Aristo #2: Tanrı ve Metafizik

Aristo #2: Tanrı ve Metafizik

İlk bölümde, Aristo'nun bence en önemli fikrinden başlamış ve genel kafa yapısını az çok anlamıştık. Bıraktığımız noktada, Platon'a göre daha dünyevi olduğunu ama bir materyalist de olmadığı söylemiştik. Bu noktadan, Tanrı anlayışına geçiş yapabiliriz. Yıllarca onu bir nevi tektanrıcı sanmıştım ama işin aslı çok daha fantastikmiş...

 

 

Devri Daim

Aristo etrafına baktığında hep "hareket" görüyordu. Ölümler, doğumlar, Lise'sine girip çıkanlar...Sürekli devinen bir Dünya vardı etrafında.

Eylemlerin ötesinde, tüm maddelerin "doğal hareketleri" de vardı. O zamanlar maddelerin dört temel element olan toprak, su, hava ve ateşten oluştuğu düşünülüyordu (katı, sıvı, gaz, plazma gibi) ve Aristo'ya göre, örneğin toprağın doğal hareketi Dünya'nın merkezine doğruydu (yerçekimi gibi), ateşinki de yukarı doğru. (Bu doğal hareketlerin nedenini açıklamamış, temel önkabuller olarak bırakmış).

Aristo'nun ikinci ana gözlemi, bu hareketlerin ilintili olduğuydu. Her hareket bir sonrakine neden oluyor. Fakat bu nedensellik zinciri sonsuz uzunlukta olamazdı. Onu geriye doğru takip ettikçe, bildiği en saf harekete, yani gökcisimlerinin hareketine odaklandı.

Diğer şeylerin aksine, bunlar hiç durmuyor, hiç bozulmuyorlardı. Ve ana elementlerin lineer doğal hareketleri yerine (aşağı, yukarı) bu hareketler daireseldi. "Allah Allah" diye kafasını kaşıdı Aristo, İsa'dan 350 yıl önce.

 

 

Beşinci Element

İşler bu noktada garipleşiyor ve sahneye beşinci element çıkıyor. Hayır, bu aşk değil, tahta da değil, "ether". Etheri anlamak için, o zamanlardan taa Kopenik'e kadar geçen 2000 yıla hakim astronomi görüşünü anlamak lazım.

Dünya'nın evrenin merkezine konulduğunu biliyorsunuz. Asıl ilginci, diğer gökcisimlerinin, boşlukta hareket eden cisimler olarak görülmedikleri. Her yıldızın kendine ait bir rotası olduğu düşünülmemiş, çünkü hep birbirlerine aynı mesafede gözlemleniyorlar. O yüzden, gökyüzünün kendisini dönen bir düzlem olarak hayal etmek, yıldızları da o düzlemde sabit noktalar olarak düşünmek daha mantıklı gelmiş onlara.
 

Tabii yakındaki gezegenler için iş karmaşıklaşıyor. Onların karmaşık hareketlerini bu modele uydurmak için de birbirinin içine geçmiş düzlemler hayal etmişler (celestial spheres).  Bunların hepsi, kendi hızında dairesel olarak dönüyorlar. Gezegenler, dönen bir tabağa yapışmış bezelyeler gibi sabitler. O tabak da, daha büyük bir tabaktaki bezelye. Dolayısıyla her cismin hareketi, birkaç ayrı düzlemin dairesel hareketlerinin toplamı olarak hayal ediliyor. 

(Buradaki daire ısrarı önemli. Biz yörüngelerin eliptik olduğunu biliyoruz ama daireye kıyasla daha "kusurlu" bir şekil elips. Aristo, gökcisimlerinin bu bozulmayan hareketlerinin mükemmel olduğu önkabuluyle, hareketin şeklini de otomatikman daire olarak kabul etmiş)

Peki bu düzlemler hangi maddeden yapılmışlardı? "Uzay boşluğu" diye bir kavramları yok sonuçta. Aristo, bu maddeyi ether olarak kabul etti. "Doğal hareketi" dairesel olan bir temel element. Gezegenler, ether içinde asılı kalan ve dairesel dönmeye zorlanan cisimlerdi.

