Aristo #3: Ahlak, Mutluluk, Üzüntü ve Muz Kabuğu

Aristo #3: Ahlak, Mutluluk, Üzüntü ve Muz Kabuğu

Geçen bölümde Aristo'nun fantastik Tanrı inancına bakmıştık, imana geldiniz umarım. Şimdi pratik felsefeye dönelim...
 

Nasıl Mutlu Oluruz?

Akıl ve erdemin bir karışımıyla. Aslında bir adım daha geriden başlamak lazım: Neden mutlu olmalıyız?

Aristo için bir şeyin iyi veya kötü olması, işlevini ne kadar yerine getirdiğiyle ölçülür. Bir sandalyenin iyi olup olmadığını anlamak kolay ama bir insanın işlevi nedir ki? Onun işlevi, mutluluğa ulaşmaktır. Yoğun bir zevk değil de, bir rahat etme durumu bu mutluluk.

Gökcisimleri hakkındaki görüşlerini hatırlayın: Onların doğal halleri, dairesel yörüngeler çizerek “prime mover”ı taklit etmekti. İnsanın da doğal hali, yani onu mutlu ve rahat ettiren hal, kafayı çalıştırıp erdemli davranmaktan geçer.


 

***


Altın Orta

İşlevi mutluluğa, mutluluğu da düşünmeye ve erdeme bağladık. Ama “erdem” diye tek bir şey yok, 11 ayrı çeşidini tanımlamıştır Aristo. Hepsi iki aşırı ucun arasındadır. Cesaretin, ahmaklıkla korkaklığın ortasında olması gibi.

Bu altın orta fikri, birçok kültürde birbirinden bağımsız biçimde gelişmiş. Benim ilk aklıma gelen, Buddha’nın orta yol öğretisi. Buddha’nın aslında tüm hikayesini okumanız lazım, benim favori “peygamber origins” hikayem sanırım, Marvel bir ara filmini çeksin.

Mesela İsa’nın 30 yaşından öncesi bilinmez, ama hep kusursuz bir bebek olarak resmedilir. Muhammed de, mağaradaki aydınlanma öncesi hayatında dahi, hep en adil, en dürüst insan olarak tasvir edilir. Yani bunlar zaten baştan seçilmiş insanlardı.

Oysa Buddha’nın hayatı yanlışlarla dolu. Saraylarda tam bir monşer olarak yetişiyor. Şansına bir gün hayatın çirkin yüzüyle karşılaşınca (hastalık, yaşlılık, ölüm) o zamana kadar kör olduğunu farkedip saraydan kaçıyor. Ama bu bir aydınlanma değildir daha. Saçmasapan insanların ve fikirlerin peşinden gidiyor, tam bir Hint fakiri gibi yaşıyor yıllarca ve o aradığı gerçekliği bulamıyor. Ta ki ağacın altındaki meditasyonuna kadar.

Buddha’nın hikayesi, görünüşte başarılı ama gayet kusurlu bir insanın gözden düşmesi ve bir sürü denemeden sonra esas başarıyı bulma hikayesidir. Filmlerde de bolca rastlanan redemption hikaye kalıbı yani. Bu haliyle ortalama bir insanın Buddha ile kendini özdeşleştirmesi daha kolay.

Bu uzun yolculuğundan sonra Buddha der ki, ben hayatımın ilk evresinde aşırı yüzeysel ve dünyevi idim, ikinci evresinde ise aşırı içe kapanık, pasif ve kendimi yaralayıcı idim. Doğru yol, bu ikisinin ortasıdır, aşırılıklardan kaçının.
 

***


Buddha, Aristo’dan bir iki asır evvel bunları söylüyor. O zamanlarda Aristo’nun memleketinde Icarus’un hikayesi benzer bir ders anlatıyordu:

Icarus, genelde bir aşırı kibir hikayesi olarak anlatılır sadece, halbuki bu işin bir de diğer yüzü var. Nitekim, birlikte Girit adasından kaçabilmek için, hem kendisine hem de oğluna takma kanat yapan babası sıkı sıkı tembih eder: “Çok alçaktan uçarsan kanatların deniz suyuyla ıslanıp ağırlaşır, çok yüksekten uçarsan da Güneş onları yakar, sen makul bir irtifada git evladım, varınca da beni ara”.

