Platon: Reloaded

Platon: Reloaded

Platon yazısını yetmez ama evet diye destekleyenleri duydum ve ideal toplumda sanatın rolünden bahsettiği fantastik paragraflardan bir buket derledim. Bence ilkinden daha ilginç oldu. 

İon eseriyle başlayalım: Buradaki "Sokrates" karakterine göre "iyi sanat", sanat tekniğinin iyi uygulanması değil, ruhun ilham perileri tarafından ele geçirilmesi ve kişinin kendini kaybetmesidir. Tüm yaratıcılık bu ilham perilerinden (Muses) başlar. Bir mıktanısın geçici olarak metalleri mıknatıslandırması gibi (aynen bu örneği kullanıyor), bir Muse da şairleri geçici olarak büyüler, şairler şiir okuyucularını (rhapsode) etkiler, onlar da zincirin son halkası olan dinleyicileri gaza getirirler. Buna "kanıt" olarak, kötü şairlerin ağzından dökülen muhteşem dizeleri örnek verir.

Demek ki bu "deli dahi" klişesi taa o zamanlardan kalma. Halbuki yaratıcı süreçlerin büyük çoğunluğunda böyle kendini yerden yere atıp, sabahlara kadar notalar ve dizeler yazmalar yok. Platon fazla Amadeus izlemiş olmalı.

Sokrates karakteri diyaloglarda, yukardaki görüş ışığında, bir rhapsode olan Ion'a küfredermiş gibi iltifat etmektedir. Ion gibileri iyi bir iş çıkardıklarında tüm krediyi ilham perilerine verir. İlham perisi işin içine girmediği zaman ise, Platon'un idealar öğretisine paralel olarak objeler ve fikirler, ideal hallerinin birer kopyalarıysa, sanat (şiir gibi) bu kopyaların kopyasıysa, Ion gibilerin icra ettiği şey de üçüncü dereceden bir kopyadır. 

Sokrates hızını alamaz ve sahte bir alçakgönüllükle, Ion'un suratına şunu söyler: Ne şairlerin ne de şiiri icra edenlerin, aslında gerçek bir uzmanlıkları yoktur. Mesela bir gemi kaptanının maceralarını destanlaştırırken, gemicilik hakkında bildikleri ikinci eldir. Yahut bir savaştaki atlılar hakkında yazarken, atlar hakkında müthiş bir bilgiye sahip olsalar bile, bu şairliklerinden değil, kendi evlerinde veya orduda askerken atlarla ilgilenmelerinden ileri gelir (Bu arada Sokrates'ı hep ak sakallı ve aksi bir ihtiyar olarak hayal etmek doğal ama gençken meşhur bir atlet ve binici olarak, askeriyede belli bir karizması varmış). Duygular, erdemler, fikirler hakkında yazarken de ya bilmeden konuşurlar, ya da bilgileri filozof olarak yaptıkları çalışmalardan ileri gelir, sanatçılıklarından değil.

Kısacası, Platon burada bir sanat eserinin sadece içeriğine bakıyor ve onu parça parça inceleyerek, bir tekniğe indirgiyor. Halbuki sanat eserlerinin holistik bir gücü var (içeriklerine bir bütün olarak bakılmalı) ve içerikle birlikte formun da önemi büyük. Aynı şiiri, iki kişi çok farklı duygularla okuyabilir. Aynı konuda iki şair, çok farklı şiirler yazabilirler. Bunların biri doğru, biri yanlış olmak zorunda değil. Ama "idea" ısrarı yüzünden, Platon illa her şeyin arkasında bir esas arar ve bu esasa ulaşımı da sanatçılara kısıtlar.

Tabii Platon'un yapmaya çalıştığına biraz da sempati duymak normal, çünkü muhtemelen bu rhapsodelar veya aktörler, zamane meşhurları olarak, her konuda atıp tutmaktalardı ve Sokrates'tan ayar yemelerini görmek rahatlatıcı olabilir. Ukala bir rapçiye atılan bir "antik diss" olarak hayal ediyorum bunu.

***

Aperatifi beğendiyseniz, ana yemek olarak, Devlet (The Republic) eserinde sanatın rolüne geçelim. Benim tahminim, Platon diğer eserlerde sanatın altını baştan biraz oyuyor ki, bağımsızlığı zayıflasın ve hayalindeki devlette, ona biçtiği rolü şikayet etmeden oynasın. Peki nedir bu rol? 

