Kutsal Sığır ve Kötülük Problemi: 2. Bölüm

Kutsal Sığır ve Kötülük Problemi: 2. Bölüm

 

"Previously on Lost"

İlk bölümde, Dünyadaki kötülüğü merhametli bir Tanrı anlayışıyla bağdaştırmaya çalışan bazı fikirlere baktık:

Konuyu "kötülük" ile sınırlarsak, insanın özgür iradesi olası bir açıklama. Bunu üç yoldan eleştirdik.

  • Yargısız, cezasız, sınavsız bir varoluş da mümkündü.
  • Yargılamanın sonunda verilen hüküm ebedi ama irademizin özgürlüğü %100 değil.
  • Aslında irademiz %1 bile özgür olmayabilir, bilinçli biçimde karar verdiğimiz fikri bir illüzyon.

Fakat kötülük, daha büyük bir acı kümesinin bir parçası (doğal felaketler, hastalıklar). Bunların açıklamalarını da inceledik:

  • "Doğal felaketlere, kötü niyetli bazı doğaüstü yaratıklar özgür iradeleriyle neden oluyorlar" (Tanrı onların iradelerine karışabilirdi)
  • "Yargılanmak için karakterin gelişmesi lazım, acı karakteri geliştirir, seçimlerimize mana katar". (Acı hem coğrafyaya göre adaletsiz dağıtılmış, hem de zamana göre giderek azalıyor) 
  • Acıya rağmen Tanrıya inanabilmek, en büyük test. (Acı ile sadakati, sadakat ile de iyiliğimizi sınayan bir Tanrı iyi olamaz)
  • Bu acılar daha fazla acıyı önlemek için elzem (Bu faydacı anlayış kör bir inanç ve hatalarımızdan ders alacak yapıda olmamızdan da Tanrı sorumlu)
  • Buradaki acılar, ilerde alacağımız ödüller yanında bir hiç, o yüzden sorun değil (Hem madalyonun öteki yüzü olan cehennemi yok sayıyor, hem de acıya ahlaksal bir gerekçe bulmak yerine, onu gözardı etmemiz için pragmatik bir gerekçe buluyor. Bu, iyiliksever bir Tanrı'nın ahlakı olamaz).

Tüm bunlar, doğrudan ateizme çıkan bir yol oluşturmuyorlar. Asıl vardıkları nokta şurası: Mevcut Dünya'yı açıklamada, "bilinci olmayan bir yaratıcı" veya "bizi sallamayan bir Tanrı" hipotezleri daha başarılılar (ki böyle dini inanışlar da var).

 

HAYVAN HAKLARI

Yukarda özetlenen tartışmalar ilginçler ama acı probleminin ufak bir kısmını oluşturuyorlar. Zira Dünya'daki acının ezici çoğunluğu, hayvanların çektiği acılar ve klasik açıklamalar bunu es geçiyorlar.

Önceki bölüme benzer biçimde, argümanlarımızı genişleyen halkalar şeklinde düşünün. En içteki ufak halka olan hayvan hakları, hayvanlarla insanların ilişkileri hakkında olduğu için, özgür irade (hayvana eziyet etmeyi seçmek) ve acı ile sınanma (çocukken en sevdiğin arkadaşın olan Çomar'ın kanserden ölmesi) ile alakalı. Dolayısıyla çocukluğundan beri hayvanlara eziyet eden bir sosyopatın iradesinin özgürlüğünü, davranışlarının ilaç ve terapiyle düzelmesini sorgulayabiliriz. Yahut masum bir bebeğin ölümü gibi, masum bir köpeğin acı içinde kıvranıp ölmesini gerektirmeyen, daha merhametli bir sınav hayal edebiliriz.

Fakat tekrar yapmamak için, konuya farklı yaklaşalım. Hayvan hakları kavramının kendisi epey yeni bir "buluş" (keşif demiyorum çünkü hak kavramının doğanın özünde olan ve keşfedilmeyi bekleyen bir şey değil, sosyal hayvanların beraber barış içinde yaşayabilmesi için uydurulmuş bir şey). Öncesinde de insanların çoğu psikopat gibi hayvanlara eziyet etmiyorlardı ama eden olunca da bu bir suç teşkil etmiyordu. Titus Oates'un tamamen kıçından uydurduğu bir Katolik komplosunun (Popish plot) tarihini dinliyordum geçenlerde, İngilteredeki protestanlar öyle gaza geliyorlar ki sokakta Papa'nın figürünü gezdirip yakıyorlar. Ama iğrenç tarafı, o figürün içine kedileri hapsediyorlar, böylece ateş yüzünden attıkları çığlıklar, Papa'nın cehennemde atacağı çığlıkları andırdığından milleti daha da çoştıuruyor. Şu canilik suç değildi mesela.

