak gördüğümüz tümörü sorumlu tutuyoruz. Aynı tümör aynı noktada bizde de çıksaydı, ve türlü arzularımızı baskılayan devrelerimizi bozsaydı, biz de saçma sapan davranacaktık. İlk hikayede ise suçlanacak bir dış etmen yok, en azından bildiğimiz kadarıyla.

Ama sizce iki durum arasındaki fark, önümüzdeki 20-30 sene boyunca şimdiki kadar keskin kalacak mı? Tümörün sebep olduğu değişimin bir benzeri belki ilk zanlının beyninde kendiliğinden oluştu. Yaşlılık, genetik, çevre.. Kontrolü dışındaki sebeplerin bir kombinasyonuyla o hale geldi. Belki gelecekte anlayacağız ki, tam da o tümör senaryosundakine eşit bir kontrol eksikliği çekiyordu bu adam da.

Bu ihtimal, olayın kendisi kadar rahatsız edici, çünkü sadece bu olaydaki tutumumuzu değil tüm ceza anlayışımızı tehdit ediyor. Hadi diyelim adamı her halükarda cezalandırdık, bu ceza beraberinde duyduğumuz o nefret duygusunu tehdit ediyor. Eğer bu kişi bile nefreti hak etmeyecekse kim edecek yahu? Yahut tersten bakarsak, olumlu davranışlarımız için gerçekten de bir övgü hak ediyor muyuz?

Evet fularsızlar, bu sorular eşliğinde Özgür İrade serisini nihayet bitiyoruz. Şu ana kadar özgür iradenin gerçekten var olup olmadığıyla ilgileniyorduk, bugün hem bu argümanları toparlamaya çalışacağım, hem de özgür iradeye inancın fayda-zarar muhasebesini yapacağız. Özgürlük ile ahlak arasındaki ilişkiyle başlayalım.

Freedom From Free Will

Why Contra-Causal Free Will is not an option


Doğrudan Tecrübe ve Temel Yükleme Hatası

Çoğu insan, çoğu zaman özgür olduğuna inanıyor. Buna inanıyoruz çünkü bunu doğrudan hissediyoruz. Özgür irade karşıtı argümanlar ise, eh adı üstünde birer argüman. Doğrudan tecrübe ettiğiniz bir his ile mantığınızın değerlendirdiği bir argümanı yarıştırdığınızda, hangisinin galip geleceği belli.

Bu özgürlük hissi, ahlak ve hukuk anlayışımızın da temeli. Cezayı ve ödülü, seçim şansı olanlara veriyoruz, basit değil mi?

Ama daha yolun başında ilginç bir çelişki karşımıza çıkıyor: Önceki bölümlerde görmüştük, insanlar kendi iradelerinin, başkalarınınkine nazaran daha özgür olduğunu düşünüyorlar. Dolayısıyla ahlaken daha sorumlu olmalılar yaptıklarından. Öte yandan, 60'lardan beri bilinen temel yükleme hatası bize ne diyor? Başkalarının yanlış davranışlarını yargılarken çevresel ve durumsal etkileri gözardı ediyoruz, o davranışları "karakterlerine" yoruyoruz. Kendi yanlışlarımızınsa sebebi ise biz değiliz, o duruma has faktörler. Yani bize kalsa, aynı anda hem daha özgürüz, hem de daha az sorumluyuz yaptıklarımızdan. Ne güzel.

İkinci bir konu da, basit gözüken varsayımımızı sorgulamak. Ahlaki sorumluluk gerçekten de bir seçim şansı gerektiriyor mu?


Frankfurt Durumları

Filozof Harry Frankfurt'un ismini verdiği bir dizi örnekte (Frankfurt Cases), bu ikisi arasındaki ilişki koparılmaya çalışılmış. Örneğin, Bill Gates geceleri Noel Baba gibi bacadan girip kafamıza çipleri takıp gitti. Bu çipler normalde bir şey yapmıyorlar, sadece seçim vakti geldiğinde, muhalefete oy verecek olursam anında beyin aktivitesinden anlayıp, bizi engelliyor. Ama eğer zaten iktidara oy vereceksem, aktive olmuyorlar. Frankfurt diyor ki, bakın aslında alternatifi seçme şansımız hiç yoktu, dolayısıyla klasik tanıma göre özgür irade yoktu, ama yine de iktidara oy vermeyi seçmenin ahlaki sorumluluğunu taşıyoruz. O yüzden sorumluluk, özgürlük gerektirmiyor.

Frankfurt senaryoları, benim niçin modern felsefeye çok sabredemediğimi açıklıyorlar aslında. Çok ünlüler ve bence anlamsızlar. Bu senaryodaki kişiler oy verme eyleminde özgür değiller ama oy verme kararında özgürler halen. Beyindeki çipin kararımızı engellemesi için, o kararı vereceğimizi anlaması lazım. Yani alternatif yola sapacak o karar sürecinin başlamış olması lazım. Çip bunu durduruyor. Böyle bir senaryoda çipe gerek kalmadan iktidara oy veren birinin sorumlu olması kadar doğal bir şey olamaz.

Eğer senaryoda, alternatif karara başlamak dahi mümkün olmasaydı, yani herhangi bir tanım itibariyle özgürlük olmasaydı, o zaman herkes illa gidip iktidara oy vermek zorundaydı ve bir ahlaki sorumlulukları da olmazdı. Oy vermeye giden mutfak robotlarına ceza mı vermiyoruz

Bunun pratik bir örneğini de düşünelim: Bir hırsızlık planlıyorum mesela. Henüz planımın başlarındayım ama planı tamamlayıp gerçekleştirme imkanım hiç olmadı, çünkü polis beni takip ediyordu doğumumdan beri ve beni engelleyecekti. Bu durumda dahi alıp beni hapse atacaklar ve bundan daha doğal bir şey olamaz çünkü planlamam başlamıştı. Sorumlu tutulduğum şey bu. Yok eğer hırsızlık planına daha başlamamışsam zaten kimseyi sorumlu tutmuyoruz.