Devlet'in ilk konusu, mantıklı bir insandan beklediğimiz üzere, eğitim. Eğitimin de ilk konusu, hikayeler ve edebiyat (o zamanlar bilginin büyük kısmı bu yolla aktarıldığı için bu normal). Ve Platon zaman kaybetmeden sansür savunusuna başlar:  "Ağaç yaşken eğilir, modern hayatta çocuklarımızı kötü yola düşürecek birçok etmen var. İyi bir toplum için çocuklarımızı en azından bir süreliğine bu etkilerden korumalıyız".

("Modern hayatın etkileri" ile kasettiklerinin arasında, bize komik gelecek ama, yazılı metinlerin artması var. Platon'un yazıdan şikayeti, bizim akıllı telefonlardan şikayetlerimizle aynı: bizi aptallaştırmasından ve artık her kafadan bir ses çıkmasından bahsediyor. "Halk yazıya hücum etti, vatandaş rahat rahat tartışamıyor")

Bu sansür mantığına hepimiz aşinayız. Dindar bir nesil yetiştimek isteyenlerin de, dinsiz bir nesil isteyenlerin de başvurduğu bir gerekçe. Dinden bahsediyorum çünkü Platon da vakit kaybetmeden Zeus mitlerini örnek verir.

Ama Platon'un dine yaklaşımı, bugünkü halkların %90'ına kıyasla daha nüanslı: Önce Zeus'un zararlı mitlerini sansürlemekten bahseder. Ve bunun için, fanatik bir puritanın aksine, o mitleri yalanlama yolunu seçmez. Mitler doğru olsalar bile, eğer çocuklar için zararlı dersler içeriyorlarsa, yasaklanmalılar. Hatta, alegorilere dayanan kısımlar da yasaklanmalı, zira gençler alegori nedir anlamadıklarından, o derslerin kelime anlamlarını ezberleyip kafalarını saçmalıklarla dolduracaklardır.

Burada hemen İncil'e yan geçiş yapayım, zira Kuran tesfirinde alegorilere verilen ağırlık görece az. Şu anda uydurduğum teorime göre, Batı'da İncil'e masal kitabı muamelesi yapanlar çok olduğu için, din kendini "bunlar sembolik, asıl anlatılan ahlak derslerine bakın" şeklinde savunuyor. İslam ülkelerinde bu savunmaya gerek yok çünkü din baskın. Bu kısım bizim için ilginç, çünkü bir zamanlar Hrıstiyanlık da epey baskındı eğitimde. Ciddi ciddi cehennemde kazanlar olduğuna, cennette ırmaklar olduğuna inanıyorlardı insanlar. Alegorinin rolü az olduğu için de, Platon'un alegori düşmanlığının, onun etkilediği Hrıstiyan düşünürlerince kabul görmesi zor olmadı.

Platon daha sonra, Zeus'u savunmaya geçer: "Gençler, dünyada kötü şeyler görüyorlar. Kötülük, iyi şeylerden kaynaklanamaz. Öyleyse Tanrı, dünyadaki kötülüklerden sorumlu değildir. Gençlere bunu tembihleyelim". (Geçen haftalarda yazdığım Kötülük Problemi yazısı, kısmen bir hayvanın acısını dindirememem, kısmen de Platon'un bu satırlarla kanımı kaynatması üstüne ortaya çıkmıştı)

Aslen Zeus'un doğası, hangi mitin gerçek olup olmadığı Platon için en önemli şey değil. O, daha ziyade gençlerin şairlerden duyacaklarıyla ilgileniyor. Duymaları gereken de şu: Kötülük, kötü insanlardan kaynaklanır ve kötü insanların başına gelir. Onların ceza almaları doğrudur. Hiçbir kötülük kimsenin yanına kar kalmaz. Kötü insanların "kazandıkları" bir şiire izin verilemez. Şairler bir nevi ilahi adaletten bahsederek, görünürdeki adaletsizliğin (bir sürü suçlunun zenginlik, dürüst insanlarınsa acı içinde yaşamaları) üstünü örtmeli ve gençlerin sisteme olan inancını pekiştirmelidir. Bu şekilde yetişen bir iki nesil sonunda, kötülere aman verilmeyeceğinden, kimse adaletsizlik yapmayı göze alamaz.

Benceyse, sürekli bu dogmayla yetişen ilk nesiller, kaçınılmaz olarak gerçek hayatla yüzleştiklerinde, yaşadıkları ikilemi çözmek için ya gördüklerini reddedecekler ya da Devlet'e büyük güven kaybı yaşayacaklar. Platon'un istediği gibi 1-2 nesil ara verip, topluma "reset" atma şansı pek yok.