Oğlan ise tam bir ergen gibi kanatlanınca gaza gelir, gaza geldikçe kanatlanır ve sonunda Güneş, kanatlarını birarada tutan balmumunu eritir. Icarus, altın ortayı tutturamamıştır. Gözleri önünde oğlu denize çakılan baba perişan olur, uçuşla ilgili tüm eskizlerini toplar ve en üste “Hezarfen Ahmet kardeşime sevgilerimle” yazıp bir kasaya kitler (Bu kısmı Wikipedia’ya ekleyeceğim, o zaman inanırsınız).


 


***
 

Din ve Ahlak

Aristo’nun ahlak anlayışı, amaçladığı kadar pratik değil bence, zira asıl mesele sınırları çizebilmekte. “Korkaklık”, “cesaret” ve “ahmaklık” diye herkesin üzerinde anlaştığı tanımlar yok. Zaten kimse aşırıdan yana değildir ki, kimse kendini “aşırı sağcı” olarak tanımlamaz mesela, kendini merkezde görür. Her birimiz geri kalanımızın olması gerektiği yerdeyiz.

Ama işin bana hitap eden kısmı, ahlakı dini hikayelerle açıklamaya çalışmaması. Zaten her gördüğü kadına tecavüz eden Zeus’tan ahlaki ders çıkaracak hali yoktu o zamanki insanların. Ahlakın kökünü, sosyal hayvanlarda veya 10 bin senelik uygarlık tarihinde aramak yerine, alt tarafı 2–3 bin senelik mitlere çapalamak, modern insana has bir gariplik.

On Emir mesela -maddelerinin çoğunun ahlaki bir yönü de olmamasına rağmen- ahlakı, insanın ve doğanın dışına iter, onu değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen anayasalarla özdeşleştirir. Halbuki Aristo için ahlakın kökü doğamızda yatar, yapısı dinamiktir, amacı da yeterince puan toplayarak bir yaratıcıyı mutlu etmek değil, insanın kendisini mutlu etmektir. Doğal halimize çok ters ahlaki kurallar insanları da toplumları da hasta eder. (Aristo burada doğal halimizi sosyal bir hayvan olarak görüyor, acımasız ve bencil bir avcı hayvandan ziyade)

“Ahlakın kökü doğamızda” demek, otomatikman herkes ahlaklıdır, erdemlidir demek değil. Sonuçta bir avcı hayvanın doğasında avlanmak vardır ama annesinin bir ara ona bu işi öğretmesi gerek. Aristo da “eğitim şart” diyen ilk insanlardan biriydi, çünkü ona göre erdemsizlik = eğitimsizlik. Eğer biri ahmaksa, korkaksa, kibirliyse, bu eğitimle düzeltilebilir. Tabii ki ideal eğitimden kasettiği, nihayetinde bir filozofun eğitimidir.
 

***
 

Bu, kendine yarayan bir görüş olduğu kadar, gayet progresif de bir görüş aslında. Yüzyıllar boyunca, statükoyu korumak veya açıklamak isteyen bir sürü düşünür, alt kademedekilerin konumlarını hakettiklerini, çünkü erdemsizliklerinin ve akılsızlıklarının doğuştan ve kalıcı olduğunu ima etmiş. Biz ise kaşımızın gözümüzün genetikle, lakin ahlak gibi karmaşık bir şeyin çevresel şartlarla (örn: sosyoekonomik durum) belirlendiğini düşünüyoruz. Eğer biri norm dışına çıkarsa, istisnai durumlar hariç, rehabilite edilebileceğine inanıyoruz. 

Aristo bu bakımdan bize çok daha yakın. Onun zamanında nöroplastisite yoktu, yani beynin fiziken değişebildiğinin (dolayısıyla fonksiyonel olarak da değişerek insanın karakterinin yontulabildiğinin) biyolojik bir dayanağı yoktu. Ama o yine de rehabilitasyona inandı. Mutluluk, erdem ve eğitim, aynı denklemin parçalarıydı.

Buradan da işi birey-toplum ilişkilerine getirir ve devlete görev biçer: İnsanları eğit, topluma adapte et, mutlu olmalarını sağla... Siyasi görüşünün temelinde bu yatıyor.
 