Belki ben bir şeyler kaçırıyorum ama bu haliyle Frankfurt senaryolarının neden önemli olduklarına anlam veremiyorum.


"Contra-Causal" İrade

Şimdi bunları bir kenara bırakıp bir an için, gerçek bir özgürlük sahibi olduğunuzu hayal edin. Dış etkiler ne olursa olsun, içinizde bir yerlerde, bağımsız bir davranış üreten bir kaynak var. Bu kaynak fiziksel olur, ruh gibi metafiziksel olur, fark etmez.

Böyle bir özgürlük, tam tersine, ahlaki kuralların işlemediği bir dünyaya yol açmaz mıydı? İnsanların, istedikleri anda nedensellik ilişkilerinin ötesine geçip, kendi sebeplerini yaratma yetenekleri varsa, o zaman onları nasıl eğitebiliriz? Nasıl ödül/ceza gibi teşviklerle hizaya getirebiliriz?

Kendimi düşünüyorum mesela. Sabah bir yere gitmem gerekti tramvayla. İsteseydim bilet basmayabilirdim diye düşünüyorum ilk başta. Ama en basitinden, ceza tehdidi var, kararımı etkiliyor. Bilet basmamanın ceza miktarı ve kontrolörlerin sayısı ile, benim kararım arasında doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisi var. Ve iyi ki de var. Bu veriler göz ardı ederek karar vermek "özgürlük"ten ziyade, "ahmaklık" olurdu.

Başka ne etkiler altındayım? Sosyal bir baskı var, herkes bilet basarken ben aradan sıvışıyorsam kendimi kötü hissediyorum. Ama durduk yere "kötü hissetmeye karar verdiğim" için değil, sosyal bir hayvanın evrimsel parametreleri içinde, ailemin ve kültürümün eğitimin bir sonucu bu hissi yaşıyorum. Eğer sıkı bir dini eğitim alsaydım, "günah" korkusu da bu sebeplere eklenecekti.

Bunun tersi de geçerli bu arada: Bazen bilet basmıyorum çünkü ekonomik bir faydası var, yani parasal bir sebep-sonuç ilişkisi var. Veya kuralları çiğnemenin heyecanına bağımlıyım, ufak bir adrenalin artışı yaşıyorum, tıpkı kumarhanedeki birinin rulet masasının döndüğü birkaç saniye boyunca yaşadığı heyecan gibi. Yoksa, öyle sebebi olmayan, hiçlikten gelen ex-nihilo kötülükler yapmıyorum.

Yani kanunlar olsun, kültür olsun, doğa olsun, çeşitli sebepler beni sınırlandırdıkları için ortada işleyen bir medeniyet ve ahlak sistemi var.


Aralıklı İrade (SFA kavramına dönüş)

Bu söylediklerime bir eleştiri olarak, ilk bölümde, filozof Robert Kane'in self forming actions dediği kavramı hatırlatabilirsiniz bana. Fularsızcası şuydu: Kişinin hayatında bazı kritik anlar var, o anlarda çelişkili etkiler altındadır, bunlardan biri seçmekte de özgürdür. Yani sebep-sonuç ilişkilerinden bağımsız kararlar vermiyoruz da, birbiriyle çatışan sebep-sonuç ilişkileri arasında seçim yapıyoruz. Benim polisten korkmam ama bir yandan da adrenalin bağımlısı olmam gibi, fakat bunun çok daha kritik versiyonu, karakter şekillendiren versiyonu.

Dolayısıyla özgürlük anlayışını epey kısıtlamış oluyor Kane: Kararlarımızın ufak bir kısmında özgürüz, bu özgürlük de bize dayatılan alternatifler arasında bir nevi tie-breaker olmaktan ibaret. Dengedeki bir terazinin ibresini oynatan bir tüy gibi yani irademiz. Ve terazinin gittiği yöne göre, sonraki tüm kararlarımız da etkileniyor

Bence bu kadar kısıtlı bir özgürlük tanımı bile durumu kurtarmıyor. Bir kere, insanın karakterini oluşturan dramatik anlar olduğundan emin değilim. Karakter dediğimiz şey böyle bir noktaya kadar tabula rasa misali boş boş gitmiyor ki. Beyin ve karakter, her an her saniye şekilleniyor, sürekli değişiyorlar. Önemli bir yol ayrımına gelince, dış etmenlerin yanında, o anki karakterimize göre karar veriyoruz. O karakter nereden geldi? Önceki dış etmenlerle ve kararlarla şekillendi.

Ama bence daha önemlisi, böyle anlar olsaydı bile, ahlaki sorumluluk açısından bu manasız olurdu. Sonradan geriye dönüp bakınca "işte hayatımın, kişiliğimin dönüm noktası şu andı" diye hikaye yazmak keyif verse de, bu dönüm noktalarını o anda bilemiyorsun ki. Diyelim ki "ABD'ye gidip taşınmam" benim kişiliğimi oluşturan kritik bir karar olsun. Bunun sonucu değişen kişiliğim yüzünden, mesela 20 sene sonra tramvaya bindiğimde kontrolör yokken bile bilet basıyorum. Eğer ABD'ye gitmeseydim, bambaşka bir beyin yapısına sahip olacak ve o gün tramvayda bilet basmayacaktım.

Yani bugünkü bir kararımın esas kaynağı 20 sene önceki bir kararımsa, övgüyü de yergiyi de hak edecek karar odur. Ama ben o ABD kararını verirken, bu tip olası kelebek etkilerini düşünemezdim ki. Dolayısıyla böyle, ara ara yüzeye çıkan bir özgür irade anlayışı olunca Kane'inki gibi, ahlaki sorumluluk konusu patlıyor bence.


Motivasyon ve Şizofren Anneler

Özgürlüğün pozitif bir anlamı var, determinizmin ise negatif. Bunun tersini düşünebilir misiniz?