***

Fakat mükemmel eleştirilerim Platon'un umrunda olmadığından, kendisi daha da ileri gider ve aşırı duygusallığa neden olan, tutkuları kıpraştıran her dizeye olan düşmanlığını açıklar. Gençlere şaraptan, seksten, partilerden bahsetmemek gerekir. Yine Zeus'a dönersek, kendisinin tam bir tecavüzcü Çoşkun olduğu mitler (Hera'yı görür görmez kendini kaybedip, uluorta yerde sevişmesi gibi) müfredattan kaldırılmalıdır. Duygu ve içgüdüler sanatın musluğundan kana kana içtikçe, itaatkar ve sorumlu insanlar yetiştirmek zorlaşacaktır.

İtaat önemli bir kavram. Platon'un hayalinde, militer bir teokrasi rejimi var aslında. Ve itaatle birlikte, askeriyeyi yüceltmeyi de işlenecek sınırlı temalara dahil eder. Özellikle de bir ahiret inancının yerleştirilmesi ve şerefli bir ölümün (çevirenin notu: "devlet için ölmenin") yüceltilmesini. Bunun müslümancası şehitlik. Ama Platon'un aklındaki propaganda daha da kapsamlıydı: Silah arkadaşlarının ölümlerine ağıt yakan kahramanların oldukları kısımların, İliad ve Odyssey gibi yarı-kutsal eserlerden çıkarılmasını öngörüyordu. Devlet'in çocukları, ölüme ağlanmayacağını öğrenmeliler. 

Evet, çocuklara seksten bahsetmek zararlı ama ölmeyi övmek, ölümü de önemsizleştirmek yararlı. Platon günümüzden çok da uzakta değil aslında, bu yüzyıla ışınlansa kendini rahat hissederdi. İnsanları militarize eden kültler hala yaygınlar ve kendini modern sanan toplumların milyonlarca amfitiyatrosunda (tv) bir seks sahnesinin görülmesi olay yaratırken, binlerce cinayetin ve kavganın sahnelenmesine kimse kaşını kaldırmıyor.

***

Bu noktada, tiyatrodan bahsederken ilginç bir gözlemde bulunur: insanlar günlük hayatlarında kötüledikleri özelliklerin tam tersini bir tiyatro karakterinde gördükleri zaman hoşnut oluyorlar. Gerçek hayatta soytarılık milleti rahatsız ederken, oyunlarda en favori karakterler bu soytarılar. Bağırış çağırışları, sarhoşlukları, aptallıkları, kabalıkları alkış topluyor. Platon bunu, insanın bastırılmış irrasyonel tarafının yüzeye çıkması olarak okuyor ve çözümü de bu oyunların yasaklanması. Buna argüman olarak kullandığı örnek de, bir mahkemede akla mantığa hitap etmek yerine, çok tutkulu bir şiirle savunma yapılması ve sonunda adaletin tecelli etmemesi. 

(Bunu Platon demiyor da ben ekleyeyim: Çok yakın zamana kadar aktörlük mesleği hiç de saygın değildi. Kimse çocuğunun aktör olmasını istemiyordu. Sanırım bizim fahişeliğe bakışımıza benzer bir kültürel kodlama vardı. Ama bir yandan da insanlar bunların canlandırdıkları hikayelere kendilerini kaptırıyorlardı. Yani sadece oyunların içeriğine gösterdikleri tepki, genel erdemlerle çelişkili değil, aynı zamanda oyun kavramının kendisi hakkında da böyle bir çelişki var. Ayıpladıkları kişilerin yarattığı ayıp eserlere bakmaya doyamayan ikiyüzlüler sürüsü. Tıpkı ayıpladıkları, küfür olarak kullandıkları fahişelerle yatmaya doyamayanlar gibi)

Ama bir oyunun ciddi, ağır, rasyonel olması, sonunda iyilerin kazanması, ölümün yüceltiliyor olması dahi onu kurtarmaya yetmiyor sansürden. Örneğin bir köle karakteri mi var? Veya istenmeyen bir karakterin stili mi kullanılıyor onun sözlerini okurken? Yassah kardeşim. Atina nüfusunun büyük kısmı kölelerden oluşuyor, oy kullanan özgür, malvarlığı sahibi ve erkek bireyler belki nüfusun onda biri, bunda sorun yok, ama bu toplumun karanlık çoğunluğu temsil edilirse (ne şekilde olursa olsun) bunun çocuklar üstündeki olası kötü etkisi Platon'un alamayacağı bir risk. Savaşlarımızda ölsünler, tarlalarımızda çalışsınlar, gemilerimizde kürek çeksinler, ama edebiyatın, kollektif hafızanın bir parçası olmasınlar. Hep karanlıkta kalsınlar.