***


En İyi Rejim

Platon, Devlet adlı eserinde ütopik bir toplumun tasarımını yapıyordu. Aristo ise, siyasi bir düşünce kuruluşu misali, mevcut Yunan kent devletlerine ait anayasaları analiz edip, her birinin en iyi noktalarını seçiyordu. Nitekim hiç kimse Platon'un devletini kurmaya kalkışmadı, ama yeni bir anayasa oluşturmak isteyen kent devletleri Aristo'nun okuluna sık sık başvurdu. 

Bireylerin erdemlerinde olduğu gibi, devlet yönetiminde de bir altın orta gerekli. Oligarşilerde zenginlerin sadece kendi çıkarlarını gözetmeleri de, demokrasilerde iktidara tutunmak isteyenlerin popülist politikaları da, ülkeyi felakete sürükler. Adil bir yönetimin amacı, altın ortayı temsil edecek bir orta sınıf oluşturmaktır.

Bunu hangi yönetim biçiminin yapacağı o kadar da önemli değil. Ama yakasına yapışıp ısrarla sorarsanız, Aristo kalbinde yatan yönetim şeklini aydınlanmış bir monarşi olarak açıklar:

''Bir aile ya da birey, gerçekten mükemmelse, onun bütün meselelere egemen olması adildir.''

Şimdi sistemlerimizde o kadar çok çark var ki, evrendeki tüm yetenek ve iyi niyet dahi, tek bir kişinin bunları döndürmesine yetmiyor. Karar alma mekanizmaları dağınık olmak zorunda. Siyaseten dikta rejimlerinde bile, ekonomiler serbest pazara meylediyorlar: Her ürünün, hangi fiyata ne kadar üretileceğini belirleyen bir merkezi kurum yok. 

Aristo, Dünya'daki giderek artan karmaşıklığı öngöremese de, başka nedenlerden ötürü pratikte demokrasiyi yeğler:

''Birkaç iyi insandan ziyade, bir çoğunluğun egemen olması, belki de doğru olandır. Zira çoğunluğun her bir üyesi iyi bir insan olmamakla birlikte, bir araya geldiklerinde bireyler olarak değil ama topluca daha iyi olmaları yine de mümkündür.''
 

"Demokrasi en kötü yönetim biçimidir....şu ana kadar denenmiş yönetim biçimleri hariç".

"Demokrasi en kötü yönetim biçimidir....şu ana kadar denenmiş yönetim biçimleri hariç".


***
 

Birey < Toplum

Ismi demokrasi olsa da, bizim standartlarımıza kıyasla, kafasındaki devlet fazlasıyla otoriterdir.

Bir kere zaten 20.yy öncesi demokrasilerinin hemen hepsi, sadece mal mülk sahibi erkeklerle sınırlı. Atina demokrasisinde mesela, tahminen nüfusun %10'u oy kullanabiliyordu diye hatırlıyorum. Ondan taa 2000 sene sonraki Fransız Devrimi zamanlarında dahi tartışma, oy hakkındaki mülkiyet eşiği üstünedir. Yani o zamanlar “radikal” olmak demek, işi gücü olan ama büyükçe bir arazi sahibi olamamış beyaz Hristiyan erkeklerin söz hakkını savunmak demekti. Yoksa kadındı, azınlıktı, köleydi filan, ohooo…

Ama bunlar, devletin ve kurumların kısıtlayıcılığı ile ilgili, yani bizim Daron Acemoğlu’nun inclusive-exclusive institutions hikayesi. Aristo’nun özelinde, devleti fazladan otoriter yapan etken şudur: İnsanı mutlu edecek erdemleri eğitim politikasıyla yayma fikri.

Yani “insanlar eğitim alıp erdemli olsalar ne güzel olurdu” demez, “devlet otoritesinin tüm işlevi, bu eğitimi vermektir” der.
 

***

Burada çok önemli bir kavram var: Toplumun bireyden önce gelişi. 

Biz mesela, bireyi aileden öne koyuyoruz (Babamın benim üstümdeki hakları sınırlı). Keza aileyi de toplumdan öne koyuyoruz (Miras aile içi bir meseledir normal şartlar altında, belediye karışamaz).

Oysa o zamanlar liberalizm filan yok, yani bireysel hak ve özgürlükler temel değil. Aristo için temel, toplumdur. Toplumdan kastettiği de şehirdir (polis).