Mesela dünyamızın makro seviyede deterministik veya neredeyse-deterministik işlemesinin rahatlatıcı bir yanı var: Bir şeyler yanlış gittiğinde, bir felaket olduğunda, bir suç işlendiğinde, bunun bir sebebi olduğunu biliyorum. Sebebin kendisini bilmiyorum ama en azından, günün birinde bunu anlayıp, üzerine kontrol sağlama umudum var. Oysa "özgürlükçüler" için böyle bir umut yok. Sadece deli dumrulların değil, herkesin her an, hiçbir analize tabi olmayacak bir seçim potansiyeli olduğuna inanıyorlar. Hatta bu insanların bir kısmı, bu kararın kaynağının fiziksel dünyanın tamamen dışında olduğuna inanıyorlar. Dolayısıyla, olan biteni anlamak için o kadar çaba sarfetme motivasyonları da yok. Biz normalde determinizmi motivasyon eksikliğiyle, nihilizmle özdeşleştiririz halbuki.

Bu motivasyon sonucu kararlarımızın sosyolojik ve biyolojik temellerini öğrenmek hayatı daha tatsız tutsuz yapmıyor, aksine birçok durumda insanı rahatlatıyor. Örneğin 1950lere kadar şizofreninin sebebinin içten içe çocuğunu sevmeyen anneler olduğu düşünülüyordu. Bugün bir hastalık olduğu biliniyor. Nice anne boş yere kendini suçladı senelerce. Veya daha kötüsü, çocuğunu suçladı. The fall of the schizophrenogenic mother

Biz, anlamadığımız durumlarda kişiyi sorumlu tutmaya meylediyoruz. Mesela klinik depresyon yaşayan insanlara "hadi tembellik etme artık, biraz neşelen, bak benim de başıma kötü bir şey gelmişti geçen sene ama dimdik ayaktayım" gibi bir şey demek, diyabetik birine "hadi biraz insülin üretsene, bak benim de dün sabah kan şekerim biraz dengesizdi ama bugün harika seviyede" demekten farksız.

Bu konunun anlaşılması iki taraf için de rahatlatıcı değil mi? Hem bir taraf boşuna kendini yiyip bitmiyor, diğeri de enerjisini onu azarlamakla harcamıyor, çözüm oturup farklı terapiler geliştirmek.


Nefretin Zararı ve Faydası

Bir diğer önemli nokta da nefret duygusu. Özgürlüğün default inanç olduğu bir sistemde, bize kötülük yapan birinden nefret etmemiz kaçınılmaz. Oysa bu kötülüğü yapanın başka seçeneği olmadığı veya belki de az olduğu düşünülürse, nefret o kadar ön plana çıkmıyor.

Bu demek değil ki, kötülük serbest olsun. Hayır, her halükarda kötülük cezalandırılıyor. Freni patlamış bir arabanın kendi iradesi yok diye, yolda serbestçe gitmesine izin vermiyoruz. Önce aracın başkasına zarar vermesini önlemeye çalışıyoruz. Sonra sanayiye götürüp frenini tamir etmeye çalışıyoruz. Tamir edilecek gibi değilse de aracı trafikten men ediyoruz. Ama önemli olan nokta şu: Araba bu aşamalardan geçerken ondan nefret etmiyoruz.

Dolayısıyla özgürlük bazlı bakış açısında, ceza felsefesinin temelinde "hak ettiği için", "intikam için" gibi açıklamalar hakimken, ikinci senaryoda cezanın amacı daha pragmatik oluyor: "kendimizi bu kişinin vereceği zarardan korumak için", "ilerde benzer bir senaryo yaşanma şansını azaltmak için".

Bu noktada en başta verdiğim örneğe dönelim. Korkunç suçlar karşısında, tamamen kişiyi sorumlu tutup nefret kusmanın bir faydası yok mu?

Var aslında. En basitinden, adalet doğru düzgün işlemiyorsa genelde, böyle yaygara koparmak bazen tek yol olabiliyor. Gerçi tabii, kimse "adalet sistemini ilerletmek" adına tepki vermiyor, daha anlık, daha omurilikten geliyor bu tepki. Yani ironik olarak, irademizle verdiğimiz bir tepki değil sapıklardan nefret etmemiz. O yüzden ben bunu, grup için faydalı bir adaptasyon olarak görüyorum:

Üyelerden biri bozuksa ve onu tamir edecek teknolojimiz yoksa, onu bir nefret objesi haline getirmek bir cemaat hissi yaratıyor. Kötüye karşı birleştik. Caydırıcı da. Tastamam bozuk üyeler için caydırıcı olmayabilir ama daha az bozuk olanlar için, daha hafif suçlar işleme ihtimalini azaltıyor olabilir. Ben bu faydalar yüzünden lince bu kadar meyilli olduğumuzu düşünüyorum ve bu eğilimi, empati eğitimi ile filan köreltmeyi de beyhude buluyorum.

Zaten empatiyle ayrı bir derdim var. Hep bir erdem olarak yüceltiliyor ama faydadan çok zararlı olduğu senaryolar da var. Paul Bloom'un Against Empathy kitabını önereyim, bunun hakkında ayrı bir bölüm yapacağım.

Şimdilik diyeceğim şu: Korkunç şeyler yapanların sandığımız kadar özgür olmadıkları fikri, onlara empati duymamızı gerektirmiyor. Tıpkı freni patlak arabaya empati duymamız gerekmediği gibi.Bence asıl önemli soru, ve asıl değiştirebileceğimiz şey, o ilk nefret anından sonra ne yapılacağı. Bu acıları nasıl azaltacağız?

Eğer özgürlüğe inanıyorsanız, bu soruyu soruşturmanın doğal bir sınırı olacaktır. Evet, belki biraz daha psikiyatrik destek veya polise daha fazla bütçe vermeyi savunursunuz benzer olaylar daha az yaşansın diye, ama eninde sonunda, bazı insanlar kötü oldukları için kötülük yapıyorlar, kötülük yapma özgürlüklerini kullanıyorlar diyeceksiniz.