Hatta spor için, eğlence için öldürmeye devlet bile sponsor oluyordu. Roma'nın gladyatörler ve aslanlarından, İspanyanın matadorları ve boğalarına kadar uzanan bir kan gölü bu. Boğa güreşi yine iyi, Pakistan'da köpeklerle ayıları dövüştürüyorlar.

İnsanların hayvan haklarını bu kadar geç bulup, bu kadar gönülsüzce uygulamasında, Tanrı'nın bir sorumluluğu yok mu? Sadece hayvana eziyet eden o sosyopatı yaratmasından bahsetmiyorum, daha genel olarak kendi öğretisi, normal insanları dahi bu eziyete ortak edecek şekilde. Nasıl mı? Örneğin İncilde hayvanların neden yaratıldıkları uzun uzun açıklanmaz, sadece insanların malı oldukları yazar, onlar üstünde tam kontrol (dominion) sahibi olduğumuz öğretilir. 

Tanrı'nın güzel ahlakı, tıpkı eskiden Dünya'yı evrenin ortasına koyması gibi, insanı da Dünya'nın merkezine koyup, hayvanlar üzerinde mutlak üstünlüğünü meşrulaştırdıktan sonra, tam ters istikamette bir "ama onlara iyi davranın" tembihi.

 

KÖLELİK

Bu size kölelik konusundaki tutumu andırmıyor mu? "Köleleri alıp satın ama bokunu çıkarmayın", bir üçüncü dünya ülkesinin bile anayasasında kendine yer bulamazken, insan iradesini suçlayarak kötülük probleminden kendini sıyırmaya çalışan Tanrı'nın yasalarında yer buluyor.

Büyük dinlerin bu konudaki evrimleri, çeşitli toplumların kölelik düzenlerinin evrimine paralel. Mesela ilk akla gelen örneklerden olan İspanyollar, Güney ve Orta Amerika'yı İsa adına fethedip, altın ve gümüş madenlerini talan ederlerken, hem yerli kızılderilileri, hem de Afrika'dan getirdikleri zencileri kullanıyorlardı. Zavallı zenciler tam köleydiler ama kızılderililer, encomienda sistemiyle çalışıyorlardı. Bu adı konmamış kölelik düzeni, Bartolomé de las Casas denen rahibin çabalarıyla reforme edildi ama ekonomik çıkarlar çok baskın olduklarından, reformlar yüzeysel kaldılar. Sonuç: "köleleriniz tam olarak mal değildir, hakları vardır, sömürün ama iyi davranın" düzeni.

İslam'da kölelik konusunda yapılan en yaygın savunma da zaten eskiden beri süregelen kölelik sisteminin, İspanyollarınkine benzer ufak bir ilerleme kaydetmesi. Sanki hem teoride, hem de zamanında pratikte olabilecek en iyi öğreti buymuş gibi sunuluyor.

Halbuki gayet bariz alternatifler var ve bunların farkının iyice anlaşılması için şu kısmı tekrarlamam lazım: Tanrı'nın güzel mesajına rağmen, insanlar özgür iradeleriyle hayvanları ve başka insanları hükümleri altına alıp, onlara eziyet ediyor değiller. Tanrı'nın kurduğu sistem bizzat buna teşvik ediyor. 

 

ALTERNATİFLER

Oysa çok ufak bir çabayla, bambaşka dini öğretiler hayal etmek mümkün: 

"Hayvanların sahibi filan değiliz, aynı doğanın evlatlarıyız ve hakkımız olduğu için değil, ihtiyacımız olduğu için onları kullanıyoruz"

E bu öğretinin hazır yapılmış var: Animizm. Hayvanları boyunduruk altına almayı tembihleyen Tanrı'nın İspanyolları tarafından hayvan gibi görüp köleleştirilen Kızılderililer arasında yaygın bir inanıştı bu (Muhtemelen de bu inançları yüzünden etraflarındaki kaynakları sonuna kadar kullanıp, gelişip, büyük gemilerle ve toplarla Avrupa'yı istila ederek İspanyolları köleleştiremediler. İnançların arasında da bir "doğal seçilim" mekanizması var ve en çok yayılmacılığa izin veren kazanıyor).

Daha da pasifist bir alternatif dahi var: Jainizm. Hindistan'da doğan dinlerden biri ve hiçbir hayvanı bilerek incitmemeyi öğütlüyor. Rahipleri, bir koltuğa otururken, taşıdıkları ufak süpürgeyle orayı süpürürler ki ufak böcekleri ezmesinler.

"Hangi inanç daha iyi" tartışmasına dalmayayım, o başka bir yazının konusu olsun ama Jainizm, kötülük problemini açıklarken diğerleri kadar çelişkiye düşmeyecektir.