Şehir devletlerinin dünyasında yaşayan biri için bu şaşırtıcı değil. Siyasi yapı, büyük bir imparatorluk olsa dahi (Persler), insanların çevreleri ve dünyaları, şehirlerle sınırlı. Bizim gibi ulus-devlet ve televizyon (kültürel homojeni) çağının ürünleri için anlaması zor bir durum.


***


İnsan Politik Bir Hayvandır

Aristo bu şehir topluluğunu bir organizma olarak görür. Onu insan vücuduna benzetir ve bireyin fazla sorun çıkarmamasını, efendi efendi organizmanın kalanına uyması gerektiğini söyler.

Tabii aynısını tüm faşistler de söylüyor fakat Aristo'nun farkı şu: Bu uyumun bireyi mutlu edeceğini düşünür. Yani onun derdi, devletin bekası veya "1000 yıl ayakta kalacak bir Reich" değil, insandır. Ve insan, ancak çevresiyle (şehir) uyum içinde olursa rahat edebilir.

"İnsan politik bir hayvandır" derken kastettiği bu uyumdur. Buradaki "politik" kelimesi, bizim kullandığımız siyaset anlamında kullanılmıyor. "Polis", yani şehir kelimesiyle alakalı kullanılıyor. Bizim bunu aslında, "insan sosyal bir hayvandır, sosyalliğin temel birimi de bir organizma gibi hareket eden şehirdir" olarak anlamamız lazım. 

Yani insan, potansiyelini ancak şehir içinde gerçekleştirebilir. Şehirlerin amacı, sadece bizi doğal korku ve kaos halimizden kurtarmak değil (Hobbes), insana erdemli olabilme fırsatını sunmaktır.
 

***
 

Burada ince bir denge var tabii. Zira Aristo, yine faşistlerden farklı olarak, insanın rasyonelliğine ve bağımsız düşünebilmesine önem verir. Bir düşünür olmadan, erdemli olmak imkansızdır zaten. Yani dürüst ama irrasyonel biri erdemli değildir, çünkü ne zaman dürüst olmaması gerektiğini (yani aşırıya kaçmamayı) anlayamaz. 

E hem böyle düşünebilen, hem de toplumla uyumlu birey yetiştirmek kolay bir iş değil. Tam olarak ne kadar marjinalliğin, devlet otoritesiyle bastırılması gerektiği hususunda yuvarlak laflar eder Aristo. Etmek de zorundadır zaten, bu sorunu biz de çözemedik hala (örn: ifade özgürlüğü tartışmaları).
 

"İnsan rasyonel bir hayvandır denir. Hayatım boyunca bu fikri destekleyecek bir kanıt aradım, aradım bulaaaamadııım"

"İnsan rasyonel bir hayvandır denir. Hayatım boyunca bu fikri destekleyecek bir kanıt aradım, aradım bulaaaamadııım"


***


İrrasyonel Hayvan

Bakın buradaki insanın temelde rasyonel bir varlık olduğu varsayımı, ironik olarak, bireyi merkeze koyan liberalizmin de özüdür. Yani Aristo'dan John Stuart Mill'e kadar uzanan bir çizgi var. Hatta daha da devam eder bu çizgi, günümüz serbest piyasa kapitalizminin temel varsayımıyla: "Devlet, sizin paranızı sizden daha iyi harcamasını bilemez".

Yani eğer bireye yeterince hak verirseniz (mülkiyet hakkı özellikle) ve yeterince bilgi verirseniz (fiyat şeffaflığı, ürün bilgisi, vs), herkes kendi çıkarını maksimize edecek kararlar verir, bu kararların toplamı da her türlü rejimi veya piyasayı daha verimli kılar. Formülünü de yazayım, tam olsun:

Dağınık karar mekanizması + Rasyonel bireyler > Merkezi karar mekanizması 
 

***
 

Fakat Aristo yanlış (Aristo adam değil!). Rasyonel değiliz, bir yığın psikolojik "bug"ımız var.

Serbest pazar demiştim, oradan bir örnek vereyim: kayıplarımızı kazançlarımızdan daha fazla önemsiyoruz mesela (loss aversion). Yani bugün bir yatırım yapıp 100 lira kazandım diyelim. Ertesi gün de başka bir yatırımdan 100 lira kaybettim. Bunları birbirine denk görmek yerine, kendimi net olarak kayıpta olarak görüyorum. 