Velhasıl, zahmetli bir dizi çıkarım sonrası, Dünyamızdaki tüm hareketin izini, etherle dolu gökkubbelerin, mükemmel ve ebedi hareketlerine sürebildik. Peki onların hareketinin asıl kaynağı ne? Nedensellik zincirinde bir adım daha geriye gidersek nereye varıyoruz? Tabii ki işin en fantastik kısmına...

 

 

Unmoved Mover

"Hareket ettirilmemiş hareket ettirici"

Gökkubbelerin hareketine neden olan bu şey, fiziksel bir madde değildi. Aristo, bu sonuca ilginç bir şekilde varır: Her şeyin bir potansiyeli, bir de gerçekleşmiş (actualized) kısmı vardır. Bir yığın mermer, bir heykel potansiyeline sahiptir mesela. Gökkubbeler ebediyen dönüyorlarsa (bunu çok tekrar ettiğimden anlamışsınızdır, o zamanlar evrenin bir başlangıcının olduğunu düşünmüyorlardı), bu dönüşe neden olan şeyin, potansiyelini gerçekleştirmek için sonsuz fırsatı olmuştur. Artık potansiyeli filan kalmamış, tamamen gerçekleşmiş bir şeydir. Her fiziksel madde illa ki bir potansiyel içerdiğine göre (desteksiz önkabül), sıfır potansiyeli kalmış bu bahsettiğimiz şey bir madde olamaz.

İkna olmadıysanız (ben de olmadım), ikinci bir fikri de şu ki, eğer bu şey maddesel olsaydı, nedensellik zincirinin başı olamazdi ve sonsuza kadar geriye gitmek zorunda kalırdık.

Her halükarda, bizim için önemli olan, bu noktadan sonrası: Aristo, "unmoved mover"ın madde değil, "saf düşünce" olduğu fikrine atlar.

Peki ne hakkındadır bu düşünce? Kimin cennete girip girmeyeceği hakkında değil. Bizimle alakalı hiçbir şey değil. Hatta bizi bırak, evrendeki herhangi bir şey hakkında da değil. Bu düşünce, sadece ve sadece kendi düşüncesi hakkındadır!

 

 

Antik çağlardan gelen bir "mavi ekran" bu, düşünebilmesinden başka bir şey düşünmeyen Tanrı fikri. Hatırlarsanız, ilk bölümde Aristo'nun pratik felsefe anlayışından ve retoriğin iyi yönde kullanılmasından bahsederken, "düşünme şeklimiz üstüne düşünen Aristo" diye bir ifade kullanmıştım. Burada, bunun en saf halini görüyoruz. Belki de bir nevi Zen zihni.

Fakat bu "Tanrı", göklerdeki hareketlere doğrudan neden olmuyor. "Unmoved mover", kelimelerin ima ettiğinin aksine, ilahi bir güçle gökkubbeleri ittirmez yani. Eğer maddelerle böyle bir etkileşime girecek olsaydı, saniyesinde yokolurdu, çünkü düşüncesinden başka bir şey düşünmüş olur, kirlenirdi.

Onun yerine, gökler bu Tanrıya yakınsamak isterler, onun kusursuzluğundan ilham alırlar. Ether'in herhangi bir şekilde değil de kusursuz bir daire şeklinde dönmesinin nedeni bu ilhamdır. Tanrıya özenip, potansiyellerinin %100'ünü gerçekleştirmek isterler. Sonsuz ve mükemmel bir dairesel hareket de, fiziksel maddenin bu yolda ulaşabildiği en uç noktadır.

(Bu fikirler, Aristo'nun mutluluk, erdem, ahlak gibi konulardaki düşüncelerini derinden etkileyecek. İyi yaşamak veya mutlu olmak, sabit bir hal değil bir süreçtir, yani bir harekettir. Ne sürecidir tam olarak? Yaptığımız her işte, mükemmelliğe özenme ve yakınsama süreci.)

 

Mono - Poly

Zamanında Aristo'yu tektanrıcı (monoteist) olarak düşünürken, aklımda böyle bir ezoterik kavram vardı. Einstein'ın, yahut Spinoza'nın Tanrısı gibi, günümüzdeki hakim anlayıştan çok daha farklı bir kavram. Komik olan şey, Dünya'yı merkeze koyan bir astronomiden, insanı merkezden olabildiğince uzaklaştıran bir Tanrı anlayışının çıkması.

Belki de bu yüzden Atinalıların onu din düşmanlığıyla suçlamaları pek de şaşılacak bir şey değildi. 