Oysa determinizme meyleden bir bakış açısında, nefret safhasından sonra atılacak adımlar daha belli. Olayların gerçek sebeplerini anlamak, onları modellemek, hatta belki önceden tahmin etmek. Freni patlak arabaları iyice incelersek, freni patlamak üzere olan diğer arabalar hakkında daha çok fikrimiz olur.

Tabii, Minority Report tarzı bir faşizme yol açmamak için, herkese 3 ayda bir beyin taraması yapılsın, riskli görülenler önceden tutuklansın gibi hayallerim yok. Ama en azından sabıkası olan veya sıkça şikayet edilen insanların biyolojik verilerle desteklenmiş risk profilleri oluşturulabilir. Buna bakarak, kişinin arzularını tetikleyici ortamlardan uzak durmaları sağlanabilir, ilaç tedavisi verilebilir, sınırlı psikiyatri kaynağı daha akıllıca yönlendirilebilir, neyse artık o durumun çaresi.

Bunları illa yapacağız demiyorum ama teknoloji bunları yapmayı mümkün kılacaktır. Bundan şüphem yok, çünkü beyni öğrenmeye daha yeni başladık. Piramitler yapılalı 4500 sene oluyor, beyin hakkında bildiklerimizin hemen hepsi bu sürenin %1'lik kısmında, son 45 yılda yaşanmıştır. Bu trendin de bugün durmayacağı bariz.


İdamlık Mahkumlar

İlginç bir örnek, ABD'de idam cezası alan mahkumlar hakkında. İdamı hak ettiklerine göre epey korkunç suçlar işlemiş olmalılar değil mi? Dr Dorothy Lewis, böyle yüzlerce mahkumla röportaj yapmış, tıbbi geçmişlerini incelemiş ve neredeyse hepsinde beyin hasarı bulmuş. Ya trafik kazası gibi travmalarda darbe almışlar, ya da sıkça küçükken ciddi miktarda şiddete uğramışlar.

Bu arada bu kişiler gördükleri şiddeti veya travmayı anlatmıyorlar kendilerini acındırmak ve idamdan kurtulmak için, aksine saklıyorlar, yani doktorun dedektiflik yapması gerekmiş epey. Sonuçta, deli veya bozuk olarak gözükmektense, kötü ve acımasız biri olarak gözükmek onlar için daha güvenli, bulundukları çevre düşünülünce.

Elbette beyin travması geçiren herkes idamlık bir cani olmuyor, ezici çoğunluğu olmuyor. Demek ki yeterli bir sebep değil bu. Ama idamlık canilerin hepsinin geçmişinde böyle bir şey olması önemli bir ipucu. Bunun ta 90'ların sonunda ve 2000'lerin başında anlaşılıp tartışmaya açılması ise düpedüz inanılmaz.

Bu arada tartışmaya açılması diyorum, çünkü Lewis'in araştırmalarını fazla küçük ölçekli bulanlar da var, yani bunu bir teori olarak değerlendirmek lazım

Damaged Brains and the Death Penalty (Published 2001)

Teorinin mantığı da şöyle işliyor: Eğer ön korteks, bir şekilde zarar görmüşse, kişinin uzun dönem planlama yapma, içgüdülerini kontrol etme yetenekleri azalıyor. Bu çoğumuz için bir sorun değil ama başka risk faktörleriyle birleşince, kişinin kötü bir yola girmesini kolaylaştırıyor. İçimizdeki Mr Hyde'ı zapteden devreler hasar gördüğünde yaptıklarımızdan ne derece sorumluyuz?

Önceki bölümde, özgür irade konusunda "var veya yok" şeklinde bakmak yerine, dereceli olarak bakmaktan bahsetmiştim. Ceza hukuku, pratik kısıtlar yüzünden insanları siyah-beyaz diye ayırmaya meylediyor ama beynin karar vermeyle ilgili kısımlarının gelişimini ayrıntısıyla ölçen bir metodumuz olsaydı, cezai ehliyet de bir skalaya dönüşebilirdi.

Mesela, hamilelikteki beslenmenizin, çocuğun biyolojisi üstüne birçok etkisi olacağını hepimiz kabul ediyoruz. Örneğin, 2. Dünya Savaşı sırasında, 1944 kışında, Hollanda'da 3 aylık bir kıtlık dönemi yaşanmıştı. Dutch Winter Famine diye aratabilirsiniz. Bu dönemde hamileliğin üçüncü 3 aylık döneminde olan bebeklerin metabolizması "ulen bu ortamda besin yok galiba" diyerek duruma adapte oluyor, bulabildiği tüm şekeri ve tuzu depolayacak şekilde gelişiyor. Sonra bu bebekler büyüdüklerinde, tam 19 kat daha yüksek ihtimalle şeker hastası veya yüksek tansiyon hastası oluyorlar. 19 kat! Ve bu hiçbirinize inanılmaz gelmiyordur. Ama benzer değişimlerin, özgür irademize etki etmeyeceğini düşünüyoruz nedense, etkili olsa bile bir sınırı olacağını düşünüyoruz.


Stresin Strateji Yeteneğine Etkisi

Burada, ailenizin lüle lüle saçlı nörologu Robert Sapolsky'den öğrendiğim bir örneği paylaşayım: Hayatınızın ilk 5 yılında, etrafınızdaki strese tepki olarak salgıladığınız hormonlar, doğrudan bu prefrontal korteksin gelişimini köreltiyor.

Yani diyelim doğrudan fiziksel travma yaşamadınız ama hep kavga gürültü ortamında büyüdünüz. Büyük ihtimalle öz kontrolünüz az olacak, bu da hayatınızın geri kalanını epey etkileyecek. Benzer geliri olan, benzer yerlerde yetişen ama stressiz şekilde yetişen birine kıyasla, belki 2 kat fazla yanlış karar verecek, o kötü kararların sonuçları sizi daha zor durumlara itecek vs. Ama hukuk önünde, ikisi de eşit derece sorumlu. Sosyal medya adaleti önünde, ikisi de eşit derece lince müsait.