 

AHLAKİ ABAKÜS
 

Hayvan hakları, yaygın dinler yüzünden değil, dine rağmen gelişmiş bir kavram. Aydınlanma çağının bir ürünü olan Jeremy Bentham gibileri, ahlakımızın, toplam acıyı azaltmaya yönelik olması gerektiğini söyleyerek (ve kendilerince bunun bir getiri götürü hesabını yaparak), hayvanlar üstünde yapılan deneyleri kısıtlamaya kadar getirdiler işi ve 19.yy'da konuyla ilgili ilk kanunlar devreye girdi. Kanundan da önemlisi, insanlar bunu konuşmaya, düşünmeye başladılar.

(Bu sürecin ilginç bir yanetkisi olarak, ilk defa insanlar evcil hayvan sahibi oluyorlar. Şehirleşme yüzünden zaten tarladan kopan insanlar, bu hayvan hakları meselesiyle paralel olarak, bazı hayvanları evlerine hapsedip, bir çocuk gibi onları şımartıp, aynı yatakta yatmaya başlıyorlar. Bir yandan da endüstriyel et kesimi ile birlikte, diğer hayvanları hayvan olarak değil et olarak görüyoruz: bonfile, antrikot, but diyoruz inek veya tavuk yerine. İngilizce daha da beter: et isimlerinin hiçbirinde hayvanın ismi geçmiyor, kavramsal olarak ayrışıyorlar insanın kafasında bunlar. Sentetik et yaygınlaştığı zaman veya insanlar biyolojik vücutlarından kurtuldukları zaman, geriye dönüp bizim çağımıza baktıklarında, vahşetten başka bir şey görecekler mi acaba? Her yıl milyarlarca hayvanı yemek için, milyonlarcasını giysi ve spor için öldüren atalarından utanacaklardır diye tahmin ediyorum. Not: Adanakebapsporluyum)

 

SOYKIRIM


Tüm bunlar, insan-hayvan ilişkisi çerçevesinde olup bitenler. Halkayı biraz daha genişletirsek, bireylerin değil ama insan türünün hayvanlarla ilişkisine bakabiliriz. Burada, gezegene olan etkimiz sonucu, tek tek hayvanların değil, türlerin topyekün yokolmasından bahsediyorum. 

Bazı örnekler kolay: Aşırı avlanma yüzünden bir türün yokolmasından, avcılar ve onlara izin veren hükümet yetkilileri sorumlu tutulabilir. Ama daha dolaylı yoldan olan ilişkilerde suçluyu bulmak zor. Bu sistemin içinde doğmuş her birey gibi, biz de kullandığımız mobilyalarla, plastik ürünlerle, yaktığımız benzinle, ısınmak için açtığımız doğalgazla ve tabii ki süpermarketlerden aldığımız plastik ambalajlı hayvanlar ile gezegenin talanına, türlerin yokolmasına katkıda bulunuyoruz. Ve bunu seçmiyoruz. Bunu seçmeme şansımız bile yok. En über çevreci vegan bile bu sistemden tamamen kaçamaz. Öyleyse, insanlığın gelişmesi ve büyümesi sonucu acı çeken onca hayvanın hesabı, herhangi belli bir insandan veya gruptan sorulamayacaksa, bu hesabı Tanrı mı vermeli?

 

HOBBES HAKLIYDI


Halkayı biraz daha genişletin: İnsan ile ilişkisi olmayan hayvanların çektikleri acıları düşünün. Yanardağ patlaması sonucu yokolan bir ormanın küllerinde saklı o çığlıkların ne rolü olabilir, merhameti bir Tanrı'nın sahnesinde?

İnsan faktörünü denklemden çıkarmak için sadece coğrafi boyutları esnetmekle kalmayalım, zaman boyutunu düşünelim önceki bölümde yaptığımız gibi. Nihayetinde insanoğlu 2.5 milyon yıldır buralarda, hayat ise 2500 milyar yıldır (kaynak: Nasa'da çalışan amcam). 

Bu gezegende dinazorlar vardı. İnsan türünden katbekat uzun yaşamış ve sayısız alt-türe sahip bu koca aile yokoldu. Ne uğruna?  Daha biz ilk fabrikamızı kurmadan, ilk balıkçı ağımızı denize atmadan, ilk plastiğimizi üretmeden önce, Dünya'ya gelmiş türlerin %99'undan fazlası yokolmuştu zaten. Her biri bir soykırım. Ne uğruna?

Sadece yokoluşlardan ibaret değil acı, geride kalanları da içine alıyor. Hobbes'un gözlüklerinden bakarsak, acı sadece ölümün habercisi değli, hayatın da gölgesi. 