Şimdi bu hatayı bir hayvanın yapması doğal. Risk alıp kazanırsa, belki daha iyi protein yiyecek ve genlerini yayma şansı ikiye katlanacak. Ama kaybederse, yaralanıp iltihaptan ölebilir ve genleri hiç yayılmaz. Doğada kazanmanın getirisi hep sınırlıdır ama kaybetmenin maliyeti sonsuzdur. İnsanlar için böyle bir maliyet artık olmasa da, hala aynı denklemlerle işlem yapıyoruz.

Bin kişi bu şekilde korkup aşırı temkinli karar verince de, ekonomi profesörü dahi olsam, sırf onlara bakıp benzer bir kötü karar veriyorum. Bu da groupthink ("Asch conformity deneyi"ni araştırın, moraliniz iyice bozulsun). Yani buglar üstüste biniyor, iyice irrasyonel kararlar verip, tüm sistemi çökertiyoruz.
 

***


Bu etkiler ekonomiyle sınırlı değil. Fundamental Attribution Error yüzünden ırkçılığa meyilliyiz. Confirmation Bias yüzünden kutuplaşmaya meyilliyiz. Wishful Thinking yüzünden göz göre göre gelen felaketlere karşı eylemsizliğe meyilliyiz. 

Her örnekte, bize kritik eşiği atlatan ve karanlık tarafa geçirten sebepler türlü türlü olabilir: açgözlü bankerler, yalancı siyasetçiler, sansasyonel medya, vs. Ama o eşiğe kadar uzanan upuzun yolu kendi kendimize katediyoruz.

Zaten, Aristo'nun insanın akılcılığına olan bu aşırı inancı da bir çeşit wishful thinking: Olmasını istediği insan doğasını, halihazırda varmış gibi düşünüyor.

Öte yandan, irrasyonel yanımızı da reddetmiyor elbette. Bu kısma, sanat hakkındaki görüşleri üzerinden bakalım...
 

"Oscar Wilde olduğum için, yine kesin çok zekice bir şeyler söylemişimdir, siz bozmayın"

"Oscar Wilde olduğum için, yine kesin çok zekice bir şeyler söylemişimdir, siz bozmayın"


***


Catharsis

Bugün film izleyen insanların karakterlere bağlanması, ağlayıp dövünmesi, onlar ölünce gazeteye ölüm ilanı vermesine benzer biçimde, Atinalıların tiyatro oyunlarına neden bu kadar kapıldıklarını sorguluyor Aristo. "O zamanlar yapacak başka şey yokmuş" demek kolay ama insanlar sadece sevmekle kalmıyorlar, histeri krizlerine dahi giriyorlar. Neden?

Hatırlayın, Platon genelde sanata kuşkuyla yaklaşır, zira sanat taklidin taklididir, insanı idealardan iki kat uzaklaştırır. Aristo, idea işine baştan karşı olduğundan, böyle bir önyargıyla yaklaşmaz. Sanatın taklit olmasını yararlı bulur hatta. Örneğin dramada, insanlar, hikaye üzerinden kendi pişmanlıklarıyla yüzleşir, hatalarından ders çıkarır.

Histeri krizleri bu yüzden saçma bir tepki değil, eğitimimizin bir parçası olarak düşünülebilir: Sanatın amacı bir "catharsis" yaşatmaktır (yoğun duygular eşliğinde yaşanan bir kırılma noktası, boşalma).

Bu iç hesaplaşmalar sonunda daha erdemli oluruz. Çıkardığımız dersler, bir dizi ahlaki kuralı kağıttan okuyup ezberlemeye kıyasla çok daha kalıcı olur.

***
 

Tam bir şovenist gibi, "histeri"den ve irrasyonellikten bahsettikten hemen sonra, Aristo'nun kadınlar hakkındaki düşüncelerine geçiş yapmayı düşündüm ama burada duralım. Kadınlar hakkındaki görüşlerini, bilimadamlığı ve bilimsel yanlışlarıyla birlikte okumak daha uygun olur.

Dördüncü ve son bölümü tamamen bu konulara ayırırız. Ondan sonra da hızlanacağız zaten.

Aristo 4: Bilim, İlim, İrfan ve Saçmalıklar

Aristo 4: Bilim, İlim, İrfan ve Saçmalıklar

Aristo #2: Tanrı ve Metafizik

Aristo #2: Tanrı ve Metafizik