Aslında, böyle hasar içeren örnekler vermemize bile gerek yok. Çünkü prefrontal korteks "normal" insanlarda dahi gelişimini çok geç tamamlıyor.

Ne kadar geç sizce? Biyolojik olarak üremeye hazır geldiğimiz ergenlikte mi? Hayır. Reşit sayıldığımız 18 yaşında mı? Hayır. Yaklaşık 25 yaşında. Kısa vade ve uzun vade isteklerimizi dengeleme potansiyelimize erişmemiz, ömrümüzün üçte birini alıyor. Niye bu kadar uzun sürüyor?


25 Yıllık Olgunlaşma Süreci

Ergenlikte beyin maksimum büyüklüğüne ve bağlantı sayısına ulaşıyor ama sonrasında bu bağlantıları ayıklamaya, işe yaramayanları, az kullanılanları kırpmaya başlıyor. Sapolsky'ye göre bu ayıklama işlemi, içinde yaşadığımız şartlara, kültüre uyumlu olmalı. Bir başka deyişle, stratejik karar vermek için tecrübe gerekiyor, kültürün neye tahammül edip neye edemeyeceğini tanımak gerekiyor.

10 emirde kimseyi öldürmeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın, anana babana hürmet edeceksin diyor ama bunları robot gibi uygulamak yerine, hangi şartlar altında istisnaları olacağını anlıyoruz yavaş yavaş.

Bakın daha iyi karar vermekten anladığımız nedir? Türlü sebep-sonuç ilişkilerini kavrayıp, onlarla daha uyumlu karar vermektir. Bir anlamda karar aralığınızın kısıtlanması, daha tahmin edilebilir olmaktır. Oysa beyni gelişmemiş bir ergenin kararlarını tahmin etmek daha zor: Alternatifler ne kadar kötü olursa olsun hakikaten de her an onları seçebilirlermiş gibi duruyorlar. Dış dünyayla daha uyumsuz kararlar verebiliyorlar, çünkü beynin duygusal kısımları daha aktif. Ama ergenleri "özgür" diye övmüyoruz. Bilakis duygularının, arzularının kölesi olarak görüyoruz onları.

Velhasıl, doğa bizi 12-13 yaşında üreyebilecek halde tasarlamış ama iyi karar vermek için 25 yıl gerekiyor. Hukuk da bunun ortalamasını almış sanki, "tamam 18'de reşitsiniz, artık her şeyin tam sorumluluğu sizde" demiş.

Hadi kişiselleştirilmiş verilere bakmayı geçelim, ama böyle bir çizgi çekmek yerine en azından 13-25 arası giderek artan bir sorumluluk katsayısı kullanabilir hukuk sistemleri. Bunun için geleceğin teknolojisi de gerekmiyor.


Adalet ve Hakimin Kahvaltısı

İşin komiği, hukuk sistemindeki karar mercileri, jüri olsun hakim olsun, iradenin kısıtlarının en bariz gözüktüğü yerler.

Eski bir hakimin güzel bir lafı var: Adalet, hakimin kahvaltıda yediğidir" diye. Belki de "kahvaltısına bağlıdır" diye çevirmeliydim. Yani, upuzun bir eğitimden geçen ve rasyonel, bağımsız kararlar vermesi beklenen hakimler de, nihayetinde, kafatasları içinde bir avcı-toplayıcı beyni taşıyan primatlar. Ve davayla alakasız dünya kadar etki altındalar, en önemlisi de karın toklukları.

Bu belki zamanında şakayla karışık bir şekilde söylenmişti ama İsrail'de 1100'ün üzerinde şartlı tahliye davası incelendikten sonra gayet net bir tablo ortaya çıkmış: Günün başındaki davalarda şartlı salınma ihtimali %65'lerden başlıyor, yavaş yavaş neredeyse sıfıra kadar düşüyor. Hakimler yemek arasından döndükten sonra baktıkları davalarda yine tahliye oranı %65'lere çıkıyor ve yine yavaş yavaş düşüyor.

Bu etkinin tamamı karın tokluğuna yorulmamalı, başka faktörler de var tahliye oranını düşüren ama tüm etmenler tek tek incelendiğinde, en büyük faktör bu: Davan günün hangi saatinde görülüyor. Ve bu hakimler öyle yeni yetme değiller, ortalama hizmet süreleri 22 sene.

Jürili sistemler de benzer etkilerden muzdaripler. Bir ara podcastte Sokrates'ın davasından bahsetmiştim, kitap tanıtımı çerçevesinde, zira oradaki pasajlardan biriydi. O hikayenin en komik anlarından biri, halk jürisinin oylama biçimiydi. İlk turda kişinin suçlu olup olmadığına karar veriliyor, eğer suçlu bulunursa ikinci tur cezayı belirliyor. Sokrates az bir farkla suçlu bulunmuştu ama sonra ceza olarak "ömür boyu bedava yemek" isteyince milletin asabını bozmuş, ilk turda suçlu diyenden daha fazla kişi "idam" cezası oyu kullanmıştı.

Meğer bu bir tesadüf değilmiş. Jüri rolü oynayan denekler üstünde yapılan araştırmalarda, suçlu olup olmama kararı verirken frontal korteks daha aktif, ama cezayı kararlaştırırken, duygusal tepkilerle ilgili olan limbik sistem aktive oluyor. Bu anlık bir karar değil, önemsiz bir karar değil. Oturup saatlerce dinliyorsun, kendi aranda tartışıyorsun, ve bu senaryoda bile, farkında olmadığın şeylerin esirisin.