600 senedir doğa belgeselleri çeken David Attenborough şöyle demişti bir ara: 

"When creationists talk about God creating every individual species, they always instance hummingbirds, or orchids, sunflowers and beautiful things. But I tend to think instead of a parasitic worm that is boring through the eye of a boy sitting on the bank of a river in West Africa, [a worm] that’s going to make him blind." (Türkçesi: İmmanuel ne derse doğrudur)

Korku, onu hissedebilecek kadar karmaşık her canlının -süpermarketlerde şişmanlayan insanoğlu dışındaki her canlının- doğal hali. Hiçbir hayvan yaşlılığında tembel tembel uyurken sessizce ölmüyor, ya birinin dişleri arasında can veriyor, ya da ufak canilerin. Bir yaban arısının (wasp) önce felç ettiği, sonra karnına kendi yavrularını yerleştirdiği hayvan, birkaç gün içinde acılar içinde kıvranacak ve korku filmindeymişçesine vücudunu yararak içinden çıkan larvalar tarafından canlı canlı yenecek. Bu 100 milyon yıl önce de böyleydi, bugün de böyle. 

Dahası doğadaki vahşetin çok büyük kısmı, bizim belgesellerde izleyeceğimiz boyutlarda değil. Doğanın her karışı, havanın her metreküpü, hatta kendi vücudumuz bile bir savaş alanı: her gün trilyonlarca yabancı bakteri (her biri birer yaşam formu) savaşıp ölüyor. Virüsler hücrelerimizi ele geçirip, onları kendi kopyalarını üreten fabrikalara dönüştürüyorlar. Gözle görülemeyen binlerce parazit, derimizin iki tarafında da yaşıyorlar. Bu boyutta elbette bizim anladığımız gibi bir acı yok ama ölüm, mücadele ve ilkel bir korku var. Tüm bunlar ne uğruna?

Bilinci ve amacı olan bir Tanrı'ya inananlar, bu "ne uğruna" sorusunu sormak zorundalar. "Bakıp ibret alsınlar diye" zaten her halükarda merhamete zıt bir açıklama ama bırak duygusal olarak kavramasını, matematiksel hesabını dahi yapamayacağımız kadar büyük yokoluşların "ibretlik" olması demek, Tanrı'nın sadece "umursamaz" değil "sadist" olması demek olurdu.

Bu noktada halkayı tüm gücünüzle esnetin. Artık gezegenimizle sınırlı değiliz, patlayan süpernovalara, kara delikler tarafından yutulan yıldız sistemlerine bakıyoruz. Bunların her birindeki sayısız olası yaşam alanında, büyük ihtimalle sayısız başka mücadeleler yaşanıyor ve her bir acının sonu, aynı tekdüze ve topyekün yokoluş. Tüm virüslerin, tüm zehirlerin, tüm ısırışların, tüm toslamaların, tüm mızrakların ve atom bombalarının sonunda, galaksinin geridönüşüm kutularında moleküllerine ayrılıp ve yeni yıldızlara yakıt olmak var.

 

BİR CENAZE


Nepal'in bir köy yolunun kenarındaki o bufalo, işkencesinin 4. gününde nihayet öldü. Cesedi güzel değildi, daha hayattayken kırılmış, çürümüş ve tüketilmeye başlanmıştı. Sinekler, larvalarını çokatn açık yaralara bırakmışlardı. Bizim ölüme yaklaşımımız hep sessiz, ciddi, saygın ve ağırdır ama doğanın böyle aristokratlıklara ayıracak zamanı yok. Bufalo inleyerek, kokarak, kendi pisliği içinde debelenerek öldü ve şimdi aynı iğrençlikle tüketilecek.

Ertesi sabah tarlaya giderken, üstünün toprakla örtüldüğünü gördüm. Ölü bedeninin üstünde savaş hala devam ediyordu ve biz bunu görmemek için, pisliği "halının altına" itmiştik. Tabii o koca gövdenin kabartısı belli oluyordu. 1-2 güne kalmadı, o da yok oldu. Yanına gidip baktığımda, toprağın üstünde ufak bir iş makinesinin paletlerini gördüm. Ezmişlerdi toprağı. Zamanında ölmesini bilememiş bu münasebetsiz hayvanın acısını sadece toprağın altına değil, hafızalarımızın da dibine gömdük. Ve haftaya gelecek olan Hindu bayramına hazırlığımıza başladık.

Kariyerinizi Çöpe Atma (ve sonra çöpten beslenme) Rehberi - 1

Kariyerinizi Çöpe Atma (ve sonra çöpten beslenme) Rehberi - 1

Kutsal Sığır ve Kötülük Problemi: 1. Bölüm

Kutsal Sığır ve Kötülük Problemi: 1. Bölüm