Fakat burada Aristo bize bir çalım atar ve çoktanrıcılığa gider (polyteist). Eğer tek bir Tanrı olsaydı, her gökkubbe aynı şekilde dönerdi. Her düzlemin sürdürdüğü ayrı bir hareket varsa, her birine ilham veren ayrı bir "Tanrı" olmalıydı. Toplamda 47-55 arası düzlem hesapladığından, bir o kadar da unmoved mover olduğunu düşündü Aristo.

***

 

Düşündü düşünmesine de, bu çıkarımından pek de mesut olmadığını sezdirir bize. Einstein'ın, evrende bir düzen arayışı içinde, kuantum mekaniğini reddetmesi gibi ("Tanrı zar atmaz"), Aristo da pek tutarlı davranmaz, arada sırada kendine laf sokar, "bu dağınıklık yerine tek bir hareket kaynağı olsa daha iyi olurdu" der.

Ortaçağ felsfesinin devi St Augustin, (ona sonradan ayrı bir bölüm açacağız) tam da bu karmaşayı fırsat bilerek, Aristo'nun fikirlerini Hristiyan Tanrısıyla birleştirir ve onu gelecek nesiller için Hristiyanlaştırır. Zaten Aristo'nun entelektüel mirasını devraldığı Müslüman bilginler de böyle bir "İbrahimileştirmeye" baştan yatkındırlar.

Kısacası, Tanrı konusunda insan merkeze konmuş ama bu sefer de, Galileo sayesinde, astronomi konusunda Dünya merkezden çıkarılmış. Mevcut toplumumuzun gerçekliğinde bu iki temel halen sabit. Bir başka deyişle, Aristo'nun dünyasının tersyüz edilmişini yaşıyoruz.

 

Gerçek Metafizik Bu Değil

Tüm bunların ufak bir kısmı Physics kitabında, büyük kısmı da Metaphysics eserinde yer alıyor. E gayet normal, metafizik demek doğaüstü demek, biz de Tanrısal varlıklardan bahsediyoruz, değil mi? Değil tabii, yoksa ne diye bu bölümü yazayım.

Aristo kitabına Metaphysics ismini koymamış. Aristo'nun öyle güzel güzel basıp isimlendirdiği kitapları yok zaten. Tahminen, eserlerinin üçte ikisi kaybolmuş. Üstüne, bize kalan kısmı da halka açık olması planlanan yazıları, diyalogları değil, öğrencileri için hazırladığı pratik ders notları. O yüzden adamın yazılarını okumak, Platon'unkilere kıyasla zevksiz denir. Halbuki Cicero, asıl edebi tarzını "altından bir nehir" olarak betimlemişti zamanında.

(Yani bir düşünün, adam tüm eserlerinin en dandik yazılmış üçte birlik kısmıyla Dünya tarihine damgasını vurmuş. "Fatih İstanbul'u fethettiğinde 18 yaşındaydı"nın çok daha ileri bir hali bu.)

***

Aristo'nun yazılarını sonradan organize edenler, "Fizik" kitabında topladıkları notlardan sonra gelen notlara da doğal olarak "Metafizik" demişler: "fizik sonrası, fizikten sonra gelen". Gayet tembel bir isimlendirme.

Bu notlar şansına yukardaki gibi konular hakkında olduklarından, zamanla, deneyimlerimizin ötesindeki şeylerin ilmine metafizik denmiş. Bu etiket, "fizik kanunlarının ötesinde, onların üzerinde, öz hakiki essah gerçeklik" gibi bir anlam çağrıştırıyor, o nedenle bu isimlendirmenin bir tesadüf olduğunu unutmak kolay olmuş.

Matbaanın eksikliğinin bizden çaldığı hazineler ve tembel insanların bize hediye ettiği sürprizler...

***

Sonraki bölümde, mutluluk, ahlak, eğitim, devlet, ekonomi, sanat gibi konulardaki görüşlerine bakacağız. Daha sonra da bilimadamlığına ve fantastik bilimsel teorilerine. Yakında...

 

Aristo #3: Ahlak, Mutluluk, Üzüntü ve Muz Kabuğu

Aristo #3: Ahlak, Mutluluk, Üzüntü ve Muz Kabuğu

Aristo #1: En Önemli Fikri

Aristo #1: En Önemli Fikri