Giderek Daralan Bir Çember

Bunlar gibi binlerce örnek bulabiliriz. Benim çıkardığım ders şu: Herhangi bir etki, deterministik biçimde bizi belli bir karara yönlendirmiyor. Sadece olasılığını arttırıyor ve veya azaltıyor. Ama buna gücü olan yüzlerce, binlerce etki altındayız:

  • 1 saniye önce beynimizde olup bitenler

  • 1 dakika önce yaşadığımız stres

  • 1 gün önce yediğimiz yemek

  • 1 hafta önce aldığımız uyku

  • 1 ay önce bitirdiğimiz eğitim

  • 1 sene önce geçirdiğimiz hastalık

  • ve daha doğmadan belirlenmiş sayısız faktör

Hepsi aynı anda kararlarımıza etki ediyor. Kararlarımız bunların toplamı, artı biraz da rastgelelik. Hem günlük anlamda kullandığımız rastgelelik, hem de gerçek anlamda rastgelelik, kuantum etkileri gibi. Bunlardan geriye bir özgürlük alanı kalıyor mu?

Eskiden, kararlarımıza etki eden faktörlerin pek azından haberdarken, insanlara yüklediğimiz ahlaki sorumluluk da büyüktü. Ama zamanla özgürlük alanı daraldı. Mesela Freud'un bilinçdışı fikrini popülerleştirmesini düşünün.

Kararlarımızın kimyası ve biyolojisi hakkındaki bilgilerimiz henüz ilkel bir düzeydeyken, önce ancak uç örneklerdeki irade eksikliğini açıklayabiliyoruz. Zamanında adamın biri başkan Ronald Reagan'ı öldürmeye çalışmıştı. Yakalandı, davası başladı. Avukatı, jüriye beyin tomografisini gösterip şizofreni iddiasında bulundu. Sonunda cezai ehliyeti olmadığına karar verildi. Birçok insan için bir ilkti, mahkemede tomografi kayıtları görmek. Yıl 1981. Bir nesil önce hepi topu. Dün bilmiyorduk, bugün biraz biliyoruz, yarın çoğunu öğreceğiz.

Zamanla bu faktörlerden daha çok haberdar oldukça, uç örneklerden daha normal davranış aralıklarına kaydıkça, eskiden kendimize tanıdığımız o özgürlük çemberi daralıyor. Her yeni deneyde, her yeni buluşta, her yeni çalışmada biraz daha. Biz bu kaçınılmaz sürece direnç gösteriyoruz. Özgür iradeyi, hala ulaşamadığımız köşelere ittiriyoruz, "tamam şu şu şu durumlarda irademiz yok veya çok az var ama yine de kalan durumlarda irademiz olmadığını gösteremediniz".

Halbuki bence "ya tamam, bu böyle gidecek belli ki, zihin hakkındaki bilgimiz arttıkça bir noktada özgür irade ve ahlaki sorumluluk fikrinden sıyrılacağız" demek daha makul.


İrade Neden Evrildi?

Peki neden inatçıyız bu konuda? İrademizin özgürlüğünü neden bu kadar derinden hissediyoruz? Sonuçta bu şart değildi. Biz pekala farkındalık sahibi olup da kendini özgür hissetmeyen varlıklar olabilirdik. Karar verdiğimizi sanmanın ne gibi bir evrimsel artısı olabilir?

Bunu kimse bilmiyor. Daha basit bir noktadan başlayalım: Özgür olmanın, robot gibi algoritmik bir şekilde davranmamanın bir artısı var: Beklenmedik kararlar verebilmek.

Dışardan bakan biri senin ne yapacağını tahmin edemezse, seni avlaması da zorlaşıyor. O yüzden sineklerin kaçarken belirledikleri uçuş yönleri gayet rastgele. Gerçek rastgelelik olmasa bile, kaotik bir sistem, tahmin etmesi zor, yani yeterince rastgele.

Davranışlardaki bu tahmin edilemezlik, çevresel şartlar büyük değişimlerden geçerden daha da artıyor. Bu da mantıklı. Çünkü yeni şartlara tam olarak nasıl uyum sağlanacağı belli değil. Eğer bir türün tüm bireyleri aynı beklendik şekilde davransalardı, ve o davranışlar da yeni şartlar için uygun olmasaydı, hepsi yok olup gidecekti. Ama stabilite azalınca, belki bunun yarattığı stres beklenmedik davranış sıklığını arttırıyor, yani bir nevi deneme yanılma süreci başlatıyor. Çoğu birey saçma sapan şeyler yapıp ölüyor ama bazıları yeni şartlara uygun hareket edip çoğalıyor ve türü onların soyları kurtarıyor. İstikrar geri dönünce de tahmin edilemez davranış sıklığı azalıyor, çünkü artık o kadar deneme yanılma yapmana gerek yok.

Ben bunları okuyunca dedim ki, iyi de bunlar için özgürlük hissine gerek yok:

  • Davranışımızı belirleyecek mekanizmaların bir miktar belirsizlik içermesi

  • Bu davranışların farkında olmak yani bir benlik hissi olması

  • Bu benlik hissinin de "evet şu davranışın sorumlusu benim, ben karar verdim" diye kendini kandırması

Bunların hepsi başka şeyler. İlki için ikincisine, ikincisi için de üçüncüye gerek yok.

Bir başka fikir şu: Belki irademiz özgür gözükünce başarılarımızı sahipleniyoruz, o ölçüde mutlu oluyoruz, bu da o davranışı ilerde tekrarlamamızı öğütlüyor bize. Çok çalışıp bir barınak yaptım, barınak bitince ona bakıp gurur duydum, bu gurur ertesi gün barınağımı daha da genişletmem için beni motive ediyor.

Gerçi bu da pek ikna edici değil. Yani avantajlı bir davranışı ödüllendirmek için doğanın bulduğu çok daha kestirme yollar var, çok enerji harcayınca vücut dopamin bassa da aynı sonuca varacaktık. Niye araya bir "ben yaptım" hissi girsin.