***

Platon, toplumdaki sorunların ve hattagenel olarak, sorun-hüzün-üzüntü gibi soyut kavramların resmedilmesine o kadar allerjiktir ki, uzun uzun hangi müzik aletlerinin, hangi melodileri çalmaları gerektiğini açıklamaya başlar. Bölümü bitirdiğinde, halkın elinde sadece lir ve harp kalmıştır, bir de dağ başındaki çobanlar için kaval. Bu yasaklara rağmen, müzik eğitiminin diğer eğitimlerden sonra verilmesini savunur, çünkü o kadar güçlü ve baştan çıkarıcıdır ki temelsiz bir bireyi kalıcı olarak bozabilir. 

Sanıyorum aşina olduğumuz hiçbir totaliter sistem (yani hayatın tümüyle, totaliyle ilgilenen sistemler) bu kadar total değildi. Zaten Platon bir noktada nelerin yasaklanması gerektiğini açıklamayı bırakır ve çok daha ufak bir küme olan, yasaksız temalardan bahseder: Kabul edilebilir tek şiir ve edebi içerik, Tanrılara ve kahramanlara yapılan övgülerdir. Düşünsel hayatınızın sadece dini kitaplardan ve resmi ideolojinin masallarıdan ibaret olduğunu hayal etsenize! Şu yazı bile yasak. (Fularsız Entellik direnişi böyle bir ortamda, faaliyetlerine yeraltından, Hades'ten devam edecektir, korkmayınız)

Tabii her totaliter sistem gibi, burada da "bazı hayvanlar biraz daha eşittir". Bunun en büyük örneği, gerçeğe atfedilen, neredeyse kutsal önemden kaynaklanıyor. Edebiyatta yalanın sürekli kötülenmesi, hiçbir zaman başarıya ulaştığı bir senaryonun sahnelenmemesi gerekir. Bu kültürel temelin üstüne, hukuki olarak da yalan söyleyenlere (yalan şahitlik gibi) ağır cezalar getirilmelidir. Amma velakin, yöneticiler, halkın iyiliği için yalan söyleyebilirler. Onlar, bu haklarını istismar etmemelerini sağlayacak kadar ağır ve uzun bir eğitimden geçmişlerdir ne de olsa. Platon bunu ironik olarak değil, ciddi ciddi yazar, slippery slope'un yunancası daha icat edilmediğinden belki de.

Nihayetinde, tüm Devlet dev bir ironi aslında. İlk bölümde de bahsetmiştim, Platon'un bunları yazarken kullandığı arkaplan Atina-Sparta çekişmesi ve Sparta modelinden yana olduğu açık. Fakat bu düşüncelerini özgürce yayabilmesi, okulunda öğretmesi, yazıp basabilmesi ise tamamen Atina değerleri sayesinde gerçekleşiyor. Platon bunlardan ötürü yargılanmıyor. Sokrates bölümünde bahsettiğim ve Platon'un Apology ile ölümsüzleştirdiği o meşhur dava bile, aslında göründüğü kadar katı bir ifade özgürlüğü kısıtlanması değil. Yargıçlar, Sokrates'a defalarca çıkış yolu sunuyorlar ama Sokrates, makul davranmak şöyle dursun, bilerek onların damarına basmaya devam ediyor. Hatta "beni idam ederseniz, ünüm ve etkim daha da yayılır, kaybetmiş olursunuz" diyor açık açık. İnsanlar bunu anlayıp, ağırdan alıyorlar. Sokrates'ın blöf yaptığı düşünülebilir ama sonra durmadan milleti fiştekleyerek, neredeyse kendini şehit etmeye çalışıyor ve başarıyor da.

Tüm bu olaylardan etkilenen Platon'un ise, yıllar sonra geldiği nokta, Atina'da Sokrates'a gösterilen müsamahanın onda birinin bile gösterilmediği bir rejimi övmek ve ondan da totaliter, ondan da homojen bir başkasını hayal etmek. Bazen, o zamanlar daha ünü hocasını aşmamış olan Aristo'nun, bunları düşünürken bol bol antik facepalm yaptığını hayal ediyorum, keyfim yerine geliyor.

Platon

Platon