Aklıma gelen bir açıklama şu: Evet kimse neden bir bilince sahip olduğumuzu bilmiyor. Ama bir kez bilince sahip olunca, bunun bir otonomi hissetmesi belki de kaçınılmaz. Zira hem her şeyin farkında olup, hem de hiçbir şeyin kontrolünde hissetmemek korkunç bir işkence olmalı.

Kısmen böyle yaşayan insanlar var bu arada, hipnozdan bahsederken kısaca değinmiştik. Yine de herkesin her an böyle yaşaması çok zahmetli olurdu. Psikolojisi sürekli bozuk bir tür olurduk.

Öte yandan tersini düşünün: Geleceğimin mimarı olduğumu düşünmek, bir sürü hayale açık kapı bırakıyor. Umut fakirin ekmeği derler. Evrenin soğukluğu karşısında hepimiz fakiriz, o yüzden bu umuda ihtiyacımız var


Özgürlüğe İman ve Etik

Sorumuzu, "özgürlük hissi niye ortaya çıktı"dan "bugün ne işe yarıyor" olarak değiştirirsen ne olacak?

Bir araştırmada, denekleri bir teste sokuyorlar ve numaradan diyorlar ki, "sistemde bir arıza var, cevabınızda gecikirseniz ekranda size doğru cevabı gösteriyor, lütfen bu noktaya gelmeden önce cevabınızı verin". Bir başka deyişle hile yapıp yapmamayı seçebilirsin. Bu denekleri üç gruba bölüyorlar:

  • Bir gruba, sınavdan önce, özgür irade karşıtı araştırma ve argümanlar okutuyorlar.

  • Bir gruba özgür irade yanlısı şeyler okutuyorlar

  • diğer grupsa kontrol grubu, bir şey okumadan teste giriyor.

Özgür irade karşıtı şeyler okuyanlar arasında hile yapma oranı daha fazla çıkıyor. Benzer deneylerde, özgür irade inancının çürümesi, başkalarına yardımcı olma olasılığını azaltıyor.

Bu, özgür irade inancının, asgari bir ahlak standardı için gerekli olduğuna, böyle toplulukların da daha başarılı olacaklarına dair bir argümanı destekliyor. Araştırmaları daha sonra tekrarlamaya çalışınca çelişkili bulgular ortaya çıkmış, o yüzden buna çok da yaslanmamak lazım.

Daha genel konuşursak, ben ahlaki sorumluluk muhabbetine sonuççu bir yönden bakıyorum. Yani gerçek bir ahlaki sorumluluk olduğuna inanmıyorum ama böyle bir şey varmış gibi davranmak, toplum için daha iyi. Asıl soru, özgürlük inancının bu iş için gerekli olup olmadığı. Bölümün başından beri özgürlük inancının negatif yönlerinden bahsettim ve ahlaki sorumluluk varmış gibi davranılmasının, özgürlük gerektirmediğini açıklamaya çalıştım ama nihayetinde, çoğu insan için ikisi paket halinde geliyorlar ve öyle argümanla margümanla pek değişecek bir görüş de değil.

O yüzden şunu sorabiliriz: "Ahlaka inancımızı zedeleme riski taşıyorsa, özgür irade konusunu hiç tartışmaya açmamak mı en doğrusu?"

Eh, 10. bölüm yaptıktan sonra bu soruyu sormam, size cevabı hakkında ne düşündüğümü gösteriyor zaten.

Özgür İrade illüzyonu illüzyonu

Tüm bunlara bence en orijinal bakışa, Sam Harris'in podcastinde rastladım. İddiası şu: Özgür irade zaten yok da, onun sanrısı da yok aslında. Yani ortada bir özgür irade illüzyonu illüzyonu var.

Şöyle gidiyor argümanı: Bir sonraki düşüncenizin ne olacağına karar verebiliyor musunuz? Sakinleşip iyice dikkat edin düşüncelerinizin nasıl oluştuğuna. Kendiliğinden oluyorlar.

Mesela bir film düşünün, herhangi bir filmi. Aklınıza gelen filmin ne olacağına karar mı verdiniz? Hayır, dışardan bir etki geldi (benim sorum), bu soru hafıza devrelerinizi tetikledi ve cevabınız da bir anda, sanki hiç yoktan ortaya çıktı. Zaten bir filme, yahut bir sonraki düşüncenize karar verebilmek için, o düşünceden önce bir şeyler düşünmeniz gerekirdi. O düşünceleri bilerek meydana getirmek için de başka düşünceler. Böyle olmuyor.

Yahut şöyle düşünün: Endişelenmeye, üzülmeye, sevinmeye karar mı veriyorsunuz? Dikkatinizin dağılmasına karar mı veriyorsunuz?

Gerçekten kontrolünüz olsaydı neredeyse hiçbir zaman seçmeyeceğiniz bir sürü zihinsel duruma her gün giriyorsunuz. Seçmek isteyeceğiniz zihinsel durumları da çoğu zaman yaşayamıyorsunuz.

Düşünce ve hissiyat sıranız kontrolünüzde değil ve öyleymiş gibi dahi gözükmüyor. Yani beyninizin içinde bir yerde, küçük bir esas beyin yok, ne yapacağına karar veren. Zihnin içinde bir kumanda merkezi yok, orada tahtında oturup düşünceleri düşünen bir "ben" yok. Sadece düşünceler var. Kendi akışına bir anlam kazandırmaya çalışan, onları üstlenmeye çalışan bir dizi düşünce ve hissiyat.

Sonuç ve Şahsi Fikirlerim

Artık bu defteri kapatma vakti geldi. Fark etmişsinizdir belki, bu seri her şeyden çok kendi zevkim için oldu, sizi pek düşünmedim, düşünemedim, elimde değildi hakim bey.

Aslında iki bölümde halledip gidecektim ama yazdıkça fark ettim ki, benim de bu konudaki görüşlerim tutarlı değil, şüphelerim var ve konu konuyu açıyor. Zaten bunca felsefecinin ve bilim insanının tartışmayı sürdürdüğü bir konuda "doğruya ulaştığından" emin olmak da saçma olurdu. Yine de "ya kafam karıştı, uğraştırma beni, ortamlarda fular puanı kazanmak için ne söyleyelim şimdi" diye bekleyen tembeller varsa, onlara giderayak bir yıldırım özeti yapayım:

  1. Ben bir fizikalisttim. Bazen materyalizm ile eşanlamlı kullanılan bu kavramın tanımını "her şey fiziksel maddeden ibarettir" diye yapıyorlar bazen, üzüyorlar beni. Hepimiz soyut kavramlara sahibiz, mutluluk hissi ile bir taş parçası arasındaki fark bariz. O yüzden "her şey madde temellidir" demek daha doğru. Yani mutluluk hissini duyabilmem, fiziksel bir yapı olan beyin sayesinde oluyor. Fiziksel beyin artı fizikötesi bir ruh gibi bir ikiliğe gerek yok. Fizikalizm bu. Buna inancım da ateizm benzeri bir inanç, yani kanıtlanması mümkün bir şey değil, ama Occam'ın Usturası hesabı, minimum yeterlilikteki bir açıklama.

  2. Fizikalizmi bazıları indirgemecilik ile karıştırıyorlar. Söyleyin onlara, karıştırmasınlar. Özgür irade hissini sağlayan fiziksel altyapı en ince ayrıntısına kadar tespit edilebilir, ama bu yine de o hissiyatı tanımlamaz.

  3. Karmaşık olaylara, aynı anda farklı ölçeklerde bakmak lazım. Atomaltı parçacıklar, kimyasal moleküller, nöron ağları, psikoloji, sosyal psikoloji.... Hepsi irade denen bilinmezi, farklı açılardan aydınlatmaya çalışan fenerler gibiler.

  4. Bu seviyelerin en temelinde gerçek bir rastgelelik var. Bu rastgelelik üst seviyelere ne oranda etki ediyor, tartışmaya açık. Fakat bilincimiz açısından %99 deterministik işleyen bir evrendeyiz.

  5. Bu yüzden de birçok seviyede yeterince isabetli tahminler yürütebiliyoruz, çok az bilgi sahibi olmamıza karşın. Sosyoekonomik veriler seviyesinde, yahu davranışsal ekonomi kararları seviyesinde, yahut kişisel fizyolojimizin seviyesinde, yahut salt beyne odaklanırsak oradaki nörolojik aktivite seviyesinde.. Her ölçekte şanstan daha iyi tahminlerimiz var kişinin kararlarını ölçmek için. Bilim ilerledikçe bu tahminlerin gücü artacak, özgürlük alanı daralacak.

  6. Ben klasik anlamda bir özgür iradeye inanmıyorum. Bunun için de evrenin öyle %100 veya %99 deterministik işlemesine de gerek yok. Biz kendi bilişsel süreçlerimizin kontrolünde değiliz, o kadarını anlamak yeterli. Nöronlarının çalışmasını kontrol ettiğini düşünmenin, kalp hücrelerinin metabolizmasını kontrol etmeyi düşünmekten farklı olduğundan emin misiniz?

  7. Bir kararıma bakıp "isteseydim alternatifini seçebilirdim" demek bir yanılsama. Seçmedin işte alternatifini. Tek bildiğin şey, ne yapmış, ne düşünmüş olduğun. Neyi yapabileceğini bilemezsin, neyi düşünebileceğini bilemediğin gibi.

  8. Beyin kendi kendini değiştirebilen bir şey olduğu için, özgürlüğe bir alan açıldığı düşünülebilir. Ben buna inanmıyorum. Beynin kendini değiştirebilmesi, sadece sebep-sonuç ilişkilerini karmaşıklaştırıyor. Belki kaotik bir sistem yarattığı için %100 tahmin edilmeyi imkansızlaştırıyor. Ama bir kontrol imkanı vermiyor.

  9. Bence "özgür irade" kavramını kurtarmanın tek yolu, tanımını değiştirmek. Zaten, David Chalmers'ın anketine göre filozofların yaklaşık %60'ını oluşturan compatibilistlerin de yaptığı bu. Sorun şu ki, herkes ayrı bir yönde değiştiriyor özgür iradeyi. Mesela Daniel Dennett'ın bir görüşü var, kontrol ile özgürlüğü ayırmaya çalışan bir compatibilist olarak. Beni ikna etmedi. Bence yaptığı ayrım semantik bir ayrımdan ibaret. Yani mesela bir diktatörün beni kontrol etmesi, benim mutfak robotunu kontrol etmem, o robotun merkezi devresinin de bıçağını kontrol etmesi gibi bir hiyerarşi olabilir ama bu hiyeraşinin klasik özgür irade tanımıyla alakası yok.

  10. Yine de ben, pratik sebepler yüzünden "özgür irade" fikrine genel bir savaş açma yanlısı değilim. Bu bölümde, insanları özgürlük inançlarının, paradoksal olarak bize bindirdiği vicdani yükler hakkında konuştuk, avantjlarından da bahsettik. Adalet sisteminde çalışanlar için özgür irade konusunda biraz daha acımasız bir eğitim verilmesi gerek ama geri kalanlarımızı varoluşsal bunalımlara itmeye gerek yok. Belki de özgür iradenin tanımını şöyle esnetebiliriz:. “Kendi karar ve hissiyat sürecinin ne kadar farkındasın, uzun vade planlarınla ne kadar uyumlu yaşıyorsun."

  11. Harris, bu konularda hep meditasyonun yararının altını çiziyor. Çünkü meditasyonda düşüncelerinin, hislerinin, nasıl beyinde meydana geldiklerini anlamak için özel bir çaba harcıyorsun ve onlara fazla tutunmadan bırakıp gitmesini öğreniyorsun. En azından nefret gibi, gurur gibi şeylere fazla tutunmamak, onlardan özgürleşmek mümkün.

Özgür İrade 9: İçgörü İllüzyonu

Özgür İrade 9: İçgörü İllüzyonu